​ Anılarım ve İstanbul / İstanbul / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Kasım '08

 
Kategori
İstanbul
 

Anılarım ve İstanbul

Anılarım ve İstanbul
 

Saraçhane’den, Vefa’ya doğru, o tarihi Su Kemeri’nin altından geçip de Unkapanı’na inmek hayli keyifli olurdu.
Ve sonrasında, Unkapanı Köprüsü’n den geçip, Şişhane istikametine değil de Karaköy istikametine dönerdik.
Perşembe Pazarına.
Ve yolun iki yanındaki kaldırım aralarına park etmiş kamyonların arasına bir yerlere ağabey m de kamyonu park ederdi.

!970’li yılların ikinci yarısıydı.
Ve 1980’li yıların ilk çeyreğiydi.

O yıllarda Cumartesi günlerini iple çekerdim.
Hem okul tatildi.
Hem de babam ve ağabeymle onların işyeri olan Peşembe Pazarına gidecektim.
Kış veya yaz ayları fark etmezdi.
Cumartesi sabah erkenden kalkar, ağabeymin kullandığı kamyonumuza biner, soluğu Perşembe Pazarında alırdık.
Ve Unkapanı Köprüsü göründüğünde, deniz kokusu inceden inceye kendisini hissettirirdi.
Hava da martılar uçuşur.
Ve kalın ama tiz olan sesleri ile etrafı çınlatırlardı.
Ve Unkapanı Köprüsünün, Unkapanı yakasından görünen o tarihi İstanbul beni o yıllarda cezp etmişti.
Nedendir bilmem ama, örneğin Galata Kulesini çok heybetli bulurdum.
Hakkında fazlaca bir şey de bilmezdim Galata Kulesi’nin.
Ama yinede o heybetli görüntüsüne takılırdım.

Perşembe Pazarına geldiğimizde, kamyon boş bir kaldırım kenarına park edilirdi.
Ve bütün nakliyeciler bir kenara çekilip, olası gelecek olan nakliye işinin başını beklerdi.
Bu arada birbirlerine takılanlar olurdu.
Zamanı geçirmek adına olmadık muziplikler yapanlar.
Etrafı seyredenler.
Çay ocağından alınmış olan bir bardak demli çayı sabah sabah yudumlayanlar.
Gazete okuyanlar.

Ve ben çocukça gözlemlerde bulunurdum.

Kimisi kamyon sahibi.
Kimisi hamal.
Kimisi işyeri sahibi.

İlk kez bir Cumartesi günü, kasvetli ve soğuk bir havada binmiştim motora.
Bilmediğim bir yerlere gidiyordum.
Babam elimden tutmuştu.
Bir yerlere götürecek ve bana ayakkabı alacaktı.
Galata Köprüsüne doğru yürüyorduk.
Unkapanı Köprüsünden geçerken görürdüm Galata Köprüsünü.
Ama ilk kez o denli yakınına gelmiştim.
Hemen yan tarafında bir yerlerde, Eminönü’ne kalkan motorlar vardı.
Babamla bindik motora.
Haliç’in üzerinde seğirte seğirte giden bir motorun üzerineydik.
Ve kısa bir süre sonra Eminönü’ne geldik.
Soğuktan buz kesmişti ellerim.

İndiğimiz yer ve istikametimiz başka bir dünyaydı.
İnsan keşmekeşi almış başını, gitmişti.
Ve ilk kez Mısır Çarşısı’nı o zaman görmüştüm.
Mısır Çarşısı’n dan geçip, ara sokaklara girmiştik.
Hemen hemen her iş kolundan satıcılar, sağlı sollu tezgâhlarını açmışlardı.
Her yan işportacı doluydu.
Ve sıra sıra dizilmiş dükkânlar alabildiğine.
Ayakkabı satıcılarının dükkânına giriyor, ayakkabı deniyorduk.
Benim ayağımdaki ayakkabı ile ilgili babamın memnun kalıp kalmaması önemliydi.
Ben sadece giyiniyordum ayakkabıyı.
Ve ayakkabıdan ziyade, etrafı seyretmek daha ilgi çekiciydi.
Ve yapılara bakmak daha bir keyifliydi.
İnsanların hareketliliği.
İnsanların koşuşturması.
Farklı bir dünyaydı gittiğimiz o yerler.
Sonra öğrenmiştim o gittiğimiz yerlere Tahtakale dendiğini.
Ve bir çift ayakkabı almıştık.
Bir çift iskarpin.
Kahverengi.

İlk kez o gün ekmek arası döner yemiştim.
Ne de lezzetli gelmişti bana.
Ve sonrasında, adını şimdi bile bilmediğim beyaz renkte bir tatlıyı seyyar satıcıdan almıştık.
Tekrar motora binip Karaköy istikametine doğru yol alırken, o tatlı halen elimdeydi.
Ve ben tadını bile beğenmediğim o saçma sapan tatlıyı sadece para verdiğimiz için atmaya kıyamıyordum.
Elim de taşıyordum.
Motorun üzerindeyken bir yağmur çiselemeye başlamıştı.
Babam’la hayli ıslanmıştık.
Ama benim gözüm bir türlü o eski yapılardan kendisini alamıyordu.
Yağan yağmur ise beni fazlaca etkilemiyordu.
Etrafımızda martılar uçuşuyor ve tam da karşımda nispet yaparcasına kafalarını suyun içerisine sokup bir şeyler karıştırıyorlardı.
Ve ben Galata Kulesi’nin o siluetini bir başka açıdan görebilmiş olmanın tadını çıkarıyordum.

Cumartesi günleri yarım gündü mesai.
İş olmadı mı öğle saatlerinde el ayak çekilmeye başlardı Perşembe Pazarında.
Ve biz, yani babam, ağabeym ve ben tekrar kamyona biner, evin yolunu tutardık öğle saatlerinde.
Sabah saatlerinin o renkli, umutlu ve neşeli anları, öğle saatlerinde yerini durgunlaşmaya bırakırdı.

O yıllarda Vatan Caddesini çok severdim.
Sonra ki yıllarda Millet Caddesi daha çok hoşuma gitmeye.
Ama nedense o yıllarda Vatan Caddesi daha çok ilgimi çekerdi.
Dönüş yolunda Vatan Caddesi güzergâhımız olurdu.
Vatan Caddesin de pazar kurulurdu her Cumartesi.
Ve babam pazarın başında inerdi.
Biz pazarın sonuna gider, babamı beklerdik.
Evin haftalık alış verişi yapılırdı.
Babam tarafından.
Ve yaklaşık bir veya kimi zaman iki saati bulan beklemelerimiz olurdu.
Babam gelir.
Aldığı ihtiyaçları arabaya yerleştirir ve eve doğru yol almaya başlardık.
O alış verişlerden unutamadığım iki şey vardı.
Babam hiç sektirmeden alırdı.
Bir kilo fındık.
Ve bardakta krem çikolata.


Aradan yıllar geçip de orta son sınıf öğrencisi olduğumda, hayatımızda bir çok şey değişmişti.
Ben o yıllarda çalışmaya başlamıştım.
Bir kargo firmasında.
Sabahları okula gidiyordum.
Öğleden sonra okuldan çıkıyordum, koştura koştura Aksaray’a yetişiyordum.
Mesaim saat 13, 45’te başlıyordu.
Saat 13’te okuldan çıkıyordum.
Ve Güngören’deydi okulum.
Yani 45 dakikalık zaman da iş yerine yetişiyordum.
Bir kez dahi yemek yiyerek işe gittiğimi hatırlamıyorum.
Zamanım olmazdı.

Kargo firması sadece öğrenci çalıştırıyordu.
Sabah bir grup öğrenci geliyordu.
Öğleden sonra bir başka öğrenci grubu.
Ben öğleden sonraki mesai de olduğum için, kargo toplama işiydi benim ki.
Çalışanların tamamında “Mavi Kart” vardı.
Ve işyerimiz tam da Pertevniyal Lisesi’nin karşı köşesindeydi.
Hani şimdiki kargo şirketleri gibi değildi bizim çalıştığımız kargo firması.
Sadece zarf taşımacılığı yapardı.
Ve İstanbul-Ankara- İzmir arasında zarflar gelir giderdi.
Ve firma Koç Grubu başta olmak üzere bir çok büyük firma ile anlaşmalıydı.
İşte o zaman İstanbul’u daha yakından tanıma şansım oldu.

Çalışan herkesin bir bölgesi vardı.
Öğleden sonra firmaya gelenler, körüklü çantasını alır, kendi bölgesine giderdi.
Benim bölgem Beyoğlu Tünel’den başlardı, Şişli Halaskargazi Caddesinin sonuna kadar devam ederdi.
Sanırım bölgemde girip çıkmadığım bina kalmamıştır.
Ama hayli yorulurdum.
Bir durak arası otobüse binerdik.
Nasıl olsa “Mavi Kart” vardı.
Aynı yerde saatlerce döner dururdum.
Kâh soluğu Harbiye’de alırdım.
Ve birden, gerisin geri Galatasaray’a dönerdim.
Hemen ardından Maçka’ya giderdim.
Akşam olduğunda ise adım atacak halim kalmazdı.
Sadece ben değil, bütün çalışanlar için durum vaziyet böyleydi.

O yıllarda Beyoğlu daha farklıydı.
İstiklâl Caddesi trafiğe kapalı değildi.
Hemen ortadan Taksim’e doğru gidişler vardı.
Ve her iki yanı geniş kaldırımdı caddenin.
Aynı şimdiki gibi hareketliydi.
O caddeyi günde kaç kez arşınlardım, doğrusu bilmiyorum.
Ama oralarda yürümek çok hoşuma giderdi.
Özellikle yapılar bana ilginç gelirdi.
Nedendir bilmem.
Yapıları tepeden tırnağa incelemek, o yapılara bakmak bana müthiş keyif verirdi.
Tarih kokusu vardı o yapılarda.
Kim bilir kaç asır önce yapılmış binalardı.

Kargo’da çalıştığımın henüz beşinci ayıydı ve ben bir deri, bir kemik kalmıştm.
Sabah erkenden okul.
Öğleden sonra koştura koştura iş.
Akşam saat 21’den önce evde olamıyordum.
Öyle ders falan çalıştığımda yoktu.
Tesadüfen alınan notlar.
İlk zamanlar cazip gelen hem okul, hem çalışma hayatı artık çekilmez bir hal alıyordu.
Artık yapılara bakmakta keyif vermiyordu.
Her gün aynı yerlerde dönüp durmanın da bir esprisi kalmamıştı.
Belediyenin ring hattı seferleri yapan körüklü otobüsleri de iyice sıkıntı veriyordu.
Akşam kargo merkezine dönüşlerde ızdırap vericiydi.
Soğuk ve yağışlı havalarda, tam anlamı ile perişan olurduk.
Hele hele Tarlabaşından başlayan trafik keşmekeşi, daha bir çekilmez olurdu.
O trafik Unkapanı Köprüsünün çıkışına kadar sürerdi.
Arabalar birkaç metre mesafe yol alarak ilerlerdi akşam saatlerinde.
İlk zamanların cazibesi, yerini alabildiğine çekilmez bir yapıya bıraktı.

Yaz tatilini de kargoda çalışarak geçirdim.
Ve yaz sonunda ayrıldım.
Aylarca Aksaray’dan öteye geçmediğimi bu gün gibi hatırlıyorum.

 
Toplam blog
: 1509
: 1145
Kayıt tarihi
: 07.08.07
 
 

Yazarım... Okurum... Öğrencilik yıllarımda çok yazdım... Kompozisyon derslerinde yazdım... Duvar ..