​ Avrupada nüfus felaketi: totaliter feminizm ve aile / Sosyoloji / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Temmuz '12

 
Kategori
Sosyoloji
 

Avrupada nüfus felaketi: totaliter feminizm ve aile

Avrupada nüfus felaketi: totaliter feminizm ve aile
 

Yinemi calişman gerek aşkım !


Feminizm modern Batı toplumlarında 70’li yıllardan sonra egemen resmi devlet idolojisi haline gelmiştir.Icerik olarak istisnasız ve şiddetli şekilde bütün eğitim kurumlarında, kitlelere hitab eden medya kuruluşlarında ve yasalarda ağır bir hakimiyet kurmuştur. Mesela Almanyada 70’li yıllardan beri fanatik feminizmin sözcüsü Alice Schwarzer iki kez devlet üstün hizmet ödülüne layık görülmüştür. Önemli finansman kaynaklar feminist idolojisini yaymak amaçıyla kullanılmaktadır. Agresif bir tarzda hic bir eleştiri kadınlardan gelse bile kabul etmemektedir. Yine Almanyada Eva Herman isminde bayan bir televizyon sonucusu 2007 yılında feminizmin aşırılıklarını eleştirtikten sonra büyük bir tepki alarak işine son verilmiştir. Uluslararası arenada da güc kazanan ve batılı akıl ustalarından feminizmi bütün dünyaya yayma hırsı ile beyanatlarla açıklanmaktadır. Birleşmiş Milletlerin (UNFPA) 2009 da yapılan dünya aile günü toplantısında resmi temsilcisi Arie Hoekman basın açıklamasında geleneksel aile kurumunun yok olması ve yüksek sayıda boşanma ve gayri meşru çocuklarin oranlarının artmasını toplumsal kriz değil “insan haklarının zalim ataerkil toplum üzerindeki zaferi” olarak göstermiştir.

Bu fikrin Batının modern tarihinde aile yapısına etkisi cok önemli bir nokta teşkil ediyor.

Feminizmde aile ve çocuk düşmanlığı

Feminizmin aile kurumuna ezeli kinini idolojinin fikir anası sayılan Simone de Beauvoir şöyle tarif ediyor:” Hiç bir kadına evde kalıp çocuk yetiştirme imkanı verilmemesi gerekir. Toplumumuzu tamamen farklı sekillendirmeliyiz. Kadınların bu secenekleri olmamasi gerek, aksi halde coğu bayan evde kalma özgürlüğünü kullanabilir”.

Simone de Beauvoir “Sex, Society, and the Female Dilemma “ Saturday Review, June 14, 1975, p. 18

Simone de Beauvoir beraber olduğu filozof Jean-Paul Santre ile “ateist varoluşculuk” düşüncesini temsil ediyordular. Bu fikrin merkezinde aşağıdaki tezler yatıyor:

  • Insanoğlu hükümsüz ve özgürlüğe mahkum bir varlıktır
  • Yaratılmış bir doğası yoktur (tanrı zaten yoktur) o ancak şekil verilebilir bir maddeden ibarettir.

Bu “kendi kendini şekillendirmek” öz fikrinden kadın erkek ilişkilerine aktarılmış şu zihniyet oluşuyor:

  • Insan olmak icin ilk önce kendini şekillendirmeğe engel olan bütün zincirlerden kurtulmak gerek
  • Dünyaya erkekler hakim ve kadınlar daima eziliyor
  • Aile ve analık bu bağlamda aslen kadını ezmek ve erkek egemenliğini sağlamakicin bir araçı temsil ediyor

Bundan dolayı Simon de Beauvoire göre kadının özgürleşme ve kendini gerçekleştirme mücadelesi icin erkeklere karşı sert tavır almakla beraber bilhassa kadını “aile hapishanesinden” ve “analık köleliğinden” kurtarılması gerekiyor.

Feminizmin “kutsal kitabı” sayılan ve dünyaca 50 milyona yakın baskı yapan Simone de Beauvoir’ın 1949’da yayınlanan “ Le Deuxieme Sexe” (Diğer Cinsiyet) eserinde ana teması evlilik ve analık kurumlarını aşağılamak oluşturuyor.

“evlilik ve analık ataerkil toplumun kadınları baskı altında tutmak icin zoraki uygulamalardır...analık ve evlilik tuzağından kadınları uyarıyorum... çocuk dünyaya getirmekle kadının köleleştirmesine isyan ediyorum...coğu feminstler gibi bende ailenin ortadan kaldırılmasına taraftarım”. Simone de Beauvoir tezlerinde suni döllenmeyi, lezbiyen ilişkileri ve ötenaziyi överek erkek egemenliğinden kurtulmanın tek caresini kadının evden cıkıp iş hayatına atılmasında görüyor.

Feminizmin Almanyadaki baş temsilcisi Alice Schwarzer dahada ileri giderek “Kadının özgürleşleşmesi icin hem ferdi hemde toplumsal alanda erkeklerin imtiyazlarına karşı mücadele verilmesi gerek, buna kendi kocalarda dahil” görüşünü savunuyor. Bununla beraber kadınların kendi güclerinin farkına vararak erkekleri kendilerinde uzak tutmalarını ve “heteroseksüel dayatmalara karşı eşcinselliğe” yönelmelerini tavsiye ediyor. Bu yetmezmiş gibi ana-çocuk bağını kaldırıp ataerkil toplumun son kalesinide feth etmek istiyor. Bebek üretimi tüp bebek ve bakımını 24 saat calışan kreşlerle tamamen endüstriyel bir yaklaşımla aile dışında devletin üstlenmesini öneriyor.

Gördügümüz gibi ana hatları ile feministlerin soğuk ve sevgisiz dünyasında ne ailelerin nede çocukların yeri var.

Bütün totalitär idolojilerinde göründüğü gibi feminizmin asıl amaci yeni bir insan yaratmak.  Komünizm ile geleneksel bütün değerlere düşmanlık ve toplumda sınıf kavgası gibi toplumun cinsiyetlere suni bir şekilde bölerek sürekli erkek kadın savaşları cıkarmak gibi ortak noktaları var.

1990’lı yıllardan sonra dünyada idolojilerinin son bularak neoliberal politikalar hakimiyet kazandı ve feminizm düşüncesi ile hemen ittifak ederek kadının özgürleşmesini evden çıkıp iş hayatına atılmasına bağladı. Kapitalist sistemde "üretim yaptığın kadar" değerlisindir. "Kadın çalışırsa özgürdür, üretime katılmalıdır" tarzındaki düşünceler ev hanımlığı tamamen değersizleştirdi. Onun icin feminizmin en büyük düşmanı erkeklerden ziyade daha cok çocuğunu büyüten ve gelecek nesillerin varolmasını sağlayarak önemli görevi üstlenen ev hanımları olmuştur. Bundan dolayı her ev hanımlarına devlet desteği ve çocuk eğitimi katkısı verilme girişimlerine şiddetle karşı cıkarak evdeki hemcinslerine her desteği cok görmekte ve ne pahasına olursa olsun aileyi terk edip dışarıda calışmaya zorlamaktadır.

 Feminizm ve kürtaj

“Ana rahmindeki embriyo başarılı feminist propaganda sonucu daha insan sayılmıyor”

Aile ve çocuğa (hayata) yaklaşımlarını gördükten sonra feminizmin kürtajın en büyük savunucuları olmaları süpriz olmasa gerek. Nitekim Almanyada gecerli kanunlara göre kürtaj konusunda tek karar verme hakkı kadındadır. Ne kocasından/çocuğun biolojik babasından izin gerekir ne 16 yaşından sonra ebeveyvlerinden. 14 yaşından sonra ebeveynlerin onayını almadanda ilac alarak hamileliğini sonlandırabilir. Almanyada 70’li yıllarda feminist görüşlü ünlü kadınların büyük caplı medya kampanyası ile baş sayfalarda övünerek “evet ben kürtaj yaptım” parolası atarak kürtajı “özgürleşme” hareketinde kullanmaya başladılar. Bu baskılar sonuca yeni yasal düzenlemlerle cogu ülkelerde gibi belirli bir süreye kadar kürtaj serbestleşti. Buna rağmen hala feminist gruplar süreninin tamamen kalkmasından kürtajın sınırsız yapılmasından yana.

Feminist idolojisine göre kadının doğmamış çocuğunu öldürme hakkı ile kürtaja tek kendi karar verme hakkını şiddetle savunurak bunu bir özgürlük ve kendini gerçekleştirme mücadelesinde bir basamak sayıyor.

Hal böyle iken Simone de Beauvoir Fransada ilk gercekleşen kürtajı destekleyen faaliyetlere liderlik yapıyor ve “her gün kendi kendimi çocuk yapmadığım icin tebrik ediyorum” diyor. Ilginc olan parolalar o zaman da aynıydı “Benim bedenim, benim kararım”. Amerikada feminizmin en radikal temsilcisi Shulamith Firestone 1970’de ki “The Dialectic Sex” eserinde toplumun bütün geleneksel kurumlarının parcalanmasını öneriyor ve “üreme despotluğuna” şiddetle karşı cıkarak “net olarak söylemek istiyorum: hamilelik barbarlıktır” diyor.

 Femizmin hedefi - eş cinsel dünya – cinsiyetsiz toplum

Feminist düşüncelerin ortak bir noktasıda eşcinselliğin en büyük savunucuları olmalarıdır. Coğu feminist fikrinin önde gelen temsilcileri eşcinsel olmasının yanında erkeklerlen güc kavgasında hep onlarında kadınsı taraflarını keşf edip duygusallıklarını yaşamalarını destekleyerek biolojik farklılıkları bile sorgulamaktadır. Avrupada bilhassa eğitim alanında bu cinsiyetsizleştirme politikaları göze batmaktadır. Radikal feminist düşüncelerin hakim olduğu okulların müfredat programlarında erkeksi bütün özellikleri ve geleneksel aileyi çocukların beyinlerini yıkayarak kötülenmesi ve ana okulunda başlayan eşcinselliği doğal gösterip bu eğilimlerini teşvik etmektedir. Bu hususda adeta aileyi yıkmak icin eşcinsel dernekleri ile bir şer ittifakı kurmuşlar.

 Feminizmin Batı toplumlarına getirtiği sonuclar

Mevcut propagandalara rağmen feminizm Batıda kadınların eşit haklara kavuşmasına yol acmadi (70li yillarda kadın özgürlük hareketi başladiğı zaman zaten bütün ülkelerde kanunen eşit haklara sahiptiler). Analığa kadının özgürleşmesine engel olduğu icin düşman bu hasta fikirler batı dünyasında insanların ilişkilerde bağlanmadan kacmaları, kadın erkek ve anne çocuk arasındaki soğukluğun baş mimarlarıdır. Netice olarak milyonlarca kadının dişiliğe, doğurkanlığa ve analığa bakış acılarını kökünden değişti. Ortaya erkekleşmiş anac ve şefkat hisleri körleşmis dişi varlıklar cıkdı. Sonuc olarak feminist düşünce batı dünyasında aileyi parcalayarak, kadınları erkekleştirip bütün sosyal dengeleri bozarak insani ilişkileri zehirleyip nihayet toplumun geleceğini karartan varoluşsal boyutta bir nüfus felaketine sürükledi.

 
Toplam blog
: 5
: 794
Kayıt tarihi
: 16.05.12
 
 

1977 doğumlu ve Trabzon asıllıyım. Karadenizin hırcın dalgalarından sisli dağları ve yeşil yaylal..