​ Alayunt istasyonu... / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Haziran '17

 
Kategori
Öykü
 

Alayunt istasyonu...

Alayunt istasyonu...
 

 Zaman mı geçmiştir, yoksa anlamı mı yitmiştir herşeyin. Bir ahenk bozulmuş gibidir sanki. Değişmektedir renkleri yaşamın. Şimdilerde karşılayanı olmayan yolcular iner, uğurlayanı olmayanlar biner peronlarda trenlere. Hızlıdırlar. Geçip giden zaman gibi, hızlı...

 Nereden mi aklıma düştü trenler durduk yerde. Oturmuştum balonda, ileride ama, epeyce ileride artık iyice büyüyen yaprak yeşilinde neredeyse görünmez olan demiryolundan hızlı tren renklerini akıtarak süzüldü geçti. Saat sabahın 8.24 idi. Sesi duyulmadı. Trenlere kaydı düşüncelerim.

 Geldiğimizde kentin tam ortasından geçerdi demiryolu. Ev elimi uzatsam değebileceğim yakınlıktaydı yola. Severdim trenleri, memnundum o yüzden. Bana çocukluğumu, ilk gençlik yıllarımı hatırlatırlardı. Gelip geçerlerdi İstanbul'a, oradan Anadolu'ya evin önünden. Anlık kaymalarla hızla değişen vagon pencrelerinin ardında bir görünüp, hızla kaybolan insan siluetleri. Unutulanlar, unuttuklarımız gibi...

 Tren seyrelen yerleşim yerlerini arkada bırakmış, bir ağaç denizi içine dalmış, penceresinde asılı kalmış Kızıltoprak'ta sallanan ellerin gölgesi, hızla sahile indi. Camlardan bir deniz mavisi doldu içeriye. Işıklı. Keyiflendi olmalı, tiz, uzun, neşeli bir düdük sesi uzadı. Solda karayolundan arabalar geçiyordu iki yönlü. Sesleri duyulmuyordu.

 Bir boşluk bırakıp gelmiştik arkada, önümüzde bilinmez büyüyen bir boşluk; bekleyen. Tren gelmiş yorgun argın puflayarak durmuştu. Lokomotif iki yanından geceye püskürttüğü beyaz buharlar içinde, terli. Son istasyondu. İndi herkes, dağıldılar karanlığa sessiz.  Faytonu çeken atların nal sesleri bilinmez bir geleceğe uzanıyordu. İleride tek tük yanan ışıkları görünen kent uykudaydı. " Nereye geldik biz anne?" Çocuktum, yüreğim sıkkın... Sonraları akıp giden günlerde trenler, istasyonlar, bekleme salonları garların suskun ve uykulu, hep trenler. Getirdiklerinden çok götüren trenler. Öteye demekti tren bir bakıma. Yaz tatili demek, gitmek demekti. Nereye mi, denize tabi.

" Bak, dikkatli ol, unutma sakın. Alayunt istasyonunda ineceksin. Orada gelen İzmir trenine bineceksin. Unutma sakın." Sonraları ne çok geçecektim Alayunt istasyonundan. Ama hep gece. Trenin birçok makastan geçerek, dönüp aynı yerden geniş bir daire çizerek iki kere geçişine akıl erdiremiyerek. Yine gecedir, ilerlemiştir akşam. Ölgün ışıklar altında yarı karanlık peronda bekler insanlar. Yaşlılar, kadınlar, çocuklar. Heybeler, sepetler, kilime sarılı urganla bağlı denkler. Tüfekleri omuzlarında asılı iki jandarma arasında elleri kelepçeli bir mahkum. Hep beklerler uykuyu ağırlaşan göz kapaklarında. Beklemez zaman. Geceye mahkum zaman... Önce gürültüsü duyuldu lokomotifin, sonra tekerleklerin raylar üzerinde madeni akışının. Ay çıktı, yarı ışıdı ortalık. İleride ağaç perdeleri arkasında büyüdü ses, uzaklaştı sonra. Biliyordum; tren o makasları geçmiş dönüyordu daireyi. Düdük sesi önden geldi, sonra göründü birden. Karanlıkta ışıktan bir yılan gibi sağıldı. Başlar çevrildi, hareketlendi insanlar. Aralandı uyku. Bindim. Cam kenarında uyuklayan adamın karşısı boştu, oturdum. Haşlanmış yumurta ve unutulmuşluk kokuyordu içerisi.

" Unutma. Balıkesir'de tekrar inip, İzmir'den gelip Bandırma'ya giden posta trenine bineceksin. Unutma." Ay pencerenin camında hayal ağaçlardan, mor tepelerden kurtulmuş, titreyip sekerek bizimle birlikte geliyordu. Ve biteviye gürültüsü tekerleklerin, "bak unutma", uyuma, uyuma, uyu... Sabah oluyordu, ağarmıştı gün. Çam ormanları içinden geçen tren geceyi arkasında bırakmış Değirmisaz istasyonuna giriyordu sabahı taşıyarak. Alayuntta kalmıştı gece. Neden sonra ik yazın renklerine boyanmış bereketli ovalar içinde hızlandı tren. Keyifli bir düdük sesi, neşeli, uzun. Yaklaşmış olmalıydık Bandırma'ya. Deniz kokusu geliyordu. Karşımdaki adam haşlanmış yumurta yerken...

 Kömür kokulu bir duman gibi dağıldı yıllar. Trenler, demiryolları ile ne çok kesişti yollarımız. Uyku biriktiren bekle salonlarında ve hasret ve ayrılık. Doğuya ilk gidişim. Yerköy istasyonunda bir sabah. Bir resim vagon basamağından. Ahmet abi, Cengiz ve ben. Memleket yollarında üç genç doktor. İsimlerin ezbere bildiğim istasyonlar. Yarımcanın kirazı, pişmaniyesi İzmit'in, Yunusemre'nin çöp şişi, gazozun iyisi, bir düdük sesi hüzünlü, selamlar şehitliği tren, İnönü; Afyon gaymak, soğuktan buz kesen bir gecede bir sıcak ses uzar salep, Eskişehir... Niceleri ekspresler, posta trenleri, gece marşandizleri, Ankara Ekspresi, Basmane, Alsancak, Pamukkale, Meram, Toros, Şark ve Güney ekspresleri vuslat, özlem, hicran, hüzün ve yaşamın ta kendisini taşıdılar yıllar boyu. İnenler, binenler. Bir istasyonda binip, sonrakinde inen satıcılar. Değişen renkler, değişen yüzler. Elindeki küçük tahta kutuda cam şişeler içinde renk renk  esansları bir satıcı. Ellerinin üstüne ve yaka arkalarına esans sıktıranlar. Dağılan ağır, baygın bir gül kokusu karışan kömür kokusuna. Gül kokusu gibi uçuşan zaman. İki yanında trenin gazte, gazte diye koşuşan çocuklar. Atılan, rüzgara kapılıp dağılan gazetelerde dağılan, uçuşan, bir tarihi geçmiş eski zaman. Ve ıssız bir dağ istsyonu lojmanı perdeleri aralığında, istasyon şefinin genç karısının giden trene takılı kalan buğulu ve hüzünlü gözleri...

 Sapancayı geçmiş ve hızlanmıştı tren sol yandaki gölün kıyısında. Güneşin altında gümüş bir tepsi gibi parlayan gölün aydınlığını yüklenmişti. Göl kokuyordu, yosun mu desem, yoksa ıslak bir ıhlamur mu. Bİlemedim, nasıl tarif etsem. Çok güzeldi. Bilecik, Bozüyük araında yalçın yükseltiler arasından geçer tren. Bitmek bilmez tünellerden. Kömür kokusu dolar içeriye, karanlıkta ışıklar yanar. Ürkütücü yüksek bir köprüde yavaşlar. Elinde yeşil bayrak bir işaretçi, geçer tren ağır aksak. Eskişehir sonrası düzlükte renkler azalır, keser sarıya, uzanır çorak Anadolunun bağrı. Su başlarında yalnız söğütler. Hızlanır ufuktaki kızartıya, akşama tren...

 Ne çabuk geçti zaman. Önümde daldığım düşüncelerden fırsat bulup kapağını kaldıramadığım bir kitap. Haydarpaşa'da gardaki kitapçıdan almıştım. Dar Kapı, Andre Gide. Akşam inmişti, Tren Ankara garının ışıklarına girdi. Madeni bir kadın sesi " İstanbul yönünden gelen... treni ikinci perona girmiştir. " İndim, elimde çantam, önümde bir dar kapı.

Haydarpaşa'da kalanlar mı, geçmiş bir zaman...

 

Akın Yazıcı

13 Haziran 2017/İzmit

 
Toplam blog
: 190
: 391
Kayıt tarihi
: 07.05.14
 
 

1965 Ankara Üniversitesi Tıp fakültesinden asker hekim olarak mezun oldum. Gülhane Askeri Tıp Aka..