Hani derler ya “aşk yaşanır anlatılmaz” diye. Doğru olmasına doğru da bu söz. Ama anlatmadan da olmuyor ki. Yaşananlar anlatılmalı, yazılmalı ki deneyim olsun. Ve insanlar yeniden aynı hatalara düşmesinler. Aşklar dilden dile anlatılmasaydı eğer Leyla’nın bir bakışı için mecnuna dönen adamı nasıl bilecektik. Aslı’sı için dağları delen Kerem’i de bilemezdik. Ölümle randevusunu düğün ve kavuşma günü kabul eden ve kim olursa olsun gönlünde yer veren Hazreti Mevlana’yı, yüzyılları aşan sözleri ile gönüllerde taht kuran Yunus’u ve daha adını bilemediğimiz binlerce aşıkın eserleri ile kendimizden geçemezdik.
Aşk, şekerin çayda erimesi gibi, sevilenin benliğinde kaybolmaktır. Sevgilinin gözlerine bakmak ve onunla dünyayı görmek, onun gözündeki nuru yakalamaktır. Aşk, bazen bir anlık bir bakış, bazen sevgilinin uğruna adanmış bir ömür, bazen iki satırlık yazı ile derinliklerdeki duyguların su yüzüne çıkışıdır. Ve aşk, sanki bir arayış ve eksik olan benliği tamamlama sürecidir. Kimimiz bu eksikliği tamamlar da rahatlar ama çoğumuzun hayatı ne yazık ki eksik kalır. Evet bazı kişilikler bir türlü tamlanamaz, arzu ettikleri bütünlüğe kavuşamazlar. Eksik gelirler, eksik yaşarlar ve tam olmadan terk ederler dünyayı. Aşk, nedensiz ağlamaktır ve bazen nedensiz gülmek. Var olmanın dayanılmaz hafifliğine kendini kaptırmak ve sadece var olmak değil aynı zamanda yaşamaktır hayatı. Hem de bütün hücreleri ile hissetmektir yaşananları. Aşk, yerinde kalmak ya da geriye gitmek değil, ileriye gitmektir. Vahşice akan bir suyun dalgalarıyla boğuşmak, sağanak gibi gelen kurşunlara göğsünü siper etmektir.
Tabi ki sevmektir, katıksızca. Hem de kişisel bir çıkar, bir kazanım olmaksızın sevmek, sadece o olduğu için sevmektir. Birlikte olmak, kavuşmanın heyecanıyla yanıp tutuşmaktır.
Koşullu sevgi ile yetişen yeni nesiller bilemezler aşkı, yolları sevdaya uğramaz. Koşullar, sınırlar, karşılaştırmalar ve rekabete dayalı yetiştirme süreci kişide kıtlık zihniyetine yol açar, kişi sevgi kıtlığı yaşar. Sahip olduklarını korumaya adar ömrünü ve bir türlü değişemez, direnç gösterir. Kişisel değerini hissedemeyen, kendisi ile barışık yetişemeyen, yetiştirilmeyen kişi, aşkı ve sevgiyi bilemez, anlayamaz.
Aşk, bazen zaman aşımında yaşamaktır, belki de yüzyıllar öncesini veya sonrasını yaşamak. Aşk karşınızdaki güzelliğin hakkını vermek, onun için yanıp tutuşmaktır. Sözlere sığmaz, kelimeler anlamını yitirir aşk varsa, yani hayatınızda “o” diyebileceğiniz “o benim” diyebileceğiniz biri varsa aşk vardır. Ve aşk bir masalı, gerçek hayatta yaşama çabasıdır ki çoğu zaman hüzünlerle doludur. Çünkü, nasıl görüyorsanız öyle yaşarsınız aşkı. Aşk bir ilhamdır, başka bir aleme yöneliştir. Başka bir mekana ve boyuta yönelme, ulvi bir bütünün bir zerresi olma sevdasıdır. Aşk geçmişten alınan güçle geleceğe kurulan köprüdür. Aşk, canlının bin yıllardır kopup geldiği ana kaynağa yeniden yönelmesidir. Deryalarla buluşma yolundaki damla misali özüne akmaktır yeniden.
Ve nihayet dünyayı döndüren, güneşi, kor bir alev topu olarak yakan, galaksileri canlı kılan, çekirdeğin etrafındaki atomları hareket ettiren de aşktır. Böylece yokluk bir aşk ile varlığa dönüşür.
AŞK VE AŞIKLAR-2
İnsanlar hayatlarında farklı farklı aşklar yaşarlar ama genellikle birisi baskın olur. Para aşkı, mal aşkı, beşeri aşk, ilahi aşk, vatan aşkı, bilim aşkı, karşı cinse duyulan aşk... Acaba aşkları gruplamak gerekirse kaç biçimde ele alabiliriz, ya da kaç çeşit aşkla karşılaşırız?
Araştırmalar, bireylerin yaşadıkları aşkların, baskın kişilik özelliklerinin bir sonucu olduğunu ortaya koymuştur. Yani, kişilik özelliğimiz aşklarımızın biçimini, yoğunluğunu, yönünü belirler. Temel kişilik özellikleri bakımından kişiler, fiziksel, zihinsel ve duygusal olmak üzere üç grupta ele alınabilirler. Kişilik özelliği bakımından fiziksel grupta yer alanlar; genellikle hareketli, dinamik, işin içinde yer alan kişilerdir. Zihinsel baskınlığı olanlarda mantık ve kurallar öndedir. Duygusal olanlar ise genellikle güçlü duygulara sahip olurlar. Saydığımız üç kişilik özelliğine sahip bireylerin yaşadıkları aşklar da farklılık gösterir.
İster mistik pencereden ister bilimsel pencereden bakalım; Aşk yani kişinin içten gelen kuvvetli bir duygu ile bir objeye, görünür ya da görünmez bir “şey” e bağlanması sonuçta bir davranıştır ve doğal olarak kişiden kişiye değişir. Yaşanan aşkın yoğunluğu, hedefi, maşuktan beklentiler başka farklılaşır.
Fiziksel ya da maddi aşkları ilk sırada sayabiliriz. Bu gruptaki aşıklar ya da kendisini aşık zannedenler, her türlü maddiyatın peşinde olurlar ısrarla. Para, pul, katlar, yatlar, kısacası her türlü maddi zenginlik baştan çıkarır bu aşıkları. Öyle ki bir arabaları, bir katları daha olsun diye kısacası maddi zenginliklerine bir taş daha eklensin diye durmadan koştururlar. Maddiyata yönelen bu pervasızca aşık; kimi zaman dağı taşı bile deler, mantığını yitirir ve insanlara rağmen onların elindekilere göz diker. Para, tek odak konusudur, para için ağlarlar bu aşıklar, kendilerine ceza verirler maddi maşuklarına ulaşamadıklarında. İyilikler parayla ölçülür. İnsanları da salt maddiyatları için sever ya da uzak dururlar. Bir kadının maddi güzelliğinin ötesine geçemezler bir türlü. Bu aşıklar, zengin olurlar sonunda yani muratlarına kavuşurlar, kavuşurlar da genellikle mutsuz olurlar yolun sonunda. Çünkü, bütün maddi varlıklar, zihinsel ve ruhsal değerlerle taçlanmadıkça eksiktir. Gelişmiş bir bedenin fizik yapısının her şey olamaması, kişinin ruh sağlığı için sosyal ve psikolojik yönün de işlenmesi ihtiyacı gibi, bir şeyler eksik kalır bu aşıklarda.
Dolayısıyla aşk enerjisini maddeye odaklayanların çoğu ahir ömürlerinde boşlukta hissederler. Bazen uçuk kaçık eylemlerle, maddiyatın ötesindeki kayıpları ile buluşmak isterler. Ama çoğu başaramaz. Çünkü, maddi varlıklarla çevrelerinde kurdukları duvarlar öylesine kalınlaşmıştır ki kendileri bile bu surları aşamaz.
Kişilik yapıları bakımından fiziksel eğilime sahip olanlar, hayatta kalma mücadelesini maddi değerler üzerine kurar, kavgalarını kazanç elde etmeye yöneltir, görüntü ve şatafata önem verirler. Çoğunlukla kendi hanelerine geçecek kazançlar için ter döker, hayatlarının sonuna kadar kendilerine maddi fayda üretme derdi ile baskın olmaya çalışır, aksiyonlarıyla önde olurlar.
Derinlikler psikolojisinin verilerine göre kendi alt egolarına (alt ben) yönelen kişiler, konu ne olursa olsun kendilerini merkeze alarak hareket ederler. Bireysel, maddi ve fiziki varlıklarını sürdürme amacı, hayatlarının dolayısıyla aşklarının da odağını oluşturur. Bunun içindir ki fizik kökenli bu aksiyon insanlarının aşkları da çoğunlukla ben merkezci olur. Çünkü, her zaman önemli olan onların arzu ve istekleridir. Bu aşka kaynaklık eden temel duygu öfke ve öç almaktır. Dolayısıyla fizik karakterli aşıklar, adeta kayıp ettikleri maddi varlığı arama ve kurtarma mücadelesi verirler.
Bir de zihinsel aşıklar vardır. Enerjilerini bilime, tartışmaya, objektifliğe, yazıya, çiziye yöneltmişlerdir. Dünyaya büyük katkıları vardır bu aşıkların. Onların aşkı bir çok yeniliğin hayatımıza girmesine yol açmıştır.
Makineleşme, elektrik, telefon, bilgisayar, internet... Bu aşkların ürünüdür. Yeni bir teori geliştirmek, yeni bir ispat yapmak, bir icada imza atmak, bir makale yazmak, kitap yayınlatmak, bilinmek, tanınmak bu aşıkların tek derdidir. Bilim aşkı öylesine yoğunlaşır ki bazen aşık, yokluklar içinde bütün dünyayı etkileyen buluşlar yapar. Bu aşıkların hedefi bilimsel olmaktır, mantık sürecini kullanırlar. Kuvvetli ihtimalle asık suratlı, kuralcı, içe dönük biraz çekilmez kişiler olurlar, her şeyi bilmez ama bildiklerini iyi bilirler, iyi savunurlar. Çok şey bildiklerinden az şey bilenler karşısında sıkılırlar, bunalırlar. Mantığı her şeye ölçü aldıklarından, duygusal yaklaşımları çocukça karşılarlar.
Kişilik yapılarında zihinsel potansiyelin baskın olduğu kişilerin aşkları mantık kökenli olur, ölçülü olur. Esasen bu grubun beşeri aşklarla hayatlarını renklendirmeleri zor olur. Çünkü aşk enerjilerini bilimsel çalışmalara yöneltmişlerdir. Başkalarına fayda üretme telaşı ve aşkı, bazen başkalarını görmeye bile engel olur.
Kendi egolarına (ben) yönelenler de mantık, objektiflik ve akıl ön plana geçer. Dolayısıyla aşkları kendi yararlarından ziyade insanlığın yararına yönelir. Buluşlar yapma aşkı diğer insanlara faydalar üretirken kendilerinin tanınma, bilinme ihtiyacını da giderir. Bu aşkların kaynak duyguları mantık süzgecinden kaynaklanan korku ve şüphedir.
Son grupta yer alan aşıklar ise maddiyat ve bilimin ötesindekilere aşık olanlardır. Bir anlamda ruhsal dünyanın aşıkları diyebiliriz. Manevi yönleri güçlüdür, inanışları gelişmiştir, özellikle değerlere önem verirler ve en önemlisi kim olursa olsun insanları severler. İnsani değerlere aşıktırlar. Yaradılışlarını sorgularlar, nereden gelip nereye gittiklerine kafa yorarlar.
İnsanları düşündürmeye, benliklerini hiçe saymaya, iç alemlerini geliştirmeye yönelirler. İnsanları kazanmaya çalışırlar. Sadece maddi varlıklara, bilimsel icatlara değil yer yüzündeki, gök yüzündeki görünen görünmeyen her şeye aşıktırlar adeta. Ötelerin ötesine ulaşmaya çalışırlar. Bu süreçte bazen şiirlerle, bazen sözlerle bazen de canlılarla anlatırlar dertlerini. Manevi aşıklar bir ruh ararlar bedenlerine, ruhlarını geliştirmek için bir kor misali yanarlar. İlahi emeller, maddi arzularını ve bilim meraklarını gölgeler. Bu duygu yoğunluğunu yaşayanlar bütün evrene, canlılara, özellikle insanlara aşık olurlar; çünkü onları ilahi aşkın meyveleri olarak görürler.
Süper egolarına (üst ben) yönelen kişilerin aşklarının kaynağı tek kelime sevgidir. Bu grup aşklar, mutluluğu dünya malında, bilimsel verilerde, buluşlarda veya ünlü olmada değil, yaratılış mucizesinde ararlar. İlahi aşklara yönelirler. Kendilerinden çok toplumu, toplumsal değerleri önemserler, kendilerini hiçlik mertebesinde görürler.
Günümüz dünyasında maddi aşıkların ezici bir çoğunluğu ele geçirdikleri, buna karşılık zihinsel ve özellikle ruhsal aşıkların neredeyse yok olduklarını izliyoruz, yaşıyoruz. Oysa ki binlerce yıl önceki zenginleri hatırlamıyoruz çoğumuz. Şatafatlı hayatları sona erdiğinde biter bu aşklar ve aşıklar. Bilim aşıkları ile, ruh dünyasının aşıkları ise yüz yıllarca, hatta bin yıllarca yaşarlar. Bize maddi bir katkıları olmadığı halde eserlerini, sözlerini, yaşamlarını gönlümüzün en müstesna yerinde saklarız. Mevlana’yı, Yunus’u, Aristo’yu, J.J.Rousseu’yu çoğumuz bilir ve hatırlar. Ya o dönemlerde yaşayan ve mal varlıkları dışında hiçbir katma değer üretmeyen zenginleri kim hatırlıyor?
İnsanın fiziksel, zihinsel ve duygusal yönleri; mistik yaklaşımla nefis, akıl ve gönül (kalp) kavramlarıyla yer değiştirir ama aslında bunlar aynı noktaları işaret ediyorlar. Nefisin baskınlığı fizik karakterli, bireysel arzu ve isteklere ve maddi zenginliğe yönelen aşklara yol açar. Akıl, zihinsel kökenli görünür alemdeki madde ve tabiat olaylarına yönelen bir aşka neden olur. Gönül, endeksli kişiliklerde gerçek ötesi aşklar, gerçeklerden hareketle gerçek ötesine yönelen aşklar, inanç maharetiyle ilahi aşka yönelme söz konusudur.
Önemli olan bireyin bütün davranışlarında olduğu gibi aşk davranışında da samimi olmasıdır. Kendisiyle çelişkiler yaşayıp iç barışının bozulmamasıdır. Nitekim kaynağını öfke ve öç alma duygularından alan, hayata salt maddi gözlükler ve kazanma hırsıyla bakan, fiziksel eğilimleri ağır basan ve maddeye odaklanan aşıklar, genellikle gerçek doyuma ulaşamazlar. Aynı biçimde hayata salt zihinsel pencereden bakan ve mantığı her olayın kaçınılmaz ölçüsü olarak kabul eden, korku ve şüpheye dayanan hayatlarında gerçek doyuma ulaşmaları, bir önceki gruba göre şansları daha fazla olmakla birlikte zordur. Gerçek doyum, kaynağını sevgiden alan, duyguları yoğun biçimde yaşayan, gerçeğin ötesini de fark eden ve insanı, insani değerleri maddi varlığın üstünde gören davranıştadır. Nitekim maddi varlığın içinde, sevgiden yoksun, duygusal açlık çeken ve bundan dolayı bozulan insanların sayısı giderek artmaktadır.
Dr. İlhami FINDIKÇI
Davranış Bilimleri Uzmanı