- Kategori
- Anılar
Araba yıkamak ayıp değildi

araba yıkamak
Ortaokuldaydım. O yıllarda ülkenin değişen, yeni ekonomik anlayışı doğrultusunda ülkemizde yeni kurulan otomobil montaj fabrikaları sözüm ona yerli otomobil üretimine başlamıştı.
Motorunu, kaportasını ve diğer her şeyini dövizi ödeyip getiriyorsun. Bir sundurma altında, İşçi eliyle oyuncak gibi monte ediyorsun. Oldu sana otomobil...! Hem de yerli…! Nasıl yerli Oluyorsa? Monte etmek için gereken malzemeler bile dışarıdan getirilmişti.
Yurt dışında üretilenlerden hayli çürük, ama ucuz olduğu için rağbet gören bu otomobillerden bir tane de babam satın almıştı. Bizim ki “Renauld 12 TL” idi.
Tam da bu sıralar çocukluktan çıkmaktaydım. Arabaya bakışım eskisinden farklıydı. Bir kaç sene sonra ehliyet alma ve araba kullanma heyecanını taşımaya başlamıştım. Arabamızı bir başka türlü seviyor ve ona farklı bir ilgiyle bakıyordum.
Bazen, yanıma bir kova su (hortum değil!) alıp, evin önünde kaldırımın yanında duran arabamızı süngerle yıkıyordum. İçini ayrıca temizliyor, camlarını parlatıyordum.
Babam camlar için güderi (yumuşatılmış keçi derisi) kullanırdı. Güderi, Kabataş iskelesinde, arabalı vapur kuyruğunda beklerken arabalar arasında dolaşan adamlar tarafından satılırdı. Bu adamlar bir de “kent” ve “pallmal” sigarası satardı.
Henüz, Boğaziçi Köprüsü yoktu. Vapur kuyruğu saatler sürerdi. O yıllarda araba camı silmek için gazete kağıdı da kullanılıyordu.
Ben bazen, arabanın motor kısmını da elime aldığım üstüpü ve paçavra bezlerle kıyı köşe siler parlatırdım.
Daha öteye gidip, arabanın bütün dışını defalarca cilaladığım, hatta pasta cila yaptığım bile olmuştu. Bütün bunları yalnız ben değil birçok kişi yapıyordu.
O zamanlar ayıp değildi bu iş! Karizmayı çizmiyordu…
Bir de bunu yaptığım için, babamın göğsünün kabardığını, benimle iftihar ettiğini görmenin keyfi vardı içimde.
Harçlığı da hak etmek lazımdı. Emeksiz hak olmazdı o zamanlar.
Biliyorsunuz, Alimallah şimdilerde arabanızın farlarını silmek bile ayıp!“Yıkamaya verecek parası yok.” anlamına geliyor.
Halbuki, kendi arabanı parlatmanın keyfi ne güzeldir! Şimdi ki gibi, her adım başında araba yıkama yeri, pardon! “oto kuaför” de yoktu zaten.
İlk araba yıkama makinesini sanırım 1970’ lerin sonunda, Arnavutköy de bir benzin istasyonu getirmişti.
Bazı hafta sonlarında, nadiren de olsa, oraya arabayı yıkatmaya götürürdük. İçinde beş kişi ailece otururken arabanın yıkanması aslında bir eğlenceydi. Bu eğlenceye Emirgan da arabanın içinde çay içilerek devam edilirdi. Çocuklara ise duruma, mevsime göre keten helva veya haşlanmış mısır alınırdı. Bir pazar günü böylece dopdolu geçerdi. Ne o? Arabayı yıkatmaya gittik. Pazar eğlencesi…
Hem de böylece ailenin bütün fertleri bir arada bulunurdu. Hatta kayın ailelerden, ya da dayımlar, halamlar gibi akrabalardan da katılanlar olurdu.
Güzeldi araba yıkamak…
Bülent Selen (“Ardımdaki Kül Yığını” )