- Kategori
- Aşk - Evlilik
Aşkı özlemek hayatı özlemekti

Aşkı Özlemek Hayatı Özlemekti
Mektubunu dün akşam aldım sevgili. Yazdığın her satırı tekrar tekrar defalarca okudum. Söylesene kaç yıl oldu seninle yazışmaya başlayalı? Kaç ay oldu? Bir ay mı, üç ay mı? Bu mektubunu sanki uzun yıllardır birbirimizi tanıyormuş gibi içten ve duyarlı yazmışın. Oysa seni görmedim bile. Gözlerim değmedi gözlerine, ellerim değmedi teninin sıcaklığına.
Mektubunda diyorsun ki, “Birbirini her gün gören insanlardan çok daha yakınız.Biz kırk yıllık dost olmuşuz.” Doğru söylemişsin. Eminim, her gün birlikte olan insanlar bile bizim kadar paylaşamadığı bazı şeyleri vardır. Bir insanın yüreğine yakın olmak nasıl bir şeydir biliyorsun demek. Demek ki seni düşündüğüm zamanlarda sende beni düşünüyorsun. Ama bilmiyorum, ellerine değmek istediğimde sende bana dokunmak istiyor musun? Kimi zaman seni, yeni açmış bir gülü dalında öpmek ister gibi içimde büyük bir arzu duyuyorum bu arzuyu sende duyuyor musun? Gecenin karanlığında yanında olmak istiyorum sende yanında olmamı istiyor musun?
Sevgili öykü, bana yazarken nasıl bir duyguyla dolduğunu artık net bir şekilde anlayabiliyorum. Mektubunun bir yerinde bana sormak istediğin birçok soruyu kendi kendine soruyor ve yanıtlarını vermekten korkuyorsun. Yüreğinin tatlı bir telaş ve merak içinde çarptığını duyar gibi oluyorum. “Hikâyeyi okurken rüyada yaşadım”, diyorsun. “Yazıda kendi yaşamımdan ve sözlerimden kesitler buldum ve ben neler yazmışım böyle diye çok şaşırdım. Bunları yazan ben miyim?
Ruhunuzu etkilediğime, benimle göz göze muhabbet etmek istemenize, geçici bir dostluk istemediğinizi ve ciddi olduğunuzu öğrendim”, diyorsun. Gitgide soruların çoğalıyor beyninde, ”acaba nasıl olur, ne söylesem ki”, gibi tereddütler yaşıyorsun. Sormak istediğin bir çok şey yarım yamalak kalıyor. Sorularınla aramızda oluşan bu bağın zedelenmesinden, yaralanmasından korkuyorsun. “Seni kırmaktansa kafamı kırarım derler ya işte öyle bir şey”, diye yazarken sevgi bağımızın bozulmaması için kendi sorularını içine atıyor benim sorularıma cevap vermeyip unutmuş gibi davranıyorsunuz. Oysa bu gereksiz değil mi? Her şeyi sorabilirsin. Bir yanda yakınlıktan söz ederken böylesi korkularla kendi kendimizin açmazına düşüyoruz farkına varmadan. Belki de beni neden sevdiğini değil, neden kaybetmek korkusu taşıdığını anlatmalısın. Eğer beni seviyorsan hiç bir tereddüt duymadan sımsıcak bir öpüş gibi sermelisin yüreğini. Bana açık açık anlatmalısın sana neler verdiğimi. Bu güne kadar kirlenmiş ya da zedelenmiş ne varsa ellerinde, dostluğun suyu ile yıkamalısın. Yoksa içindeki ihanetin acısını çıkarırcasına her gün sevgimizi büyütmek yerine farkına varmadan yalnızlığın acısıyla öldürmüş olursun. Ve sonra, “ben nice dostluklar gördüm senin sevginde işte yalanmış”, diye boş yere kendine avuntu bulmaya çalışırsın. Yanıldığının farkına varmadan.
Bir gün ansızın gelsem kapına, gecenin karanlığında, balkonda oturup ay ışığında gözlerini
görmeden bana hayat hikayeni anlatır mısın? Hikayenin tam ortasında, gözlerin dolduğunda sımsıkı sarılmak ister misin? Gözyaşlarını ellerimle silip seni yavru bir kuş gibi göğsüme sımsıkı bastıracağımdan emin olabilirsin. Yada neşeli olduğunda, ağız dolusu gülümsediğinde aşkın ve sevdanın ateşiyle öpmek ister misin?
“Sıcak şehir şu anda kapkaranlık ve soğuk. Ama içim kıpır kıpır. Bana yazmanız mutluluğumun kaynağı oldu. Aslında benim için de birilerinin bir şeyler yapması beni çok etkiledi. Mektubunuzu asla atmam ömrümün sonuna kadar saklarım. Benim için değeri büyük. Dediğim gibi ilk defa birisi benim için bir şeyler yaptı ki, bu kişiye nedense benim de kanım ısındı. Sebebini bilemiyorum. Belki aynı şeyleri düşündüğümüz içindir.”
Bir şehir ne kadar karanlık olursa olsun, orada, o karanlığın içinde insan sevdiğiyle birlikteyse karanlığın ya da gecenin bir önemi olabilir mi? Bence olamaz. Evet, insan yalnızdır, bunu kabul ediyorum ama hayatı yaşanabilir kılanda sevdiklerimiz ve yakınlarımız değil mi? Bizi biz yapan duygusal ilişkilerimizi, yanlış insanlarla yanlış zamanlarda yaşadığımız acılarımızı bir anda kesip atmak mümkün değil ki. Yeni bir ilişkiye, yeni bir aşka başladığımızda, yaşadığımız kötü anların endişesini taşırken güzel olan anıların tekrar yaşanmasına yönelik beklentilerimiz yok mu? Elbette var. Ne kadar yaralansak, incinsek ve terk edilmiş olsakta bu hayat bizim, biz bu hayatı yaşamak zorundayız. Sence, insan acı çektikçe olğunlaşıp hoşgörülü tarafı artar mı yoksa hayata yenildiğini kabul edip mutsuz ve umutsuz mu olur?
Sevgiden, dostluktan ve aşktan uzak geçen bir ömür, sence yaşanmış bir hayat mıdır, yoksa boşa geçen kayıp zaman mı? Her gününü, her anını paylaştığın insanla hayatın en ciddi ve en yalanını elbette paylaşmak gerek. Ve sevdiğinle senin o çok sevdiğin sahilde doyasıya öpüşebilmelisin. Seviyorsan bunu yapmalısın. Hatta o öpüşme öyle derinden olmalı ki, gözkapakların kendiliğinden kapandığında gökyüzündeki yıldızları görebilmelisin. Hatta görmek yetmez kentin bütün yıldızlarını yüreğine indirebilmelisin. Ama sadece yaşadığın kentin yıldızlarından söz ediyorum. Çünkü insan sadece ve sadece yaşadığı kentin yıldızlarını görebilir. Sadece birlikte yaşadığı insanı tanıyabilir.
“Birlikteliği paylaşmak ve yaşamak nasıl olacak”, diyorsun. Belki de seninde farkına vardığın gibi ruhumu etkiledin. Korkarım görüştüğümüz gün güzelliğinizle aklımı başımdan alacaksınız. Yüreğinden neler geçiyor bilmiyorum ama her mevsim başında buluşabilir senden aldığım o sıcaklıkla bir mevsimi idare edebilirim. Öyle kolay kolay uçup gitmez avuç içlerimden ellerinin kokusu.
“Sorulacak çok soru var, bir hafta sonu ya ben geleyim ya da siz gelin,” diyorsun. “Her nedendir anlayamadım ama ilk defa fırlattıklarım taşlar değil, yazılan düşünceler ve geri dönen cevaplar oluyor. Geriye atılan taşlardan sonra tekrar sorunlar dönmediği için huzur doluyorum. İlk kez atılan taşların geri dönmesini istiyorum. Her zaman isterim bana yazmanı. Ben hazırım buluşmalara ama zamanı pek ileri atmayalım ve mümkün olan en kısa zamanda gerçekleştirelim. Bence akşam ya da hafta sonu çıkalım bekletilmeler not defterine kayıt yapılmaya devam edilsin.”
Bir şiir gibi mektubun uzayıp gidiyor sevgili.
Sahi, biz ne kadardır mektuplaşıyorduk?
Bir ay mı, yoksa üç ay mı?
Sana yazdıklarımla hayata bakışın ne kadar değişti merak ediyorum. Farkında değilsin belki ama biraz değiştin. Artık keşkelerin azalıp içindeki özlemlerine doğru koştuğunu görür gibiyim. Elbette bunun kolay olmadığını bende biliyorum. Ve yüreğinin kimi zaman taş attığın deniz kadar hırçın, dalgalı olduğunu da biliyorum. Bildiğim bir şey daha var; o deniz kimi zaman ne kadar çok dalgalı ve hırçınsa bazen de o kadar sessiz ve durgun oluyor, değil mi? Tıpkı senin gibi. Hadi, itiraf et, bazen sende böyle değil misin? Bazen kendini çok güçlü bulduğun gibi bazen de hayata yenilmiş gibi yorgun ve yalnız hissetmiyor musun?
Hadi, izin ver çiçeklerden bir taç yapıp takayım saçlarına.
Hadi, bir an olsun sıyrıl yalnızlığından ve göz kapaklarının kapansın kendiliğinden.
Bir an olsun yanında olduğumu ve seni öptüğümü hayal et...
Bir gül soldu diye bütün güllere yan gözle bakma ne olur.
Ve unutma, aynı dalda birlikte yaşar gül ve dikeni, ayrılmaz.
Bana nelere düşman olduğunu anlat, nelerle dost olduğunu anlat.
Bana korkularını anlat, birde kâbuslarını ve rüyalarını anlat.
Bana düşlerini anlat. Anlat ki bileyim nasıl olmam gerektiğini.
Biliyor musun, bende sana yazarken içimde kırılmış, yaralanmış, yarım kalmış, hayata küsmüş, sevgiye ve aşka aç kalmış yaralarımı sarıyorum. Kanayan yaralarımın kanını durdurmaya çalışıyorum.
Şimdi bunları yazarken aşkı özlediğimi anlıyorum. Yoksa ben mi bir aşkı özlüyorum yoksa sen mi? Çünkü eminim, aşkı özlemek hayatın neşesini özlemekle aynı anlama geliyor…
Biz hayatın neşesini özleyen göçmen kuşlar mıyız?
Kaynak Eser: “Bir Görüşte Aşık Olabilirsiniz ama Asla Dost Olamazsınız” adlı kitapdan alınmıştır. Her hakkı saklıdır. Yazarın yazılı izni alınmadan kopya edilmesi, çoğaltılması, dağıtılması, başka yerlerde yayınlanması telif hakları yasası gereği yasaktır. Mustafa Çifci- www.mustafacifci.com