- Kategori
- Kent Yaşamı
AOÇ' tan Central park' a
Dünyaca ünlü çok sayıda büyük kentin ortasında, belki kentten bile daha ünlü olan kocaman parklar yer alır. Öyle ki, bazı kentlerin ünlerini, biraz da bu parklara borçlu olduğu bile söylenebilir. Akla ilk gelenler, New York kentindeki Central Park ile Londra’daki Hyde Park’tır. Central Park, çoklarınca, New York kenti denince sadece ondan ibaret sanılan Manhattan Adası’nın dörtte biri büyüklüğünde olup adanın kuzey bölümünün yarısını kapsar. İçinde kocaman bir gölden başka iki de gölet bulunan; çeşit çeşit ağaçları, vahşi dikenleri ve doğallığını asla kaybetmemiş kayalıklarıyla büyükçe bir ormanı barındıran parkın değişik bölgelerinde, bisiklet ve koşu yollarıyla, çeşitli spor, sanat ve kültür faaliyetleri için mekanlar ve lokantalar bulunmaktadır. Ayrıca, büyük bir hayvanat bahçesini ziyaretçilerin ilgisine sunmuş olan bu devasa parkın, kilometreleri bulan çevresi ile içinin izin verilen özel bölgelerinde turlayan, çoğu Türklere ait olan süslü faytonlar ile bu görkemli parkta yaşanan zevki doruğa çıkarmanız mümkündür.
Londra’nın kalbindeki Hyde Park, Central Park kadar çok çeşitli türde aktivitelere mekan olmasa da herkesin, her istediğini söyleyebildiği “speakers corner” diye bilinen o dünyaca ünlü köşesiyle, adeta fikir ve vicdan özgürlüğünün evrensel simgesi olmuştur. Daima, irili ufaklı insan gruplarını, bir şeyler söyleyen birilerini dinlerken bulabileceğiniz bu köşeden başka, yemyeşil çimlerinde –mangalsız- piknik yapabileceğiniz; sere serpe uzanıp güneşlenebileceğiniz, hatta (olayın tecavüz olmadığından emin olunması için kadın üstte olmak şartıyla) sevişebileceğiniz uçsuz bucaksız bir alandır burası.
Dünyanın en muhteşem şehirlerinden biri olmasına karşın, kendisine yakışır bir parka sahip olma şansını ne yazık ki ebediyen yitirmiş olan ve bırakın sözünü ettiğimiz parklarla, Avrupa’nın pek çok şehrinde bulunan sıradan parklarla bile yarışamayacak kadar küçük Gülhane ve Yıldız Parkları ile yetinmeye mahkum olan İstanbul, yıllarca hoyrat ellerde ziyan edilmişliğine yana dursun; Başkent Ankara, Central Park’tan aşağı kalmayacak, hatta onu da geçebilecek bir parkı barındırma potansiyeline sahiptir: Atatürk Orman Çiftliği! Evet, neden bizim de bir Central Park’ımız olmasın Ankara’da? AOÇ’un üzerinde bulunduğu alan, Central Park’tan bile daha fazladır, dahası, içinde hayvanat bahçesi de hazırdır.
Son yıllarda, kimi siyasi çevrelerin ve bazı sivil toplum kuruluşlarının “talan” edildiğini iddia ettikleri bu alanı, Ankara Büyük Şehir Belediyesi, özel kanununda değişiklik yaparak devralma girişiminde bulunmuş; ancak, hayvanat bahçesinin 10 yıllığına kendilerine devredilmesi dışında bu girişim şimdilik akim kalmıştır. Bu girişim, konuya duyarlı çevrelerce talanın daha da ileri götürülmek istenmesinin bir delili olarak algılanırken, AOÇ yönetimi, birinci dereceden tarihi ve doğal sit alanı ilan edilmiş olan Çiftliğin, Türkiye’nin en iyi korunan yeri konumunda bulunduğunu ilan etmiş, “Ayasofya ne ise AOÇ’ta odur” diyecek kadar da iddialı konuşmuştur.
Talan iddialarının bu denli yüksek sesle dillendirildiği bir atmosferde, AOÇ ile ilgili bir öneri getirmek, biliyorum kolay değil: ama bu devasa alan bu günkü köhne durumundan kurtarılabilir ve dünyanın sayılı parklarından biri haline getirilebilir, getirilmelidir. Tabii bu iş, çağdaş bir park inşası için gerekli olan zihniyete sahip olmadığını çeşitli vesilelerle göstermiş olan Büyükşehir belediyesi yönetimine verilemez, verilmemeli; özerk bir yönetim marifetiyle gerçekleştirilmelidir.