Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Aralık '09

     
    Kategori
    Sinema
     

    Ahmet Uluçay

    Yavuz Özkan’ın “Maden” filmini Tavşanlı/Tunçbilekte çekeceğini duyduğumda heyecanla, merakla beklediğimi hatırlıyorum. Yavuz Özkan’ ın Tavşanlı lı olduğunu da böylelikle öğrenmiştim. Çekimlere başladığında fırsat buldukça sahnelerin çekimlerinde bulunmaya çalıştım. Hatta bir keresinde, bir sahnede figürana gereksinim duyuldu seyircilerden rica etmişlerdi ben hemen kabul etmiştim. Sanırım karakol önünde çekilen bir sahnede yoldan yürüyüp uzaklaşanlardan birini oynamıştım. O sahnede uzaktan yürüyüp giden uzun siyah pardösülü iki kişiden biri bendim. Şöyle böyle değil bu oldukça heyecan verici bir şeydi. Bunun karşılığı olarak Yavuz Özkan la kısa da olsa bir görüşme fırsatını elde etmiştim. O görüşmemizde bana, “Bu topraklarda ne cevherler var, işlenecek…” demişti. Bu sözlerini kömür ocaklarında yapılan sahnelerin çekimleri arasında söylüyordu ve insanın aklına ister istemez oralardaki madenlerin bolluğundan, çeşitliliğinden söz edildiği geliyordu. “yok” demişti. “Tamam, o madenler de var ama ben başka cevherlerden söz ediyorum…” Sonra eklemişti, “ Şunu rahatlıkla söyleyebilirim, benim sinema tutkumun oluşmasında buraların havasının, suyunun çok katkısı olmuştur… Öyle sanıyorum ki daha pek çok sanatçıya gebe buralar…” Bilmiyorum, O da böylesi bir amaçla mı söylemişti ama, o günlerde, okuluna yeni başlamış bir sinema, televizyon öğrencisi olarak, nasıl da kendime pay çıkarmış, nasıl da bir hevesle umut coşkusuyla doldurmuştum içimi… Yıllar sonra, herhangi bir cevherimi çıkarıp işleyemediğim ama bugün de olduğu gibi, hevesimin, coşkumun ve umudumun hala sürdüğü günlerden birinde, mesajlı ve ilginç bir adı olan bir filmle karşılaştım; “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”. Bizim oraların çocuklarının da hep yaptığı şeydi bu. Hemen altında bir değerlendirme yazısı ve yönetmeniyle ilgili bilgiler… İşte orada Yavuz Özkan geldi gözlerimin önüne ve yeniden o sözleri çınladı kafamda. Onun o öngörüsü müthiş bir bir şekilde ‘tezahür’ etmişti. Bir maden cevherinin, hiç işlenmemiş, bir naifliğin göz kamaştırıcı pırıltısı… O cevher Ahmet Uluçay’ dı. Onun ölüm haberini öğrendiğimde içimde duyduğum sonsuz bir üzüntüyle birlikte bunlar geldi yeniden aklıma. Bir de, Tavşanlı ya her gidişimde o kadar çok istediğim halde bir türlü görüşememiş olmanın buruntusunu hissettim tabii ki… ‘Lumiere Kardeşler olmasaydı sinemanın mucidi’ olacak kişi vefat etmişti. O naif pırıltı sönmüştü… Ahmet Uluçay, çocukken çizdiği resimlere bakıp 'ah bir gımıldeyivesele bir gımıldetivesem.'diyerek başladığı sinema yaşamını şöyle anlatıyordu, bir söyleşide: “İlkokul üçüncü sınıfta, köye seyyar sinemacı geldi ve okulda bize sinema gösterdi. Sinemayı ilk o gün tanıdım ve kesinlikle sinemacı olmaya karar verdim. Çevremde gördüğüm her şey, içimde uyuyan sinemacıyı uyandırmak için düzenlenmişti sanki. Melek ve şeytanı çok erken tanıdım. Işık ve gölgelerle ise, sıkı bir dostluğum vardı. Oyuncağım gölgelerdi. 12-14 yaşlarındayken yakın arkadaşım ve akrabam İsmail Mutlu ile birlikte tahtadan yaptığımız sinema göstericileri ile köyümün insanlarına yıkık bir ahırda sinema çöplüklerinden toplanmış kırpıntı filmler göstererek işe başladım. Ailem karşı çıktı, yasakladı. Anlatacak öykünüz varsa eğer, size kesinlikle rahat yüzü yoktur. Ben de daha legal bir anlatım aracı aradım, edebiyatta karar kıldım. Kamyon şoförlüğü ile kazanıyordum hayatımı. Bu arada sinemanın tekniğine ait ne varsa bulup okuyordum. Bundan altı yıl önce karşıma bir fırsat çıktı. Çok geçti ama kırk yaşın eşiğinde. Almanya'da çalışan bir işçi, İsmail Mutlu ile bana 150 bin lira taksitle çok eski bir kamera sattı. O anda ilk kısa filmimi yapmak için kararımı verdim. Bu film sinema ve iletişim çevrelerinde geniş bir ilgi uyandırdı. Sonradan arkası geldi. Senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığım filmlerimin tümü katıldığı tüm festivallerde ödüllendirildi.” Çekimlerini sürdürdüğü ama bitiremediği filminin adı gibi, ‘Bozkırda deniz kabuğu’ gibiydi Ahmet ULUÇAY da… “Benim çevremde insanlar pratik düşünür. Kalem yazar, bıçak keser, para satın alır... gibi. Ya sanat ne işe yarar?” Böyle bir ortamda sinemayla uğraşmak… Bunun ne demek olduğunu kendisi açıklıyor; “Kötü yola düşmek gibi bir şey bu!” . En yakınlarıyla da sorunlar yaşıyor haliyle. Ailesi "Sinema ve resim gibi işler zengin çocukların işidir." gibi telkinlerle onu bu sevdadan vazgeçirmek isterler. Hele babası hiç anlayamaz onu, yaptıklarını hep küçümser, alaya alır. ‘Beyoğlu Berduşu’ gibi de bir ad takar ona. Dargın yaşarlar bir süre. “Zoom yeteneği sıfır, miyop bir zihniyeti kader belleyen bir ülkede uzaklardan söz ederken, insan yanında birilerini görmek istiyor.” derken her şeyde olduğu gibi burada da birlikteliği, paylaşmayı, dayanışmayı vurguluyordu. Ama yine de, “Bir ressam resim yapmazsa, ben film çekmezsem, dünyada bir şeyler değişmez!" diyerek tek başına da olsa kararlılığını ortaya koyuyordu. Köylerinden üç arkadaşıyla ‘Arkadaş Sinema Grubu’ kurarlar. 1992 yılında ilk belgesel filmlerini ortaya çıkarmışlardır; ‘Optik Düşler’. Bu filmi ilk olarak Eskişehir Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’ne götürürler. Ahmet ULUÇAY bu olayı şöyle anlatır; “Bizi dekana çıkardılar. Dekan Prof. Dr. Dursun Gökdağ bizi görünce ve dinleyince şaşırdı. Herhalde köy düğünü çekip getirdiğimizi düşündü. Ama yine de salonu hazırlattı. Filmi seyrettikten sonra şaşkınlığını gizleyemedi.” Bunun arkasından Koltuk Değneklerinden Kanat Yapmak adlı kısa filmi ve sonra da toplam 11 kısa film ve onlarla gelen 22 ödül. “Daha iyi filmler yapmak, daha iyi kısa filmler yapmak ve her festivalde dikkatleri üzerime çekmek. Gerçekten güzel kısa filmler yaptım. Hepsi göz kamaştırıcı filmlerdi. Biraz dikkat çekici, bakışları üzerine toplayıcı filmler yapayım, adım unutulmasın. Her festivalde bana ödüller verdiler. Günün birinde "uzun metraj film yapacağım" dediğim zaman kimse şaşırmadı. “ Şaşıracak bir şey yoktu ki zaten, bunun için her şey hazırdı. Yine kendi köyünden, kendi öyküsünden, köyünün insanlarıyla yola çıktı. Gemi değildi onun yapacağı, ‘transatlantik’ti, ‘titanik’ ti. ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ la Ahmet ULUÇAY, ‘Bozkırlarda Deniz Kabukları’ nın da olabileceğini gösteriyordu. Toplumda, insanda olan biteni sinemayla anlatmak için ille de ‘Hollywoodvarice’ gayretlere, ‘teknocafcaflığa’, ‘dijitale bulaşmaya’ , ‘arabeskleşme’ ye gerek olmadığını, o sıcacık diliyle ve yalın, pırıl pırıl ‘sinematik’ ifadeyle ne güzel ortaya koyuyordu. İşte, kendi coğrafyasından, kendi kültüründen, yerli yerinde evrensel bir sinema… Yerli, yabancı aldığı 40 ödül, kendinden, kendi unsurlarıyla, yerelden yola çıkarak evrenselliğe ulaşıldığının da ne güzel bir göstergesi. Başkalarının tutumuna, yaklaşımına hiç özenmeden, kendi kültürel birikimlerimizle, kendimize has unsurlarla Karpuz kabuğundan yapılmış gemilerle de olsa evrenselliğin denizinde yol alınıyormuş. Ahmet Uluçay, ilkokul mezunu. Kendininkinin dışında film çekim setinde bulunmamış. Kamyon şoförlüğü, tavukçuluk, inşaatçılık gibi birçok işte çalışmış. Cebinde pek parası yokmuş. “Hangi işe el attıysam iflas ettim Allahın izniyle, çok şükür” diyor. “Yoksa sinemayla uğraşamazdım…” Aklında hep sinema varmış. Okumuş yazmış, bol bol… Roman yazmış. Şiir yazmış. Birinde de şöyle sıralar dizelerini; parmağıyla ilkokul çantama tık tık diye vurur cevizdendir, inegöl işidir kıymetini iyi bil derdi babam küçük bir askerdim ben de siyah önlüğümün içinde bembeyaz bir yürek dökülürdüm yollara hava soğuktu okulum uzak ben bir türlü bilemedim aram hiç iyi olmadı hesap kitapla nohut ve fasulyeden bir abaküsüm vardı hesabını hâlâ verebilmiş değilim hayata iyi şiir okurdum ama iyi resim yapardım eyvah dediler bu çocuk adam olmaz yazık oldu çantaya cevizdendi inegöl işiydi... Şöyle de özetliyordu sanki olan biteni; “Ayıramıyorum. Hayatla sinemayı ayıramıyorum. Hangisi nerede bitiyor, diğeri nerede başlıyor, bilmiyorum. Böyle bir kesin ayrım yapamıyorum. Sinema biraz bayatlayınca, üç beş gün geçince bende bir nostaljik tat kazanıyor. Üç beş gün değil tabii; üç beş yıl, on yıl falan. Benim çocukluğumun en güzel dönemi, o gölgelerin terk edip gidişiyle son buldu. Neden öyle oldu? Elektrikler geldi; köyün tadı tuzu kalmadı. O zaman köydü ama; gerçek bir köydü. Daha mutluyduk. Gerçekten şimdi köyün tadı tuzu yok. Ben sürekli onlarla gezdim. Hâlâ öyle. Belki bu bir rahatsızlık. Olsun. Sürekli o dönemde uğraşıyorum. Köylüler gelse, daha neler anlatacağım. Zaman, parmaklarımızın arasından sızıp geçen ve aşkla tutmanın mümkünü olmayan bir şey, bir su. Bunu durduramıyoruz. İnsanlarda beka duygusu vardır. Acaba diyorum, bunu sinema ile durdurabilir miyim? Bundan bir şeyler daha çalabilir, kurtarabilir miyim daha doğrusu. Her şey gidiyor, her şey eskiyor.”

    O da gitti. Ama asla eskimeyecek. Özgünlüğüyle hep yeni kalacak. Özgünlüğünün yanında Ahmet Uluçay ilkti, tekti. Doğuştan sinemacı olur mu insan!..Güzel sesli doğabilir, bir müzik enstrümanını çalabilir yetenekte doğabilir. Ama ‘sinematik’ doğabilir mi insan?.. Nasıl yetişmişse yetişmiş, bozkırda açan tropikal bir çiçekti. Sinemaya bir daha Ahmet Uluçay gelebilir mi? Böyle bir sinemacının dünyada bir eşi daha var mıdır?.. Onu niye o kadar yalnız bıraktık ki? Yine bir değerini bilemediğimiz bir cevher elimizden kaydı gitti mi?
    <ı>Turhan F. SALCAN <ı>2Aralık2009 <ı>ANKARA
     
    Toplam blog
    : 1
    : 477
    Kayıt tarihi
    : 17.12.09
     
     

    Eğitimciyim. Yaygın eğitim alanında çalışıyorum...