​ Anıları anımsatma enstitüsü / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Temmuz '13

 
Kategori
Deneme
 

Anıları anımsatma enstitüsü

Anıları anımsatma enstitüsü
 

Bir Suret035 Hasbihali. Kaç devir geldi, kaç nesil geçti. Sabır öylece kaldı da. Sabredeni söyle kim aldı!


Benim önem verdiğim bir husustur ki bir hatırayı üzerinden en az 10 yıl geçmeden yazmam, yazamam. Bence bir anı en az 10 senede olgunlaşır. Bir yaşanmışlık (yav he he, belden üstüm çıplak ama fularım var şu an:) en az 10 sene de müruru zamana uğrar. O anının koşulları ancak 10 sene sonra objektif bir niyetle yazıya dökülebilir ki tarafları da bu tespitlerden en ufak zarar görmesinler, zerre incinmesinler ve dahi kimselere cevap hakkı doğmasın, zira bu yazılanları okumayacak uzaklıkta bulunsunlar. Her neyse her günümü bir anı olacak renkte ve biçimde yaşayanlardan değilsem de böyle yazanlardanım çok şükür. Neyse konuya dalalım. Askerden gelmiştim, sekiz ay süren vatan hizmetinden sonra evimdeydim. Evim dediysem kendi evim değil, askere gitmeden önce tayin olduğum büyük kentlerimizden birinde, kenar sayılabilecek bir semtte kiraladığım, oto elektrikçisi Musa beyin sahibi olduğu 3 katlı toplam 6 daireli bir binanın, zemin katındaki bir 2+1’den söz ediyorum.

Ne kadar çok istesem de zorlu bir askerlik dönemi yaşamadığımı, buna rağmen çetrefilli ve bol aksiyonlu askerlik tecrübelerim olmuş gibi anlatsam da buna bir önceki yazım nedeniyle ( Bknz.: Benden 4 gün önce terhis olup, tüm askerliğim boyunca malak gibi yattığımı, anlatan silah arkadaşım susak ağızlı Korcan’ın bahsinin geçtiği kısım. Boyu altında kalasıca!) inanmayacağınızı biliyorum. O nedenle hiç gevinmeden, nümayişe ve görgüsüz süse sığınmadan, gerçeği sadece gerçeği olduğu gibi anlatacağımdan emin olabilirsiniz.

Evet travmatik bir askerliğim olamamıştı ama travmatik bir askerlik sonrası dönemim olmuştu. Bir insan her ne kadar sığır gibi bir askerlik yapmış dahi olsa, tüm günler boyunca revirde malak gibi yatmış dahi olsa, askerliği esnasında bazı şeylerin özlemini çeker. (Nedim abi bilir. Eserlerimi okuyan tek hemcinsimin Nedim abi olduğunu sanmak ve buna canı yürekten inanmak.) Asker adam, bazı ertelediği planlarının, heveslerinin hayalini kurar. Çünkü askerlik bir bakıma böyle bir şeydir, her ne kadar severek isteyerek yapsanız da askerliğin sizi kısıtlayan, engelleyen, erteleyen yanları vardır. Bu nedenledir ki askerliğiniz boyunca en yakın silah arkadaşlarınıza “-hayırlısıyla hele bi şu teskereyi alayım…” diye başlayan cümleler kurarsınız. Bu noktada genelde kuvvetli bir arzuyla hedeflenen şeyler: “İş kurmak, fabrikaya girmek, sevdiği kızı almak, ev-bark yapmak, tatile çıkmak, araba-traktör satın almak, muhtarın kızına kaymak, huzurlu ve sakin bir ömür yaşamak” gibi masumane beklentilerdir. Oysa benim, askerlik sonrası beklentilerim: “her gün menemen yemek, bira içmek, sarhoş kafayla gece denize donla girmek” gibi daha ulaşılabilir şeylerdi. Neticede askere gitmeden önce bordrolu bir işim, bordo dudaklı bir sevgilim, Bodrum’da yaşayan bir emmim ve boru gibi bir kira kontratım vardı.

Nerden bilirdim, esas çetrefilin hasını esas bedbahtlığın daniskasını askerlikten hemen sonra yaşayacağımı. Bileydim esastan bozardım tezkere kararımı. Dedim ya, ya da demedim ya, ben askerliğimi başkentte yaptım. Revirde. Bittiğinde ise elimde terhis belgem ve bir de üstün hizmet belgem şanla şerefle bu başkentin ardı sıra gelen memleketin 3. büyük kentine, evime döndüm. O vakit tabii Bahattin amca, Sami abi filan da yok hayatımda. Bir başınayım, hep yekim, bir tekim. Beni otogarda kimse karşılamadı. Keşke param olsaydı da beni havaalanında kimse karşılamasaydı diyerekten, kendi kendimi şakaya vurup kiralık evime geldim.

Evimin anahtarını; ev sahibim mühim oto elektrikçisi Musa abinin, kırıtık baldızı Handan’dan -onu yarım saat kadar arayıp bulmasını bekledikten sonra- alıp mahremimden içeri girebildim. Kendime ait bu yaşam alanının rutubetli, yer yer küflü kokusunu içime çekerek eşyalarıma göz attım. Her şey yerli yerinde görünüyordu. Her şey dediğim de:

Salonda: bir tv, bir çekyat, bir koltuk takımı (nefti yeşil köşe takımı), bir vantilatör, bir masa, dört iskemle, iki sehpa, bir kitaplık, bir kumtel ısıtıcı, bir halı, yedi bira şişesi (boş);

Yatak odasında: bir ikiz yatak (bazalı), bir şifonyer, bir dolap, bir yolluk, bir boy aynası, bir elektrik süpürgesi, bir ütü, iki kaput (kurumuş);

Mutfakta: buzdolabı, elektrikli ocak (iki gözlü), bazı tava tencere, plastik tabak-bardak, çaydanlık, erzak çekmecesi ve içinde 3 paket makarna, çöp kutusu ve içinde 8 aydır bekleyen kiraz çekirdeği ile fıstık kabukları, bir teneke salça (bozulmuş), bir kalıp peynir (kurtlanmış, kutlar da zaman içinde ölmüş ve iskeletleri kalmış). “Kurdun iskeletimi olurmuş Suret bey? Yanlışınız var!” –Olmuş işte, yalan borcumuz mu var? İskelet dediğin biraz kalsiyum, biraz D vitamini, biraz da güneş ışığı değil mi? mal!

Banyoda: çamaşır makinesi, elektrikli şofben, Blendax şampuan (Şu an başka bir markanın meftunuyum), 1 topuk taşı, 2 lif, 1 tıraş bıçağı, kirli sepeti içinde: 1 don, 1 gömlek, 1 kravat, 1 bira şişesi, 1 sutyen, 1 hüzün ve bolca rehavet.

Evde bu kısa hasar tespit çalışmasından sonra, en özlediğim köşe takımıma oturup bir sigara yaktım, özgürlüğün ve vatan vazifesinin yapmış olmanın huzuru ve duygusal atmosferi içinde iki bilemedin üç damla göz yaşımı da akıtıp sigaramı söndürdüm.  Sonra markete gidip bolca temizlik malzemesi ile domates, acı biber, malt bira, yumurta, ekmek, çay, Bergama tulumu, bergamut reçeli, kabuklu fıstık, kaymaklı yoğurt, pancar turşusu, ayçiçeği yağı (anneannem buna curu yağ derdi, rahmetliyi o zaman da andım) patlıcan kurusu aldım. (Biber çok acı çıktı, sonra ben onu ipe dizip balkonda kuruttum ve çok sonra bu kuru acı biberi zeytin yağında şöyle bi çevirip, sarımsaklı yoğurt ilave edip meze yaptım).

O gün yaklaşık 5-6 saat boyunca temizlik yapmışımdır; perdeleri, tüm kıyafetleri, çarşafları, halıları, anıları filan yıkadım, astım kuruttum unuttum. Evi en az santimetrekare başına 3 kez süpürdüm, sildim, bal döküp yaladım. Nihayet bitkin düştüm, karnım acıktı menemen yapıp yedim yanında biramı içtim. (Menemenle bira iyi gitmiyor, keşke yanına ayran alsaydım dedim.) Bu esnada kral tv diye bir müzik kanalı vardı ve “…belki biraz da kızardın ama sana kırmızı çok yakışıyor” diye kıpır kıpır bir şarkı çalıyordu. Kapı çaldı, ev sahibimin kırıtık baldızı geldi, elinde bir tepsiyle: “-Bugün çok yoruldunuz, ablam yemek gönderdi” dedi, tepsiyi vererekten, kırıtıp gülerekten gitti. Abazanlık hali merdivenleri çıkarken pembe ayak bileklerini seyrettim gitti. Bitti gitti.

Yeri gelmişken ki hiç gelmese de olurdu, oto elektrikçisi ev sahibim Musa Beyden de kısaca bahsetmek isterim. Kendisi 40-45 yaşlarında, iri yarı, uzunca endamlı, pos bıyıklı, esmer mizaçlı, gayrimemnun bakışlı, muhafazakâr bir abimizdi. Hatta kendisi bir gece de menhus bir sakallı dede kılığında rüyama girip, erotik düşümü adeta heyulaya çeviren şu lafı etmişti “Necasetten taharet, setri avret, pisliksin Suret!” Ürpertiyle derhal kalkıp duş almış, gusül etmiş ve bir daha da bi tek donla yatmamaya dev yemin içmiştim. Bu sert mizaçlı, zebani görünümlü abinin parayı çok sevdiğini evvelce anladığımdan, askerliğim müddetince olan 8 aylık kiramı bittabi peşin ödemiş, hatta sonradan elektrik, su, telefon faturam gelir de iktiza ederse diyerekten bir miktar nakdi de tedbir babında ayrıca bırakmıştım. Ki sanırım bu ahvalden öyle memnun kalmıştı ki beni askere uğurlarken kendi oğluymuşum-kardeşiymişim gibi sımsıkı kucaklamış, “eskerlikte kendine dihhat edesen yigenim” demişti. Sanırım şu an baldızının getirdiği, bir tabak patlıcan musakka ile bir tabak ev turşusunu da bu muteber ödemelerime borçluydum. Mesuttum.

Sizi yapmaktan alıkoyan bir yığın sahte mazerete rağmen, ısrarla ve istikrarla yapmayı seçtiğiniz bir yığın angaryayı özenle yaptığınızda duyumsadığınız iç huzurunu anımsayınız. İşte ben bu iç huzuru ile salondaki çekyatta uyuya kalmıştım, belki de bu iç huzuru uykusuna aradan geçen 8 ay sonra içilen 7 biranın da biraz katkısı vardı. Sabah olanda kapı çaldı. İçimden söylendim:-Tamam arkadaş sığır gibi boş eve 8 aylık kiramızı peşin ödedik diye iç güveysi de girmedik ya! bir kahvaltılık almasını da bilemeyecek miyiz?

Lakin gelen ev sahibimin baldızı kırıtık Handan değil, askerlikten 2 ay önce istihdam ettiğim sevgilim Gülfidan’dı. İçinde 4 boyoz, bir köy domatesi ile karabiber/tuz serpilmiş ve dilimlenmiş 2 yumurta olan poşetiyle birlikte sarıldık Gülfidan’ıma. Öpüştük, koklaştık. Mahremimi de anlatacak değilim ya! (Mahrem bir şey de olsaydı bari, mamafih olmadı. 8 ay tek tabanca yatmışım ki tabanca dediğim de ateşli silah filan değil yani, olsa olsa mutlu sonlu bir külah ve mahrem de bir şey olmuyor hani. Kaderime sıç…m Neyse ben şimdi bişi demiyorum.)

Hülasa efendim: Gülfidan’ımla çayımızı içtik kahvaltımızı yaptık, zemin kattaki evimizin balkonunda sigaramızı içiyoruz ve ben askerliğimin ne denli müşkül geçtiğini, ne büyük müphemler içinde kaldığımı filan anlatıyorum. Malumunuz veçhile, Korcan davarı her bir şeyi yumurtlamış olduğundan, bu müşkülatlı maruzatlarım hatuna zırnık tesir etmedi. Ezcümle her anekdotumu mütehassis olmuş gibi dinleme nezaketini de göstermiş olsa da, burun kıvırmak suretiyle gülüp geçti. Bu gerçeğin farkına vardığımda zaten anılarımı tenkisat edip dahi anlatmaktan ricat ettim. O vakit anladım ki tüm hadiseyi tecrübenin anlaşılması için, zaman içinde tekamül etmesi lazım gelir. Uzaklara bakmadan sustum. Zannımca o zamanlar, uzaklara bakmaktaki sanatsal kıymeti idrak edemiyordum. Zaten Nuri Bilge Ceylan da bu kadar meşhur değildi.

Sevdicek, bu suskunluğumu fırsat sayıp, akabinde birer demli çay daha koydu ve kendi maruzatını sarih biçimde arz etti:

 “-Suret, senin bu uzunca zaman yokluğunda tafsilatlıca düşündüm. İlişkimizin namütenahi devamlılığının olmadığına kanaat ettim. Senin istihzalarından başka itiyatların ve küçük menfaatlerle iktifaların beni içtimai ortamlarda lahza ve lahza mezbeleliğe itti. İstidatların ki asla aşağılamıyorum durumumuzu kurtarmaya kâfi olmadı.” dedi.

Meyus bir ürpertiyle: Sen, dedim Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü mü okudun? dedim. Evet, dedi okudum. Sen askerdeyken aldığım bu kararı behemehal şimdi tebliğ etmek durumunda kaldım, mamafih bu gerçeği askerliğin esnasında bildirmedim zira senin kendine bir şey yapmandan endişe ettim, aksi halde kendimi ömrü hayatımda mücrim ve bedbaht hissederdim, dedi. Fecaat içinde kalan gözlerime dahi bakamadan, Hoşça kal, deyip çıktı gitti. Oysa bilmiyordu ki kendisinden evvelce beni kimler kimler, neler neler terk etmişti de kendime bir şey yapmamıştım. Oysa bilmiyordum ki Ondan sonra beni neler neler, kimler kimler terk edecekti de kendime bir şey yapmayacaktım. O lahza illaki birine bir şey yapmam farz-ı ayn ise, o biri ev sahibimin pembe topuklu baldızı Handan olacaktı, olmalıydı ki başka bir tuhaf hikayesi vardır, yeri geldiğinde bu sefil muharrir tarafından kaleme alınacağına hiç şüphe yoktur.

Ben kendime bir şey yapamayacaklardandım, haddizatında yapanlardan da hazzetmeyendim. Canım ne kıymetliydi benim, ruhum bilhassa altınla tartılsa yeriydi. Vakıa bir keresinde sarhoşluğumdan öle yazmayı tecrübe etmiş idim lakin budala bir tecessüsün gayretinden başka bir arzuhalde değildim.

Askeri vazifemin bitmesinin ertesi günü reel hayatımın ilk travması böyle yaşanmıştı. Bir süre sonra duydum ve vâkıf oldum ki: Benim kendime bir şey yapmamdan endişelendiği için askerliğim esnasında hal ve gidişatımıza dair nihai kararını açıklamayı erteleyen; yüce/kutsal/ulu sevdicek, benim yokluğumun henüz 3. haftasında lüks mü lüks otomobili olan, havuzlu mavuzlu villası bulunan, zengin mi zengin bir yiğidin kollarında, adeta bir muganniye edasıyla raks etmiş, zerrece istihkarımın hüznünü umursamamıştı. Hodbin aşüfte.

Ardı sıra akan günler boyunca menemen yiyip, bira içtim. Canım o kadar sıkılmıştı ki henüz resmi vazifeme başlamam icap etmediği halde, işyerime uğrayıp bir an önce başlayış yaptım. Bu vesileyle salâhiyettar ev sahibim oto elektrikçisi Musa Beyin, muvakkit geniz temizlemeleriyle sabah vaktinde uyanıp işe gittim.  Düzenli bir ortalama kiracı vasfına müteallik olmak için var gücümle intizam ettim. Zira ev sahibiniz oto elektrikçisiyse ve adı Musa’ysa ikbaliniz Onun baldızına bağımlıdır. (Başka bir anının, devam filminin habercisi, ispatlı delilen cümle.)

O dönem iş yerinden bir arkadaşım da “son tahlilde efkar-ı umumun da nazar-ı dikkatini celbettiği üzere cemalinde muğlak bir huzursuzluk vücut bulmuş görünüyor, hikmet-i sebebi ne ola ki?” diye sormuştu bir teşrinievvel sıcağında. Behemehâl sualini anlamaya gayret etsem de, yüzüne soğuktan bakakalmış ve kendimi derhal evime atıp, içimden gayri içip ağlamıştım.

Hülasa, sosyal bir dünyanın dibinde tortu misali birikmiş şahsiyetinizle en büyük arzunuz, bir süre uzağında kaldığınız her şeyi bıraktığınız yerde bulmaktır. Oysa ben sadece ikinci el eşyalarımı yerli yerinde bulabilmiştim. Evet ütü masam yoktu, ütü yapmaktan hep nefret etmişimdir zaten, lakin ütü masasına o kadar ihtiyaç da yoktu; zira ikiz yatağımın üstüne tüm kıyafetlerimi sergi gibi-tezgah gibi yayaraktan, tekmilini birden ütüleyip geçebiliyordum. Kimsesi olmayan bir adama ütü masasının da olmaması ekstra dert olmaz. Bordo dudaklı Gülfidan benim kimsem yerine geçmişti, çünkü tüm 8 ayın finali Ona çıkıyor sanıyordum. Aslında 2. aydan sonra seyrekleşen mektuplarından, telefonda Çıfıtlaşan ses tonundan, “sevabı büyüktür” babında gönderdiği giderek azalan asker harçlıklarından bir garabet olduğunu sezmeliydim. Lakin kendime bir şey yapmaktan korktuğumdan olsa gerek sezmemezlikten gelmiş olmalıyım yada şahsiyetim o kadar müsait ki para tatlı geldi. Bu da böyle yanımdır ve dahi bu da böyle bir anımdır.

Eroir

İlgini arama burada, anını, adını...

Zaman geçmedi henüz boşuna bakınma.

Hiçbir muharrir yazmadı böyle

Eserde geçemez şanın, namı ıslak kadın.

Ben de kapattım o faslı haspam

Yeni fasıl açılmasına da müsaade etmez kızıl yosmam.

O zaman ne demeye mi bu bahsi açarım?

Yalandan kimse de ölmedi, öyle naçarım.

Sen en iyisi Mabel dinle, Sultan Süleyman söyle

Kendimi oyalarım, ekseriyetle özlemem böyle.

Ben Buldum.

Özlü Laflar: - “…Nihayet şu kanaata vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume, resmi nutuklarda adının anılması kâfi geliyor. Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti hiç de bu cinsten değildi.. evvela onu bana hiç kimse vermedi.. birden bire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçtaki kuş sesi, sudaki aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum... O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.."

-"Bu daima böyledir. Hadiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlilerini affettiren daima öbür hadiselerdir."

-"O (oğlum), kendisi olmak için beni unutmaya muhtaç. Fakat ben ancak onun sayesinde biraz kendim olabiliyorum. Bu, belki de onun hiç anlayamayacağı bir şey. O benim kaderimi bitmiş biliyor ve bunda haklı. Fakat ben Onun kaderi üstünde acz içinde titriyorum."

-"Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde... Fakat daima ödersiniz... Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz.”

-"Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer. Ben zamana, kendi zamanıma çelme takmakla yaşıyordum."

-"Ekrem kütüphaneler dolusu kitapları okuyarak Nevzat Hanım’a âşık olmağa hazırlanmıştı."

-"Kafamdan ancak gölgesi geçen bir düşüncenin iki dakika sonra böyle cezasını çekeceğimi nereden bilebilirdim? Biz fakirler böyleyizdir. Kader sarayında bizim işlere bakan büro hiç şaşmaz, ihmal etmez. Zihnimizden geçen en uzak, en mâsum ihtimallerin, sadece şiddet ile ret için düşündüğümüz şeylerin bile ceremesini öderiz."

"Ben tek çare olarak yalnız evcek bizi alıp götürecek bir salgın, bir felaketle bu işler hallolur sanıyor, onu bekliyordum."

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar bulmuş.

Not: Bunu ancak kendi yolumun yarısında fark edip okuyabildiğim için kendimden utanıyor, üstattan ve edebiyat sanatından özür diliyorum.

Saygılarımla.

 
Toplam blog
: 41
: 815
Kayıt tarihi
: 27.01.10
 
 

En güzel hikayesini henüz yazmamış olan, Smyrna'da yaşayan, henüz yolun yarısında bulunan, kamu g..