- Kategori
- Edebiyat
Alice Munro'da Engellilerin Dünyası
2013 Nobel Edebiyat Ödülünü alan Kanadalı öykücü Alice Ann MUNRO (1931 - …), 14 kitap kaleme almış. Eserlerinde ağırlıklı olarak kadınların, annelerin dünyasını ele alan MUNRO, 20. yüzyılın değişmekte olan batılı kadınını anlatır; iş hayatına girmekle birlikte değişen kadın, anne oğul ilişkisi, anne kız ilişkisi, evlilik, aldatmak… Evet, ağırlıklı konu başlıkları bunlar; ancak öyküleri besleyen, zenginleştiren çok fazla yan unsur da var bu metinlerde. En az ana olay örgüsü kadar irdelenmeye değer konular bunlar.
Munro’nun öykülerine biraz aralanıp bakıldığında, birçok ayrıntı ortaya çıkıyor. Bu ayrıntılar, sadece öyküyü destekleyen öğeler değil. Yaşamın dinamikleri ne getiriyorsa MUNRO onlarla hikâyelerini örer. Sözgelimi “engelli insanlar”… Nasıl ki ısırgan otları, MUNRO’nun betimlediği kır yaşamının ve doğanın bir parçası ise, engelliler de onun öykülerinde yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır.
Munro’nun öykülerinde bu insanlar, bazen ana, bazen de yan kahramanlar olarak ortaya çıkar. Edebiyat tarihine, “sakatlar” yönünden bakılacak olunursa kuşkusuz ilk akla gelen Quasimodo olur. Quasimodo; eksik, tamamlanmamış anlamına geliyor. Victor HUGO’nun “NotreDame’in Kamburu” adlı eserindeki bu kambur, toplumun normal diye addedilenlerinin kendilerini güçlü hissedebilmeleri için her türlü aşağılamayı yapabilecekleri “öteki” adamdır.
Birçok eserde Quasimodo kadar olmasa da vücutlarındaki eksiklikten dolayı toplumun öteki diye baktığı kahramanlar işlenmiştir. Sözgelimi, “Madam Bovary’deki topal çocuk Hippolyte, Orhan PAMUK’un “Sessiz Ev” romanındaki biri kambur öteki sakat iki kardeş… Bir anlamda engelli kahramanlar yazım dünyasında “eksiklikleriyle” yer almıştır.
Bazı eserlerde, sakatların kendilerini karşı cinse beğendirme arzuları o kadar yüksektir ki, kurgu tamamen bunun üstüne kurulur. Yaşam, illa karşı cins tarafından sevilmek değildir ki. Evet, bu durum yara açar; ama yaşam yara ile devam eder, yara kabuk bağlar. Aslında hikâyeyi, kabuk bağlayan yaradan sonra normalleşen yaşamın içinde aramak gerekir.
Peki, ötekileştirmek nedir? Nasıl oluşur? Nasıl sakat olunur? Bir insana kendisi gibi olmayanı dışlaması, hor görmesi ancak yazılı olmayan kanunlarla öğretilebilir. Temelleri çocuklukta atılan bu duygu, zamanla gelişir, söze dökülmeden nesilden nesile aktarılır. Dile dökülüp sorgulanmadığı sürece de taşıdığı cerahat, insanlığı çürütmeye devem eder. MUNRO’nun kimi öyküleri, engelli olmayı, farklı yönleriyle insanlara göstererek işte bu kapıyı aralıyor.
MUNRO hikâyelerinde toplumun içinde, toplum ile beraber yaşayan engelli insanlara yer verir. Yazdığı bu insanların sorunları vardır; ama onlar bütün eksiklikleriyle beraber yaşamlarını da sürdürürler. Onun engelli kahramanları, yaşamın kesitlerinde, gündelik hayatın tekrarlanan ayrıntılarında, insanın insan olma hallerinde kendini gösterir. Engelli olmak da yaşamın içinde, “var olabildiği” şekilde vardır.
Sözgelimi “Derin-Çukurlar” öyküsü… Metin anne oğul ilişkisi ve evlilik üzerine kurulmuştur. Sally’nin iki oğlu ve bir kızı vardır, iyi giden bir de evliği. Küçük oğlu Kent, babasının değimiyle sinsidir, baş belasıdır, kafası fesada çalışır. Kent, bir kaza sonucu, yedi-sekiz yaşlarında yaralanır ve topal kalır. MUNRO, öyküyü çocuğun sakatlık ile baş etmesi üzerine kurmaz. Hikâye, aile ve anne çerçevesinde devam eder. Kent, diğer çocukların aksine okulu bırakır, evden ayrılır ve ailesi ile olan bağlarını koparır. Öykü, sakatlık üzerine değil de annenin oğlu ile tekrar ilişki kurma çabası üzerinden devam eder. Kent’in sakat olması, öykünün o yöne gideceği anlamına gelmiyordu, tıpkı sakat birinin “hayatının” da sakat olacağı anlamına gelmediği gibi…
Engellilerin topluma yük getirdikleri düşüncesiyle dışlanmaları her ne kadar kabul edilebilir değilse de anlaşılabilir bir durumdur. Ancak birçok engelli kendi kendine yeterli olmasına rağmen, sırf normal addedilenin dışındaki görüntülerinden dolayı toplumun iğrenme, yok sayma, itme davranışına maruz kalır. Bu açıkça ifade edilmese de bir bakış, bir beden dili ile ortaya konulur.
“Çocuk Oyunu” öyküsü normal adlandırılanın dışındaki bir bireyin çocukluk dönemi ile başlar. Okur, bu anormal çocuğu pek de yakından tanımaz. Öykünün esas kahramanı olan komşu kız iseonu görür görmez kaçar. Orantısız yüz ve beden onda derin bir tiksinme uyandırır. Biri oynamak ister, diğeri ise uzaklaşmak. Bu kovalamaca, bir yıla yakın devam eder. Ebeveynin bu dışlama duygusunun oluşumundaki rolü, dile getirilmez. Bu iğrenme duygusu, zaman içinde büyür, kök salar. Bir gün kahramanın eline bir fırsat geçer ve bu duygu ile normalin dışındakini öldürür. Geçmişini anarken, “Daha baştan itibaren, o güne kadar kimseye karşı hissetmediğim bir tiksinti duymuştum ondan,” diyecektir. Öykünün görünen yüzü budur. Görünmeyen yüzü ise işlediği cinayetin çift yönlü bir bıçak gibi kahramanın kendisine saplanmasıdır denilebilir. Söz konusu kahraman, üniversite eğitimini antropoloji üzerine yapar ve çeşitli kültürlerdeki insanların, zihinsel ve fiziksel farklılıkları olan insanlara yönelik yaklaşımları üzerine inceleme kitapları yazar. Kendisi bilinçli olarak algılamasa da bütün hayatını işlediği cinayeti anlamaya çalışarak geçirir. Evlenmez, kimseyi kendine yaklaştırmaz. Yaşamını yaptığı araştırmalar çerçevesinde sürdürür. Bir gün, hiç beklenmezken, cinayeti birlikte işlediği arkadaşından bir mektup alır, zaman yüzleşme zamanıdır.
Engelli birey, engeliyle ilgili olarak ilk tepkileri aile çevresinden alır. Ailenin anlaması gereken en önemli şey, çocuklarının bu durumu ne reddederek, ne de görmezden gelerek çözebileceğidir. Uzuv kaybını kabullenerek hayat yolculuğuna çıkmak, engelli bireyi sakat olmaktan kurtarır. Sadece bir uzuv kaybedilmiştir o kadar.
“Yüz” bu anlamda dikkate şayan bir başka engelli öyküsü. Hikaye, çocuklukla başlar, bütün bir ömrü kapsayacak şekilde genişleyerek devam eder. Ancak öykünün merkezinde bir çocukluk anısı yatar. Kahraman, ileriki yıllarda pek hatırlamasa da ebeveyninin bu dönemlerde döktüğü harçlarla yaşamını şekillendirecektir. Yüzünün yarısını kaplayan kırmızı bir leke ile doğan çocuğu, ilk reddeden babadır. Babanın yargısı, aslında toplumun da yargısıdır. Öykünün hemen girişinde yer alan
“Babam, önce anneme baktıktan sonra mı beni görmek üzere bebek odasının penceresinin arkasında dikilmişti, yoksa öncesinden mi, bilmiyorum. Sonrasındaydı galiba, keza annem, onun oda kapısından içeri doğru gelen adımlarını duyduğunda, öfkeli olduğunu fark etmiş ama nedenini anlamamıştı…”, “Şu doğranmış ciğer yığınına bak.”
ifadeleri, babanın ve toplumun bakışını ortaya koyar. Dönüm noktası olan anı, kısaca şöyle: Öykü kahramanı olan erkek çocuğu ile kiracılarının kızı Nancy, çocukluğun o bitmez gökyüzünde birlikte oynarlar. Sabahtan akşama kadar koşturur dururlar. Çocuk yüzünde bir leke olduğunu bilir ama nasıl göründüğünü tam olarak bilemez; çünkü evdeki aynalar gerçeği tam olarak yansıtmasın diye loş yerlere asılmıştır. Bir gün Nancy, ona benzemek için yüzünü kırmızıya boyar. Çıngar kopar... Bu hareket anne tarafından oğluna yapılan bir saldırı olarak algılanır. Bu arkadaşlığa son verilir. Oysa kızın tek istediği arkadaşı gibi olmaktır.
Görüldüğü üzere anne, çocuğunu korumak adına, var olan bu durumu yok sayarak; aynaları erişilemeyecek yerlere asarak, ışıkları loşlaştırarak babanın yarattığı bu sakatlığı hepten sabitlemiştir.
Yaşam, olmayanın değil; var olanın üstüne kurulur. Normal, iki ayaküstünde savrulmadan yürüyenler için nasılsa, engelliler için de öyledir. Sakat bireyler de, kaybettikleri değil sahip oldukları uzuvları çerçevesinde yaşamlarını sürdürürler.
“Gurur” öyküsü dudağı yarık doğan birinin bütün ömrünü bir kasabada geçirmesini anlatır. Hemen öykünün başında yer alan “Demek istiyorum ki, aleyhlerine olabilecek her türlü darbeyi yiyen –üç darbe, hatta isterseniz yirmi darbe- ve yine ayakta kalabilen insanlar var”ifadesi, okura nasıl bir metnin içine girmekte olduğunu söyler. Elinden gelse görünmez olmayı seçecek olan bu adam, yıllarca annesinin evinden iş yerine gider gelir. Bu arada kasabanın zengin kızı Oneida, bir şekilde onun çevresinden ayrılmaz. Mali konularda fikrini alır. Hastalandığında yanında kalır. İkisi akşamları birlikte oturup televizyon seyrederler. Yıllar böyle geçer gider. Engellemeseydi, Oneida bir ara onun yanına taşınmaya bile kalkışır. Ama adam, saklandığı kabuğundan çıkmayı kabul etmez. Oneida ile yaşayabileceği aşka cesaret edemez.
Muhasebecilik yapan bu adamın hayatta mümkün mertebe küçük bir yer kaplama çabası sakatlığından mı kaynaklanır; yoksa kişiliğinden mi? Bu bir kişilik ise, sakatlık nerde bitiyordu? Bu adamın dünyada edindiği yer, şu cümlede kendini gösterir. “Ben hiç görmeden ölmüş bir babayı da görüntüm farklı olsa edinebileceğim bir sevgiliyi de, savaşa giderken caka satmayı da özlemedim…”
“Corrie” çocuk felci geçirmiş topal bir kadının öyküsü... Corrie, zengin bir babanın kızıdır. Kasaba kilisesini tamire gelen mimar ile ilişkiye başlar. Adam evli ve oldukça dindardır. Bu ilişki yıllarca sürer. Bir gün adam, Corrie’nin eski hizmetçisinin durumu öğrendiğini, para istediğini, karısına anlatmakla tehdit ettiğini söyler. Adamın mali durumu ödeme için yeterli değildir. Corrie, hizmetçiye parayı yılda iki defa olmak üzere uzun süre öder. Derken, Corrie, geçen zaman içerisinde, işlerin hiç de öyle olmadığını öğrenir. Hikâyenin görünen bu kısmında, “Kadının sakat olmasının metne bir katkısı yok.” düşüncesi belirebilir. Bu tali durum, duvardaki patlamadan duran tüfeği andırır gibidir. Ancak MUNRO, kadını tarif ederken “Başlangıçta bir erkek onu ilginç bulabilirdi; ama zamanla dobralığı, eğer gerçekse özgüveni ve kendinden hoşnutluğu; yorucu, bıktırıcı olurdu…”gibi ifadeler kullanarak ana hikâyenin aslında sakat kadının karakterinde yattığını gösterir.
MUNRO, bazı öykülerinde engelli insanlara uzaktan şöyle bir değinip geçer: “İki Kadının Sevgisi” adlı öyküde anlatılan dört delikanlıdan birisinin babası, çocuk felci geçirip sakat kalmıştır. Öyküde bu konu çok da detaylı işlenmez. Ancak “Jimmy’nin babası sakattı, yirmi iki yaşındayken kaptığı çocuk felci yüzünden. Yürürken kalçasından itibaren öne eğilir, baston kullanırdı… “ ifadesinin yer aldığı paragraf tek başına ele alınırsa, başka bir hikâye kendini gösterir. Onu da okuruna bırakır MUNRO. Devam edecek olan öykünün içinde, adamın hastalık öncesi okulun hokey takımının kaptanı olduğu, bunun hatırına kasaba halkının onu saygılı davrandığı, arkasından topal, sakat gibi laflar edilmediği yer alabilir.
Yukarıda değinilenlerin dışında, engelli bireylerin serpiştirildiği başka öyküler de vardır elbette; bunlar dikkatli okurun gözünden kaçmayacaktır... Yaşamın kıyısında, pek de görünmeyen bu insanlar, MUNRO’nun kalemiyle biraz daha görünür hale gelmiş. Aslında sakatlık, 20. Yüzyılın ve yaşadığımız bu dönemin bir gerçeği. Çocuk felci, trafik kazaları, savaşlar birçok insanı sakat bıraktı. Bu insanların edebiyatta, insan olma gerçeğiyle yer almaları kaçınılmazdı. İşte MUNRO bunu yapar genel olarak.
MUNRO’nun öykülerinde elbette sadece engelli insanlar yer almıyor. O, birçok farkı yönleri ile kahramanlarını ele alır. Sözgelimi “Aşırı Mutluluk”öyküsünde matematikçi Sofya Kovalevskaya’yı yazar. MUNRO, Kovalevskaya’yı kaleme alırken sadece bir bilim kadınını anlatmaz, Paris’te Rus olmak, Paris Komünü, Rus Edebiyatı gibi kahramanı çevreleyen birçok detayı da hikâyenin içinde eritir. Diğer öyküleri için de bu söylenebilir. Ana olay, yan unsurlarla çevrilmiştir. Öykü bittiğinde yaşamın akışındaki o doğal ritim hissedilir. Anlatılan kahraman, parmakla gösterilmez. O, var olan dünyadaki diğer canlılarla birlikte yaşayan, nefes alan birisidir. Bunun istisnası yok mudur? Elbette var, “Boyutlar” öyküsü bu bağlamda çok güçlü bir metindir. Bir annenin çocuklarını kaybetmesi, onu bu sürece sürükleyen erkeğin rolü net bir şekilde ortaya konulmuştur. Yan detaylar pek görünmez, kadının acısı ile okur baş başadır. Ne Londra’nın havası ne de diğer insanların düşünceleri metne sızar.
Bir başka öne çıkan yan öğe de edebiyat ve yazım dünyasıdır. Roman değil de özellikle öykü yazan kadınlar vardır öykülerinde. Sözgelimi, “Öykü” adlı öyküde, çağdaş okurun roman ve öyküye bakışı şu ifadelerle belirtilir:
“Nasıl Yaşamalıyız bir öykü kitabı, roman değil. Sadece bu bile bir hayal kırıklığı yaratıyor. Yazarı Edebiyat denilen sanatta yer edinmiş saygın biri olarak değil de, kapısı önünde bekleyen bir kişi olarak gösterildiğinden, kitabın ağırlığını azaltıyor sanki”
MUNRO’nun yazım dünyası bu bağlamda değerlendirildiğinde, yaşamını kitaplar çerçevesinde kuran, okuyan ve de kocasını, çocuklarını, evini yazmak için geride bırakan kadınların çokluğu dikkati çeker.
Sofya Kurban
Sofyakurban@yahoo.com