Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Ağustos '10

 
Kategori
Anılar
 

Almanya yazıları - 3 (hatıralar)

Almanya yazıları - 3 (hatıralar)
 

Bayern Eyaleti Haritası


6 Eylül 1988. Yorgunluktan olsa gerek çok derin bir uyku çekmişim. Kalktım. Giyindim. Tanımadığım bir odada, bir şehirde, bir ülkede ikinci günümdü. Cama yöneldim. Perdeyi çektim. Oda bir balkona açılıyordu. Balkona çıktım. Güzel bir eylül sabahı. Caddeye bakıyorum. Düzenin ve temizliğin hakim olduğu bir cadde. Aslında kör bir sokak. Büyük gri taşlarla örülmüş eski ama bir o kadar da restore edildiği için yeni binalar.

Tam karşıya bakıyorum. Bir Türk Dükkânı. Camında Almanca, Terzi Kenan yazıyor. Üç dükkân ötede videocu: Cengiz Video. Gözlerim yaşarıyor. Güzelim yurdumdan 2 bin kilometre ötede bizimkiler. Yine bizimkiler. “Çok olmaya başladı bu Türkler.” sözünü hatırlıyor ve güümsüyorum. Dahili telefon çalıyor.

Ahizede pansiyon sahibi Bayan Schwarz. Kahvaltının hazır olduğunu söylüyor.

Salona geçiyorum. Mükellef bir sofra. Gerçekten bir kuş sütü eksik. 3-5 kişi var. Selâm verip oturuyorum. Bayan Schwarz geliyor. 45-50 yaşlarında hafif toplu, mavi gözlü, sapsarı bir Alman. Çok kibar ve müşfik. Elini omzuma koyuyor:

-Bay Kaya. Salamlar için endişe etmeyiniz. Domuz etinden değil. Sabahleyin sokak komşumuz Türk marketinden aldım. Afiyetle yiyiniz.

Gülümsüyor. O gözler nasıl mavi! Bu sözlerinden cesaret alarak kulağına eğiliyorum:

-Bana bir seccade temin edebilir misiniz?

Önce bir duraklıyor. “Seccade” kelimesini ikinci “c”yi söylemeden tekrarlıyor. Anlamadığı belli. Sözlüğüm yanımda yok. İbadet için, diyorum. Hemen anlıyor ve “Gebetsteppich” deyiveriyor gülümseyerek. Uzaklaşıyor. (Ablamların mühendis olarak çalıştığı Kemer’deki bir tatil köyündeki bir anım geliyor aklıma. Orada da seccade istemiştim personelden. Durum bir yetkiliye haber verilmişti. Yetkili gelmiş:

- Cami mi burası kardeşim? demişti…)

İyi bir kahvaltıdan sonra çıkıyorum pansiyondan.

(Okula gitmem gerekmiyor. Dün okuldan çıkarken Bay Müller:

-Bay Kaya, şehri tanımanız ve yerleşmeniz için pazartesiye kadar izinlisiniz.)

Karşı kaldırıma geçiyorum. Terzi Kenan’ın dükkânına giriyorum. Küçük bir dükkân. İkinci el giyimler askıda. Tamir için getirilmiş çeşitli giyecekler de eski bir masanın üstünde.

-Selâmün aleyküm”
-Aleyküm selam, kardeş.
Elimi uzatıyorum:
-Kutsi.
-Kenan

Öğretmen olduğumu, Nürnberg’de çalışacağımı.. söylüyorum.

Memnun oluyor. Gülümsüyor. Ordulu olduğunu, 25 senedir “gurbet cehenneminde” yaşadığını..anlatıyor. 1980-198 yılları arasında Ordu-Perşembe’de öğretmenlik yaptığımı söyleyince gözleri büyüyor. Perşembeli olduğunu, yüzünde beliren özlem ve asla ulaşılamayacak bir yere bakar gibi, kederle söylüyor.

-17 yıldır gitmiyorum. Hele biraz anlatsana…

Arkadaki odaya gidip kahve yapma makinesine su koyuyor. Geliyor. Bol teğel aldığı kumaşı tekrar kucağına koyuyor. Yüksüğünü takıyor. Hem kumaşı teğelliyor hem de konuşuyoruz.

(Hâfızam, Türkçe’nin; diline, kelime zenginliğine asla ulaşılamayan büyük yazar, hikâye ustası Refik Halid Karay’ın Gurbet Hikâyeleri kitabındaki “Eskici” hikâyesine gidiyor. Hikâye’nin kahramanı Hasan, Filistin’de akrabalarının yanında kalmaktadır. Bir gün bir eskici gelir.O da Türk’tür. Ayakkabıları tamir ederken Hasan sorar:

-Çiviler ağzına batmaz mı senin?” )
-İğne eline batmaz mı senin? Bu cümleyi söylememek için zor tutuyorum kendimi.

Kahve, sigara derken güzel bir sohbet uzuyor ve bitiyor. Çıkıyorum. Kapıya kadar geliyor:
-Yine gel, hocam diyor, bir şeyi kaybedeceği endişesine düşen biri gibi titrek bir sesle.
-Karşıdaki pansiyonda kalıyorum. Uğrarım ara sıra. Hem merak etme, “Vona’nın - Perşembe’nin yöredeki adı - ışıkları yanıyor hâlâ. Boğazına iri bir lokma takılmış gibi yutkunuyor.

Cadde boyunca yürüyorum. Gostenhof’un bu küçük caddesi Nürnberg’in en önemli meydanına çıkıyormuş. Plärrer Meydanı. İstanbul’daki Taksim, Ankara’daki Kızılay, Bursa’daki Cumhuriyet Meydanı gibi ünlüymüş. Ortada genişçe bir meydan. Meydanın ortasında bir havuz. Su “şakırdıyor.” Dudaklarımdan sessiz-usta şairlerimizden Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bursa’da Zaman şiirinin ilk iki mısra dökülüyor:

“Bursa'da eski bir cami avlusu,
Küçük şadırvanda şakırdayan su.”

İki tarafından da yol akıyor. Sol yana gözüm takılıyor önce. Türk Hava Yolları. Pamuk Bank… Havuzun yanındaki bir banka oturuyorum. Etrafıma bakıyorum. Sağ yandaki işyeri tabelaları ne kadar da tanıdık: “Hacıbaba Döner” “Şahin Export-İmport” “Halı Pazarı” …. Bir sigara içimi kalıyorum bankta.

“Ah çekerim resmine her bakışta!
Bir mahzunluk var o boyun büküşte.
Emin ol ki, her sigara yakışta,
Sanki, duman tüter tütmez ordayım...”
(Bekir Sıtkı Erdoğan, Kışlada Bahar Şiiri’nden)

Neler geçmiyor ki aklımdan. Evdekiler, sıla. Meydan akıyor sürekli. Bana, akan bir “billboard”u –Türkçesi “duyurumluk” demekmiş. – çağrıştırıyor. Güvercinler su içiyor havuzdan. Mağara ağzı gibi bir yerden sürekli insanlar çıkıyor ve sürekli insanlar iniyor. Elbiseli, spor giyimli, sakallı, garip saç kesimli ve boyalı, taytlı, başörtülü… İnsanlar… İnsanlar. Renkleri, derileri, ırkları farklı farklı…

Vakit öğleyi geçiyor. Karnım acıkıyor. Karşı kaldırıma geçiyorum. Köşede Lufthansa. Hemen yanında Hacıbaba Döner. Küçük caddenin üstüne oturtulmuş gibi bir büfe. Tertemiz. Bütün temizlik kurallarına harfiyen uyulduğu her halinden belli.

-Bir döner lütfen, diyorum.

Kadın başını kaldırıyor. Esmer bir Anadolu kadını.Tertemiz, beyazlar içinde. Başında da süt aklığında bir başörtüsü

(Anadolu kadınları… Elleri öpülesi, uğruna ölünesi, sevdası derin, yalın ve yapmacıksız Anadolu kadınları. Başörtüsünün kenarlarından ter, boncuk boncuk akarken kıraç da olsa çapadan ekmeğini çıkaran, lüks salonlara jipleriyle gelip konferanslarında emek-artık değer ilişkisini onun üzerinden yapanlara aldırmayan, onlara prim vermeyen ve onlarla yolları hiç kesişmeyen, tarlasının ırgatı, evinin müşfik anası, kavgada ve barışta erkeğinin yanında türkü bakışlı Anadolu kadınları.)

-Yoğurt da koyayım mı ağabey, diyor.
-Koy hemşire, diyorum.
Gülümsüyor. Gözleri anamın gülüşü tut ki…

Bir banka oturup döneri yiyorum. T cetveli gibi bir caddeye bakıyorum banktan. Düzenli trafik akışı. Sıkışma olsa bile asla korna sesi yok. (Sonradan öğreniyorum ki korna çalmak hoş görülmeyen bir davranış.) Hava pırıl pırıl. Karşımda Kaufmarkt. Şehrin en büyük alışveriş merkezlerinden biri olsa gerek. Kat kat.

Dalgın ve şaşkın yürüyerek pansiyonun bulunduğu küçük, kör sokağa geliyorum. Sol köşede bulunan bir kitapevine giriyorum. Kitaplar.. Kitaplar… Benim, sessiz ve vefâlı sevgililerim. Nürnberg’le ilgili bir kitap alıp çıkıyorum.

Pansiyonun salonunda kimse yok. Resepsiyondaki çalışandan anahtarı alıp odama çıkıyorum. İçeri giriyorum. Her şey yerli yerinde ve oda temizlenmiş. Gözüme yatağımın üstünde duran katlanmış bir örtüye takılıyor. Açıyorum. Aman Allah’ım! Bu bir seccade. Yeşil zeminin kenarları çeşitli motiflerle işlenmiş bir seccade. Bayan Schwarz almış olmalı. Bu nasıl bir jest ve anlayış! Hristiyan bir Alman bana bir seccade almış ve yatağımın üzerine sessizce, konusunu bile etmeden koymuştu. Sadece müşterilerini pansiyonunda tutmak için yapıyor olabilir, ilkesiyle asla açıklanamaz.

Odada geziyorum ürpermiş, saşkın ve müteşekkir. Şairler şairi, Çile şairinin, Necip Fazıl Kısakürek’in, Zindandan Mehmed'e Mektup şiirini gel de hatırlama:

“Somurtuş ki bıçak, nara ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat.
Yalnız seccademin yününde şefkat;
Beni kimsecikler okşamaz madem;
Öp beni alnımdan, sen öp seccadem! “

 
Toplam blog
: 300
: 1022
Kayıt tarihi
: 13.06.10
 
 

Tarih, edebiyat, şiir, dil ..