- Kategori
- Öykü
Ateş, toprak ve emek I.
Liseyi Anadolu'da bitirmiş, üniversitede okumak için İstanbul’a gelmişti. İlk kez ÜMYS[1], o yıl başlamıştı. Türkiye düzeyinde, aynı yıl altmış beş bin genç üniversitelere girmek için başvuruda bulunmuştu. O da, İstanbul da sınava girmiş, başarı göstererek orada eğitimine devam etti. Oldukça çalışkan, disiplinli ve girişken bir gençti. Ayrıca özgürlüğüne de, düşkündü. Gözü de pekti. Ailesine yük olmadan, çalışarak okumak istiyordu. “hem çalışacağım, hem de okuyacağım!” diyordu, arkadaşlarına. Bir iş bulmak için, durmadan usanmadan oraya gitti, buraya başvurdu. Sonunda, tanıdıkları aracılığıyla ateş tuğlası üreten bir fabrikada iş buldu. Böylece çalışma hayatına ilk kez, fabrika işçiliğiyle başladı. Ağır, zor disiplin ve sorumluluk gerektiren bir işti. Zor disiplinli ve ağır işler onu korkutmuyordu. Zorun üstesinden gelmeyi seven bir gençti. Ayrıca, sorumluğunu bilen, çalışkan biriydi. Ta çocukluğundan beri, ağır ve sorumluluk isteyen görevler almaktan çekinmiyordu. Kendine özgüveni tamdı. “Başkası yapıyorsa, bende yapabilirim. Onlar bir günde yapıyorsa, bilemedin bende iki günde yaparım.” Anlayışında biriydi.
Daha ilk günden işini sevmeye başladı. Zaman geçtikçe ve işi kavradıkça, adeta onunla bütünleşiyordu. Üretim yapan bir işte çalışması, onun oldukça etkiliyordu. Yaptığı işin sonunda, emeği somut bir ürüne dönüşüyordu. Bu da düşüncesini, dünya görüşünü değiştiriyor ve ufkunu genişletiyordu. Sıcak, girişken biriydi. O insanlarla çabuk kaynaşıyordu. Birlikte çalıştığı insanları kısa zamanda tanımaya başladı. Onların bazılarıyla içten arkadaş oluyordu. Her gün çevresi biraz daha genişliyordu. Yeni insanlar tanıdıkça, insanlar hakkındaki düşüncesi de değişiyordu. Farklı kültürlerden gelen insanlar aynı yerde, aynı amaçta birleşiyorlardı. “Birlikte üretmek!” kimse farkında olmazsa da, sonuçta yüzlerce işçinin ortak emeği somut ürün oluyordu. Her bir işçi, kocaman fabrikanın ayrı bölümünde çalışıyor, sonra onların emekleri birleşiyor, tuğla meydana geliyordu. Zamanla, bir arada olan aynı işi yapan insanlar farkına varmadan birbirinden etkiliyorlardı. Kendiliğinden bir değişme ve gelişme geçiriyorlardı. Bu da aralarında güveni ve dayanışmayı geliştiriyordu. İstemeseler de, yaptıkları iş onları değiştiriyordu. Ön yargısız aralarında dayanışma, yardımlaşma ve paylaşma gelişiyordu. Bulundukları mekân, ortak çalışma ve yaptıkları işin doğası gereği değişirlerken, ortak yanları meydana çıkıyordu. Disiplinli davranma, dikkatli olma, işe zamanında gelme, çalışma ortamına uyum sağlama, dayanışma ve arkadaşlarıyla iyi geçinme yönleri öne çıkıyordu. Bunların yazılı kuralları yoktu. Kendiliğinden ortaya çıkan, doğal ortak davranış oluyordu. Ağır sanayi de üretim yamak, disiplin başta gelen ortak kuraldı. Herkes ona uymak zorundaydı. Bu yaptıkları işin doğasından gelen ortak davranış, çoğunluğun uyması gereken iş ahlakı oluyordu. Disiplin, zamanla işçilerin uymak zorunda kaldıkları, birlikte var olma kültürüne dönüşüyordu. Aynı yerde işçi olmak, böylesine karmaşık, birbirine bağlı çok yönlü bir alışkanlık oluyordu.
Ortak davranmak, üretim yaparken iş disiplinine uymak, onu da hızla değiştiriyordu. Doğada bolca bulunan taş, toprak üretim sürecine girmeden önce ham maddeydi. Kullanılmaz atıl bir varlıktı. O ham madde, değişik aşamalardan geçerek değerli ürün oluyordu. Bu sihirli süreç, maddeyi değiştirirken beraberinde çalışanları değiştiriyordu. Bir yandan taş ve toprak fabrikaya giriyor, öbür kapıdan çok kıymetli bir ürün olarak çıkıyordu. Diğer yandan köyden gelenler, fabrikada bir süre sonra işçi oluyorlardı. Bu sihirli değişim süreci, köyden gelenlerin hayatına disiplin, birlikte çalışmayı getiriyordu. Yaptıkları iş, istemezseler de onları değiştiriyordu. O da değişiyordu. Olanlardan memnundu. Genç adam, yüzlerce işçi gibi yaptığı işi seviyor ve ona yoğunlaşıyordu. Üretim yapılırken işçiler doğada var olan maddeye bir şeyler katarak, o taş toprak ürün oluyordu. O da üretilen maddeye kendinden bir şeyler takıyordu. Üretilen mal onun da bir parçası gibi oluyordu. Fabrika, onun hayatına anlam kattığının farkındaydı. “Kendimden bir şeyler katarak, bende bir işe yaramış oluyorum.” Hala ürettiğine ne katığının farkında değildi. Sadece bir şeyler kattığını seziyordu. Bu sadece içinde geçen bir sezgiydi hala. Bütün bu olanlara karşı, kendini ve toprağı değiştirenin ne olduğunu tam isimlendiremiyordu. Bildiği tek şey, karşılıklı bir etkileşme vardı. Üretimden etkileniyor, arkadaşlarından etkileniyordu. Bunun üretimden gelen bir etki olduğunu gün geçtikçe kavrıyordu. Yaptığı iş onu geliştirip, yeni bilgiler öğretiyordu. Genç adama işi keyif veriyordu. İşine severek gidip geliyordu. Bundan da mutluluk duyuyordu. Yüzlerce işçiyle birlikte çalışmak, güçlerini birleştirerek birçok zorluğun üstesinden geliyorlardı. Zorlukları yenmek, üretmek onu daha da çok özendiriyordu. Çalışmaları ürün oluyordu. Çalışanlar arasından dayanışma gelişiyordu. İşçiler, doğada var olanın sırrını iş yaparak ve üreterek çözüyorlardı. Topraktan, ateş tuğlası üretiyorlardı. Toprağı değiştiren ona değer katan ve yaratan bir güç vardı. O değeri üreten, görünmeyen sihirli yaratıcı bir güç neydi? Çalışanlar onun adını biliyorlardı. Genç işçide bilmiyordu. Sanki sihirli bir el dokunuyor, toprak değerli bir ürüne dönüşüyordu. Kendisini ve toprağı değiştiren, ona biçim veren bir güç vardı. Onun ne olduğunu sezer gibiydi. Bildiği net değildi. Nereden geldiğini, kimden olduğuna da tam emin değildi. “Çok değerli güçlü şey olmalı ki, dokunduğu her şeyi değiştiriyor.” O kafasını karıştıran, o değerli güçlü şeyi bulup, tanımak istiyordu. Onun tanıyıp, adını da öğrenecekti. Yüzlerce işçi toprağa dokunuyor, bambaşka değerli ürün oluyordu. Toprağı değer katan, tuğlanın içinde saklıydı. Taşı, toprağı ve onu değiştireni görüyordu. O bir güçtü. Fakat ona bir ad veremiyordu, hala.
İnsanlar çalışıyor, enerji harcıyor, güç kullanıyordu. Soyut güç enerji, somut bir madde oluyordu. O da, ateş-tuğlası olarak çıkıyordu. Taştan, topraktan değerli ve pahalı bir ürün oluşuyordu. O değerli ve sihirli güç tuğlanın içinde gizlenmişti. Onun da, adı “Emekti!” Emek olmazsa, toprak tuğla olmazdı. Maden makine olmazdı. Taş bina olmazdı. Ağaç masa, sandalye olmazdı. Hayatın her alanından benzer bir güç, farklı ürün olarak toplumun ihtiyaçlarının giderilmesine sunuluyordu. Genç adam onunla tanışmış, adını da öğrenmişti. O “Emekti!” sadece insanda olan bir güç ve enerjiydi. Üretip, yaratmaktı. Emek sihirli bir güçtü. Neye dokunsa, onu değiştiriyordu. “En yüce değer emekti” Buna emindi.
İşinden sonra akşamları kahveye gittiğinde, o arkadaşlarına ve tanıdıklarına; “topraktan çok değerli bir mal üretiyoruz. Bir taraftan toprak fabrikaya giriyor, öbür taraftan çok değerli tuğla olarak çıkıyor. ” Bunu söylerken gururlanıyordu. Arkadaşları işsiz ve birçoğunun da devamlı işleri yoktu. Onların birçoğu mevsimlik, inşaat işçisiydiler. Taksim de “amele Pazar” ın da toplanıp, onları gelip işe götürecek çavuşları bekliyorlardı. Yeşil gömlekli, kırmızı kravatlı siyah gözlüklü bir adam gördüklerinde üstüne üşüşürlerdi. Herkes kendini götürmesi için adeta çavuşa yalvarıyorlardı. “Beni götür, ne iş olursa yaparım. Gücüm yerinde. Beğenmezsen, yevmiye almam.” Derlerdi. Herkes kendini pazarlığa çıkarırdı. Yüz yıllar öncesinde, zorla satılanlar gönüllü olarak kendilerini satışa çıkarmışlardı. Bir tür gönüllü kölelik gibi bir şeydi. Zoraki köleliğin yerini, “gönüllü” köleler almıştı. Onlardan çoğunu tanıyordu. Yakın köylerinden gelmiş, İstanbul da amelelik yapıyorlardı. O zamanlar fabrika da iş bulmak bir ayrıcalıktı. Devamlı işsizler, “ fabrika da iş bulmuş. Dönüp bize hava atıyor.” diye algılardı. Onun öyle hava atma derdi yoktu. Sadece çalıştığı iş yeri hakkından tanıdıkları soruyor, o da bilgi veriyordu.
Zaman geçtikçe, fabrika hayatı onun bir parçası oluyordu. Merakı da gitmişti. Artık, tuğlada gizli olan gücü tanıyor, adını biliyordu. Onun adı, “Emekti!” kendisinde de var olan bir güçtü. Emeği diğer işçi arkadaşlarıyla birleşiyor tuğla oluyordu. Topraktan tuğla üreten güç, gizli değildi. Her şey açıktaydı. Anlaşılan açıkta olan bir olayı saklayan, onu görünmez yapan başka fark edilmeyen bir irade olmalıydı. Sırası geldiğinde o her şeyi saklayan iradeyi de öğrenip tanıyacağına inanıyordu. İnsanın kendisinde var olan gücü ve yaratıcılığı saklayan çok kurnaz, hilebaz birileri olmalıydı. İnsanı aldatan, gözünü bağlayan mutlaka bundan bir menfaati olmalı ki, böylesine açıkta olan işleri görünmez yapıyordu. Gün geçtikçe ürettikleri binlerce tuğla satılıyordu. Fabrikada konuşuluyordu. “Patronlar bu ay, yüz elli bin lira kazanmışlar.” Söylentisi birçok kimsenin ağzındaydı. O zaman işçi maaşları en fazla dörtyüz elli lira idi. Bakan insanları görmez yapan, tuğlalardan para kazanın olduğu fark etmeye başlamıştı. Artık onu da tanıyordu. Çalışanları kör eden fabrika sahipleri ve onların politikalarıydı. Emeği ve patronları biliyordu. İki farklı sınıfın, iki ayrı çıkarları vardı. Fabrikada çalışanların çoğu, ne kendilerini ve ne de patronların ayrı sınıfta olduklarını fark ediyordu. Kendini tanımayan insan etrafına, sınıfına da yabancılaşıyordu. Sınıfına yabancılaşan, fabrika sahibine daha bağımlı ve onlara sadakat duymaya başlıyordu. Aynı yerde çalışanlar, aynı işi yapan insanlar birbirini patronlara ve onların birinci derece temsilcilerine gammazlamaktan da çekinmiyorlardı. Birlikte olması gerekenlerin arasında din milliyet ve bölge farkları çıkarıp çalışanların ayrı olduğunu öne çıkarıyorlardı. Sosyal ve kültürel farklılıkları ayrılık sayıyorlardı. Bu sinsi politika işçileri bölüyordu.
O genç adam, tüm bunları akıl yürüterek ve üretim sürecindeki gelişme ve değişmeleri birbirine bağlayarak, eksikte olsa bir sonuca varıyordu. İki tarafın zıt çıkarları varlığına varıyordu. O kendince şöyle açıklıyordu.
“Üretim seyri, düzenli bilinçli bir sıra izliyor. Bu tuğla fabrikasında şöyle gerçekleşiyor. İlk adım, toprağı kazmakla atılıyor. İkinci adım, kazılan toprağı fabrikaya taşımak. Üçüncü adım toprağa biçim vermek. Dördüncü adım, topraktan yeni bir madde yaratmak. Beşinci adım yaratılan maddeyi, yeni başka bir mal üretmekte kullanmak. Altıncı adım, başka iş alanlarında “soyut emeği” somut organik ilişkiye varmak. Milyonlarca işçinin, birbirinden haberi ve kontağı olmadan emeklerinin birleşmesidir. Yedinci adım, her aşamada katılan emek değeri arttırıcılığına el koymak. Sosyal üretim farklı mal ve hizmettin ortaya çıkması, hayatın her alanında geçerli olan sürekli bir süreç oluyor. Bundan çıkaracağımız sonuç, yaşamın devamı her aşamada farklı yoğunlukta emekle gerçekleştiği ortada. Bu süreç karmaşık gibi görünse de, aslında üretim sürecinde olan işler yerli yerine konulunca, sürecin nasıl işlediği çok açık ve basittir.“İki farklı taraf var. Biri emek, diğeri onu gasp edendir. Bir taraf emeğini taşa toprağa katıyor, tuğla yaratıyor. Diğeri işçileri bir araya getiriyor. Onların emeklerini satın alıyor. Sonra tekrar onların toprağa katılan emeğini satıyordu.”
Bu kadar oyunun, hilenin kendiliğinden olmayacağını düşünüyordu. “Sınıflı toplumda, sömürücü güçlerin çıkarını koruyan ve kollayan bir organın olması gerekir. Öyle bir organ olmalı ki, hayatın her alanını kontrol etsin. İnsanlar bu güce kayıtsız şartsız bağlı olsun, ona itaat etsin.” Diyordu. Fakat onu hala tanımıyordu. Hayatın her alanına etki eden gücü zamanla tanıyacağına emindi. Hala bilgisi, deneyimi o gücü görmeye, tanımaya yetmiyordu. Meraklı biri olduğu içinde okuyup, öğrenmemek isteği artıyordu.
Okumaya merak sardı. Kitaplar aldı. Günlerce okuyor ve araştırıyordu. Farklı düşüncelerden kitaplar okumaya başladı. Sosyalist klasiklerle tanıştı. Bir şeyler fark etmeye başladı. “Bu DEVLET olmalıdır. Bu sınıflı toplumun başlamasıyla ortaya çıkmış. Binlerce yıllık bir geçmişe dayanıyor.” Saptamasını yapıyordu. Günümüze kadar devam eden bu güç, nasıl yöneteceği konusundan deneyim kazanmış. İnsanları nasıl böleceğini, onları hangi yolla birbirine düşüreceğini ve insanları nasıl güçsüzleştireceğini ne şekilde boyun eğeceklerinin konusundan yüzlerce oyun, hile ve zor yöntemleri geliştirildiğini okuyordu. Günümüze kadar, sömürüyü koruyan devlet olduğu çok netti. Fakat herkes bunu göremiyordu. Devlet algılaması birçok insanda kutsal bir kurum oluyordu. Bu anlayış rast gele değildi. Eğitimle ta çocukluktan başlayarak insanlara veriliyordu. Var olan sisteme uyumlu insanlar yetiştirme amacına yönelik bir eğitim politikası izleniyordu. Böyle amacı belli bir eğitimden geçen insanlar aynı sınıfta da olsa, birbirine karşı kullanılmaya hazır duruma getiriliyordu. O bunları gördükçe dehşete kapılıyordu. Var olan haksızlığı değiştirmenin kolay olmadığını kavramaya başlıyordu. Var olanın değişmesi gereğine inanıyordu. fakat nasıl değişeceğini de bilmiyordu hala.
“En ufak bir hak arama olayında, insanlar karşılarında devletin silahlı güçlerini bulurlar.” Çok karmaşık gibi görünse de, bazı ipuçlarında tutularak asıl kaynağa gidileceğini fark ediyordu. “ Bu koca organizasyonun belirgin temel özelliği sınıf karakterli olmasıdır. Sömürüyü ayakta tutan adaletsizliğin ve zulmün devamını sağlayan aynı güçtür.” Diye tanımlıyordu. Kim değiştirecek? Sorusunun yanıtı yoktu hala. O soruya yanıt bulmayı da öğrenmeyi bir amaç olarak koydu önüne. Neden olsa, meraklı ve öğrenme isteği olan bir gençti. Haksızlığa ve adaletsizliği içine sindiremiyordu. Özgürlük tutkusu da yüksekti.
Bin yıllardan bu yana, insanları kendine sınıfına yabancılaştıran organlar ve kurumlar oluşturulduğu anlayışını gün geçtikçe öğreniyordu. Oluşan her kurumun görevleri farklı da olsa, aralarında ideolojik, politik ve ekonomik bağlılık ilişkileri var olduğunu da görmeye başlamıştı. Sermaye sınıfının ideolojisini yayan eğittim, onları koruyan kolluk kuvvetleri ordu-polis ve sermaye sınıfını haklı gören sömürü hukuku. “Pozitif hukuk.” Deniliyordu ona. Sadece bu kadar değil. Temel üst kurumlara bağlı, yüzlerce alt kurumlar vardı. Bu kurumların görevlerini farklı yöntemler ve değişik araçlar kullanarak halkı örgütsüz, alternatifsiz ve sürekli devlete kayıtsız-şartsız bağlılık temelinde toplumu terbiye edildiğini fark ediyordu. Kurumların amacı insanları etken olmaktan uzak tutmaya yönelikti. Diğer yandan edilgen, köle ruhlu bir toplum yaratmak temel amaçlanmıştı. Bunu da becermiş olduklarını toplumda görüyordu. Edilgen köleci toplum yaratmada, temel araçlarının en geçerli olanları din ve milliyetçilik olmuştu. Böylece, devlet her bölgede ve her ülkede farklı yöntemler kullanarak insanları kendilerine, çevresine ve doğaya yabancılaştırmayı başarmıştı. “İnsanlığın çıkmazı, kendini ebedi köleleştiren kuruma aldanarak, hayal kurarak veya şiddet yoluyla kayıtsız şartsız bağlı olmasıdır. Güce tapma anlayışı insanlarda alışkanlık, alışkanlık sosyal bir anlayışa, algılamaya ve bu da politik bağımlı sosyal bir kültüre dönüşmüş. Her şey aleni, gözler önünde oluyor. Milyonlarca insan olanları fark etmiyor. Bu köleci kültürü değiştirmek zordur. Kendiliğinden de gerçekleşmez. Yeni farklı olması gereken adaletli, özgür bir anlayışa ihtiyaç var.” Kanısına varıyordu. Karşı örgütlenme ve onların yalan hile, baş eğici politikalarını reddeden, yeni bir politik düşünce. Olması gereğine inanmaya başladı.
Öncelikle çok güvendiği, samimi olduğu arkadaşlarıyla başladı işe. Sınıfını ve safını tanımayanlara onların kim olduğunu göstermekti, amacı. Coşkuluydu. Bunu başarırsa, dünyanın en mutlu insanı olacaktı. Bazı şeyler biliyordu. Bilgi yetmeyeceğini de biliyordu. Deneyime ihtiyacı vardı. Yalnızdı. Düşündü, kılı kırk yarmak için önce heyecanını bastırıp ve kontrol altına tutmasını öğrendi. Bir güzel kuşa yaklaşma yöntemini aklına getirdi. Bunun içinde çok yavaş dikkatli hareket etme gerektiğini düşündü. Ürkütmeden yaklaşmak. Ani bir hareketle kuşun kaçırdığını, ta köyünde öğrenmişti. Emin, yavaş adımlarla başlamanın sonuç alıcı olacağın da emindi. “Bunlara kim olduklarını öğretmek ve emeklerine sahip çıkmasını sağlamaktır. Bunu başarırsam, gerisi kendiliğinden gelir. Doğru yerden, tam zamanında başlamak daha iyi olacak.” Diye kendi kendine karar aldı. Aldığı kararı Musa Ustaya söyledi.
“Doğru düşünmüşsün. Dikkatli ol. En güvendiğin, iyi tanıdığın arkadaşlarınla başla. Acele etme! Tam da dediğin gibi, kılı kırk yararak hesaplamak. Zamanla yalnız olmaktan da kurtulacaksın. Kesin çoğalacağız. Ne kadar kendilerine yabancılaşsalar da, nihayetinde işçiler ve insanlar bir an gelir ki, nicelik birikim nitelik sıçratmasını yaratır. Böyle olmasaydı, hayat biterdi. Tüm zorluklara rağmen yavaşta olsa, hayat kendi mantığından devam ediyor. İyimserliğimiz mistik bir inançtan çok öte, gelişmesinin doğal seyrinden gelen bir iyimserliktir. Tarih yavaş ve kendi mantığında gelişir, değişir. Benim de tespit ettiğim, sağlam birkaç iyi işçi de var. Onları dolaylı sana gönderirim. Artık onları işlemek sana düşer. Arada bir bende katılırım. Dinleyici olarak. Sınıf savaşında başlangıç kişiseldir. Köle ruhlu olmayı ret etmekle ilk adım atılır. Zamanla çığ gibi büyür, işte o zaman yalnız olmakta son bulur.” Musa usta, onunda üstünde biriydi. Ona güveniyordu. Dürüst çalışkan, girişken adil davranan proleter ahlaklı bir insandı.
Bu konuşmadan sonra, daha da cesaretlendi, karar verdi. Önce inandığı ve tanıdığı arkadaşlarla, iş yerinde ve sendikalaşmadan başladılar. Sohbetlere daha çok, iyi tanıdığı işçiler katılıyordu. O arada bir, onları kırmadan üsten değil, bir dost güven veren arkadaş gibi birlikte eksik ve yanlış bilgileri düzeltip doğruyu göstermeye çalışıyordu. “Arkadaşlar biliyor musunuz, toprağı değerli yapan, ona harcanan emektir. Yoksa toprak kendiliğinden ateş tuğlası olmaz. Her birimizin emeği farklı alanlardan gelerek, fabrika da üretim sürecinde birleşiyor. Bizde tuğla oluyor. Başka yerde, araba olur. Başka ülkede uçak olur. Diğer bir yerde televizyon olur, buzdolabı, fırın, ayakkabı,…oluyor. Bunların tümü de emekle meydana gelir. Doğada hazır, mallar bize sunan yok. Bunları meydana getiren ve üreten emektir. Emek, hepimizin alın teri, kas gücü, aydınların ve bilim insanlarının beyinsel çalışmasıdır. Ben dâhil, birçoğumuz bunu bilmiyorduk. İçine girdikçe üretim yaptıkça, onu daha iyi tanımaya başladım. Toprağı tuğla yapanın emek olduğuna yaparak ve görerek öğrendim. Topraktan tuğla yaratan biziz. Başka fabrikada başka bir ihtiyaç malı üretilir. Onu da bizim gibi işçiler yapıyor. Ortak yanımız işçi olmak, emeğimizle üretim sürecine katılmaktır. Böylece emeğin değerli ve yaratıcı olduğu açıktır. Emek, hayatın devamlığını sağlayan bir güç ve enerjidir.Bu hayatın her alanından da aynı, her şeyi yaratan ve üreten insan emeğidir. Bu durumda, biz milyonlarca işçi aynıyız. Bizler dünyanın her ülkesinde ve kendi ülkemizin neresinde çalışırsak çalışalım, aynı sınıfın insanlarıyız. Başka ülkelerin işçileriyle de aynı safta ve aynı sınıftayız. Biz kendi safımızı tanımazsak, kendimize yabancılaşır hep başkaları bizim adımıza karar verir.Önce kendimizi tanıyacağız. Sonra hakkımızda ki kararları kendimiz vereceğiz.Bunun ilk adımı sendikalaşma, ikinci adımı siyasettir.” O düşüncesini böylece dile getiriyordu. Üretim süreci üstünde tartışmalar oluyordu. Herkes aktif olarak tartışmalara katılıyordu. Sohbetler daha çok sendikal haklar, politik örgütlenme, dayanışma, işçi sınıfının dünyada ki kazanımları ve dünya işçi sınıfı dayanışması üstünde duruyorlardı. Köylü kökenlerden yavaş ve az da olsa proleterler çıkıyordu. Onlarda sağlan oluyordu.
Artık emeğin ne olduğunu kitaplardan değil, üreterek, görerek öğreniyordu. Soyut belirsizlikten, somut belirlemeyi yaparak öğreniyorlardı. Ondan sonra, “emek” konusundan yapılan gevezeliklere ve küçük burjuva lafebelerine sadece gülüp geçiyordu. “okumuş ukalalar”, kendilerini farklı odluğunu göstermek isteyenler, “artı-değer” hakkından yalan yanlış gevezelikler yaparak, çoğu zaman insanların aklını karıştırırlardı. Bu belirlemede, ortak karara varıyorlardı. O çoğu kez, gevezeliği onların rahatsızlığı olarak değerlendiriyordu. Artık kendileri yaptığı iş hakkından insanlara bilgi veriyorlardı. Ürettiği mala dokunuyorlar, onu görüyorlar ve tuğlalar ilk fırından çıktığından onlarca arkadaşıyla pişmiş tuğlalara yaklaşarak kokluyorlardı. “Ne güzel de emek kokuyorlar, değil mi arkadaşlar? Sorardı. Hala az bir kısmı onun fikrine katılırdı. Birçokları da korkudan ve bilgisizlikten sesini çıkarmazdı. Bazıları da, patronun yalakalarıydı.
Bir zaman sonra, o sendikalaşma aşamasına geldiler. Verilen emekler boşa gitmediğini gördüğünden o uçar gibi oluyor. Kendi safını ve sınıfını tanıyan işçiler, yavaşta olsa çoğalıyordu. Onları bilgileniyorlardı. Sınıf bilincinin farkına varanları durdurmakta kolay olmuyordu. İstiyorlardı ki, ekonomik ve politik haklarını daha çabuk alsınlar. Onları durdurmak ve disiplin altına almak ona düşüyordu. “Arkadaşlar, acele yok. Sağlam ve emin adımlarla ilerleyeceğiz. Yüzlerce yıl geride başladık. Zamana ihtiyacımız var.Hepimiz aynıyız. Nerden gelirsek gelelim, hangi etnik kökende ve hangi inançta olursak olalım bu fark etmez. Hepimiz aynı yemeği yiyoruz, aynı suyu içiyoruz, aynı havayı soluyoruz. Sekiz saat birlikte çalışıyoruz. Bunlar doğru değil mi, siz söyleyin?” sorduğunda, çoğu ona hak verirdi. Çalışmalara her hafta bir iki insan katılıyordu. Yeni gelenler soruyordu.
“Doğru söylüyorsun da, sonunda ne olacak?” buna karşılık, şu cevabı veriyorlardı.
“ Biz bir sınıfın insanlarıyız. Önce sınıfımızı tanıyalım. Menfaatlerimizi hep birlikte savunalım. Bizler işçiyiz. Ortak üretiyoruz. Emeğimizi satıp, karşılığından ücret alıyoruz. Bu da eşitsiz dağıtılıyor. Dağıtımın adil olması gerekir. Emek verenler hakkını almalılar. Emek olmazsa, tuğla meydana gelmez. Bu da o kadar karmaşık değil. Çok basit. Nerden, nasıl baktığıma göre değişir. Günlük hayatta gördüğümüz, kullandığımız her ürün emekle yaratılıyor. Daha fazlası da var. Doğada bulunan her değer, yine emekle yararlı duruma getiriliyor, insanların hizmetine sunuluyor. Doğa da olan değerlerin tümü hamdır. Onu kullanma durumuna yükselten emektir. Bu da sadece insanda var olan bir enerjidir. Yaratma ve üretme gücüdür. Alet kullanarak daha kolay, daha çabuk ve daha çok üretmektir. Taş bina oluyor, toprak kiremit, tuğla, seramik ve cevher metal oluyor. Bundandır ki, emek en yüce değer oluyor. Ne zaman ki emeğin değeri anlaşılır, dünya o zaman yaşanır olur. Emeği sadece, kas gücü ve harcanan enerji olarak alınırsa, yine eksik ve yanlış olur. Emek çok daha karmaşık, insan yeteneklerini içine alan, daha üst düzeyde beyinselde bir yaratıcılıktır. Teknoloji alanında gördüğümüz her üretilen eşya ve makina, sanat yapıtları, yazılan romanlar, hikâyeler, müzik, tiyatro, yapılan resimler ve tıp, fizik, kimya…, her şey emek ürünüdür. Bu kadar, değeri yaratan ve üreten enerji kuşkusuz kutsaldır. “emek kutsaldır!” derken bunu anlamak gerekir. Emek olmadan hayat olmaz! Doğada bulunan yabani bir meyve kendiliğinde gelip, insanın ağzına girmez. Onu yemek için bile bir emek sarf etmek gerektiriyor. Bu uğraş, aynı zamanda biz insanları sosyal varlık yapmıştır. Birlikte üretiyoruz. Karar verenler üretim sürecinde olmayanlardır. Bu adaletsizce bir anlayıştır. Bunun değişmesi gerekir. Yine dağıtım da, adilce olmuyor. Çok çalışanlar az alıyor. Az çalışanlar veya hiç çalışmayanlar çoğunu alıyor. Bazı durumlarda hiç çalışmayanlar tümünü alıyor. İşte bu adaletsizce paylaşım, toplumsal uyumsuzluğun da temel çelişkisidir. Binlerce tür iş kolun da bezer adaletsizce bir paylaşım var. Diğer yandan üretim süreci süreklidir. Dolaylı ve dolaysız yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca insan üretim sürecinde ilişki içindedir.Bu milyonlar birleşirse, her şey değişir, düzelir ve adalet yerini bulur.Bizler din, milliyet farkı da bilmeyiz. Herkes kendini nasıl his ediyorsa, öyle yaşasın. Yeter ki, sınıfını ve safını da tanısın. Bizler işçi sınıfıyız. Mevcut sömürü sisteminden kimler rahatsızsa, onlarla ittifak yapmak hepimizin de yararına olur. ” Diye sendika eğittim derslerinde anlatıyordu.
Zamanla o artık, emeği bir uzmandan daha iyi biliyor, anlatıyordu. Binlerce insanın değişik alanlardan ve aşamalardan geçen ortak çalışması sonucundan aletler, makineler ve diğer birçok ürün oluyordu. O, emeğin kolektif çalışması ürünlere dönüştüğünü de kavramıştı. Her fırsatta onu arkadaşlarına anlatıyordu. Bazı arkadaşları onu çok seviyordu. Az da olsa, sevmeyeni de vardı. Genç adam, artık bir proleterdi. Ahlak olarak, disiplin olarak, dayanışma ruhu olarak tam bir işçiydi. İşçinin vatanı çalıştığı yerdi. Dünyaydı. Anadolu’dan Almanya’ya başka devletlere birkaç milyondan fazla insan gittiğini biliyordu. Onu anlatıyordu. Sadece bir ülkede değil, dünya çapından bazı ürünler ortak çalışmayla oluştuğunu da anlamıştı. Üretim sürecinin geniş ve sürekli olduğunu arkadaşlarına kavratmaya çalışıyordu. Emeğin belli bir vatanı da yoktu. Emeğin vatanı dünya olduğunu hep anımsatırdı arkadaşlarına. Öğrendikçe bilgileniyordu, onu da güvendiği arkadaşlarına ve sendika toplantılarına katılan işçilerle paylaşıyordu.
Fabrika İstanbul'un dışında, Taksim’e yirmi kilometre uzaklıktaydı. Kendisi, Taksim de bekâr arkadaşlarıyla birlikte oturuyordu. İşe fabrikanın servis arabasıyla gidip geliyordu. Daha ilk günden, onu büyüleyen bir etkileme olmuştu. Ondan sonra, yaşamı boyunca o etkilenme büyüyerek, onunla birlikte gelişti. Üretmek, yaratmak onu asla terk etmedi. Yoktan var etmek, doğayı bozmadan ondan yararlanmak ve sırlarını çözmek müthiş heyecan veren bir olay olarak görüyordu. Toprağı yararlı nesnelere dönüştürmek, bildiğimiz çamura emek katarak onu değerli kılmak, bir tutku oldu onda. Üretimde bulunmak, sihirli bir uğraş gibiydi. Yaşamını emeğiyle üreterek, yaratarak kazanmak ve sürdürmek hem onurluca bir eylem, hem de inanılmaz coşku verici, insanı yaşama bağlayan yaratıcı bir güç olduğunu fark ediyordu. Bilince vardıkça, hayatı kimlerin yarattığına da kuşkusu kalmıyordu. Bu üretim süreci, onu daha da heyecanlandırıyordu. Sınıf bilinci onu güçlendiriyor ve özgürleştiriyordu. Bağımsız düşünmek, özgürce ortak karar vermek onu coşturuyordu.