​ Ata' ya mektup (1) / Ben Bildiriyorum / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Kasım '07

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
 

Ata' ya mektup (1)

Ata' ya mektup (1)
 

Atam, güzide emanetiniz Cumhuriyet'in bu yıl 84. kuruluş yıl dönümünü kutladık. Ama ne yazık ki kutlamış olmak için kutladık. Çünkü bugünlerde hiç neşemiz, mutluluğumuz yok. Başımızda kara kara bulutlar dolaşıyor...

Oysa sizin canınızı dişinize takarak, gözünüzü karartarak ve hayatınızı hiçe sayarak kurduğunuz Cumhuriyet, yeniden bir umut, bir diriliş, yoktan var oluştu.

Atam, siz Cumhuriyet'i kurup geçmişin bütün pisliklerini temizleyerek bize tertemiz bir ülke teslim etmiştiniz ya, biz maalesef o ülkeyi yeniden pislettik, eski hale getirdik, şimdi yeni bir Atatürk arıyoruz, yeniden temizlik için.

Bugün, sizin teslim aldığınız ülkede yaşıyor gibiyiz. Şartlar o kadar benziyor ki;

Sizin teslim aldığınız ülkede rüşvet ve yolsuzluklar zirvedeydi, bugün de zirvede.

Bu nedenle sizin teslim aldığınız ülkede saltanatı devam ettirebilmek için, yağmaya devam etmek için gayri müslimlerden oluşan Galata Bankerleri, daha açık ifadesiyle tefecileri vardı. Üretmeye, çalışıp kazanmaya, yolsuzlukları ve savurganlığı önlemeye gerek yoktu; Galata Bankerlerinde istemediğin kadar hazır para vardı.

Şimdi inanmayacaksınız ama, neredeyse tıpa tıp aynı. Yalnız Galata Bankerleri kurumsallaştı ve evrenselleşti. Adına uluslararası finans kuruluşları, spekülatörleri deniyor. Yani resmileştiler. Aslında yaptıkları manipülatörlük.
Bu yolla sömürgecilik de çağ atlamış oldu. Ülkeleri işgal etmeye, savaşmaya gerek yok artık. Oturdukları yerden kanını içiyorlar dünyanın.

Bu düzenin sonucu sizin teslim aldığınız ülkede borçlar katlaya katlaya katlamıştı ve bir idareye bağlanmıştı. Adına Duyun-i Umumiyye denmişti. Şimdi ise bu borçların idaresinden İMF ve Dünya Bankası sorumlu.

Sizin teslim aldığınız ülkede Duyun-i Umumiyye İdaresi ülkenin tüm gelir getiren işletmelerine ve kurumlarına el koymuş ve kendisi işletiyordu. Bugün ise milletimizin büyük fedakarlıklarla ve yokluklarla kurduğu dev müesseseler bir bir yabancılara satılıyor; borç faizlerini ödemek için.

Sizin teslim aldığınız ülkede bu kötü gidişin sonucu ülke parça parça elden gidiyordu, bugün de aynı tehlikeyle karşı karşıyayız.

Sizin teslim aldığınız ülkede okullarda fen dersleri okutmak şeriat adına neredeyse yasaklanmış gibiydi. Fen dersleri bile bir nevi din dersi gibiydi. Takuyiddin'in çağının şartlarında modern rasathanesi "Allahın sırlarını gözetliyor" gerekçesiyle kapatılmıştı. Darül Fünün da benzer gerekçelerle açıldıktan bir sene sonra kapatılmıştı. Mollalardan oluşun oligarşik bir grup tarafından bütün yenilikler "Şeriat isterüz, şeriat isterüz" diyerek engelleniyordu. Çünkü şeriat denince akan sular duruyordu. Bugünse okullarda din dersleri laiklik adına gereği gibi öğretilmiyor. Oysa ilim ve fen ülkenin maddi kalkınması için ne kadar önemliyse din de milletin ahlakı ve maneviyatı için o kadar önemli değil midir Atam? Siz bir konuşmanızda;

"Bide ruhbanlık yoktur. Hepimiz müsaviyiz ve dinimizin ahkamını mütesaviyen öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır; orası da mekteptir." Ve yine siz;

"Terbiyedir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı ve yüksek bir toplum halinde yaşatır, ya da milleti esirliğe ve sefilliğe bırakır." demiştiniz. (1)

Atam, siz bize çağdaş uygarlığı hedef olarak göstermiştiniz. Bu ülkeler demokrasi ile yönetiliyorlardı. Bu nedenle biz de demokrasiye geçtik. Ama bu rejimi partizanlık rejimi sandık, öyle gördük. Seçim kazanıp ülke idaresini ele geçirenler devleti kendi şahsi işletmeleri, kendilerini ve parti mensuplarını da bu işletmenin ortakları sandılar. Bu yüzden partiler arasında büyük rekabet ve düşmanlıklar yaşandı. Milletimiz kamplara bölünerek birbirlerine düşman hale getirildiler. Oysa siyasi partiler gerçekte sadece demokrasinin işlemesinin ve uygulamasının bir aracıydı. Hizmet yarışı söz konusuydu. Seçim kazanıp iktidara gelenler öncelikle parti mensuplarına değil tüm millete dürüstçe hizmet etmeliydiler.

Bu yanlış uygulamalar nedeniyle neredeyse her on yılda bir demokrasimiz duvara tosladı. Müdahale edenler, sizin ilkelerinizi koruyacağız diyerek yönetime el koydular. Oysa geri kalmış başka ülkelerde de benzer müdahaleler oluyordu ama, onlarda hiç olmazsa müdahalelerin sebebi yolsuzluklar deniliyordu. Zaten geri kalmışlığın sebebi başka ne olabilirdi ki...

Bizde hastalık yanlış teşhis edildiği için hastalık hiç iyi olmadı. Kaldığı yerden daha da müzminleşerek hep devam etti.

Hastalık idaredeki kanunsuzluk ve usulsüzlüklerdi. Bunun tedavisi de daha çok demokrasi, daha çok şeffaflaşma ve hukuk üstünlüğünü hakim kılmaktı. Bunun için halkımıza güvenmek gerekiyordu, güvenemedik.

Oysa siz o karanlık dönemde bile halkınıza olan güveninizi hiç kaybetmediniz. Karanlık dönem diyorum, çünkü okuma yazma oranı %7 idi. Engin öngörünüzle biliyordunuz ki, halk bizim halkımızdı ve halkın desteklemediği hiç bir şeyin başarılması mümkün değildi. Bu nedenle Çankaya'da oturarak devrimlerinizi çıkarmadıniz. Henüz Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı yorgunluklarını üzerinizden atamadan, gidebildiğiniz yerlere bizzat kendiniz gittiniz, gidemediğiniz yerlere subaylarınızı, bürokratlarınızı gönderdiniz; halkı ikna için, aydınlatmak için halkın ayağına.
Şehir şehir, kasaba kasaba hatta sokak sokak. Hep halkın içinde, halkla beraber oldunuz, sevgiyle, şefkatle.

Bu amaçla Harf İnkılabı'nın gerçekleşmesi için gittiğiniz Tekirdağ'da, Tekirdağ sokaklarında yürürken yolda gördüğünüz, sarık ve cübbesinden hoca olduğunu anladığınız birini caddedeki bir eczaneye davet etmiştiniz. Elinize bir kalem kağıt alarak örneklerle arap harflerinin öğrenmesinin zorluğunu ve yanlış okunmaya musait olduğunu, latin alfabesinin bu mahzurları ortadan kaldıracağını anlatmaya çalışmıştınız.

Bu sadece bir örnekti ve siz öğretmenliğe soyunmuştunuz; koca bir milletin öğretmenliğine...

Halkla beraber olduğunuz, halkla beraber yürüdüğünüz için kurduğunuz partiye de Cumhuriyet Halk Partisi adını vermiştiniz. Altı okun gösterdiği altı ilkeden birine de Halkçılık demiştiniz.

Bugün sizin kurduğunuz partiyi yönetenler, savunanlar sırça köşklerde oturuyorlar ve halka rağmen Halk Partisi diyorlar.

Çünkü onlara zor geliyor sizin yaptığınızı yapmak. Ayaklarına kadar gidip ikna ederek onları kazanmaya çalışmak. Zor geliyor zor...

Atam, sizin ilkelerinizi dillendirmek bile belli bir tabanı oluşturmaya yetiyor. Hiç değilse bunu kaybetmeyelim diyorlar ama aslında sizi kaybetmekte olduklarının, hovardaca tüketmekte olduklarının farkında bile değiller...

Şimdilerde bir moda deyim var; "Türk'ün Türk'ten başka dostu yok." diye.

Atam, siz söyleyin; fakir ve borçlu bir insanın hiç dostu olabilir mi? Devletler de aynı değil mi?

Bir de "Avrupa'ya, Amerika'ya bağımlıyız, onlar bizi yönetiyor." diyorlar. Söyleyin Atam; gırtlağa kadar borçlu bir ülke nasıl bağımsız olabilir?

Devamı var...

(1) Neşat Hakkı Uluğ, Üç Büyük Devrim sh 90, 102

 
Toplam blog
: 337
: 4184
Kayıt tarihi
: 03.08.07
 
 

Hukukçuyum... Hukukun üstünlüğünün ve hukukçunun saygınlığının ülkemde gelişmesini ve kalıcı olma..