- Kategori
- Anılar
Ay ışığında ağladım (7)

Buharı tüten çayları üfleyerek yudumladılar. Bazıları kerpetenle küçük parçalar halinde kırılan şekerlerin birkaç tanesi birden ağzına atıyor, bazıları ise dişleriyle küçük parçalar koparıyordu. Bardaklar dolup boşaldı, şekerlik elden ele dolaştı. Çaydanlıktaki suya tekrar ilave yapıldı. Sohbet koyulaştı. Konudan konuya geçildi. Konular değişti, gelişti, genişledi...
Kimsenin kalkıp gitmeye niyeti yoktu. Uzun kış gecelerinde köyde böyle bir ortam bulmak pek de kolay değildi. Öksürükler, hapşırıklar, esnemeler birbirini izledi. Kadınlar ve erkekler gruplar halinde konuşmaya başladılar. Konuştukları şeyler sıradandı ve konular hiç değişmiyordu. Yıllar önce yapılan bir düğünün eksik veya olumlu yönleri gözler önüne seriliyor, artık yararı olmayacak çeşitli fikirler yürütülüyordu.
Kış boyunca beslenecek hayvanların otu, samanı, ambardaki un, eritilip tenekelere doldurulan tereyağı, koyun derisine doldurulan tel peynirler konuşulmadan sohbet bitmiş sayılmazdı.
Saat başı radyodan verilen haberleri hiç kaçırmıyorlardı. Duvara monte edilen tahta rafın üzerindeki radyonun düğmesi çevrilince, herkes taş kesilirdi sanki. Hiç kimse konuşmadığı için, radyodan yayılan ses odayı tamamen dolduruyordu. Haber sonunda spiker “Spor” anonsu yapınca, biri yerinden doğrulup radyonun düğmesini “çıt” diye kapattıktan sonra, sohbetlerine kaldıkları yerden devam ediyorlardı.
Kadınlar ise, yaptıkları el işlerini böbürlenerek birbirlerine gösteriyorlardı. Bazıları ördükleri kazarlara ve ya yün çoraplara hangi nakış işlenirse güzel olacağı konusunda, hararetli bir tartışma başlatmışlardı. Kısacası kimsenin benimle ilgilendiği yoktu.
Bazen de bana komik gelen ve her defasında gülmeme neden olan konular açılırdı. Neler mi? Bir köpeği, bir atı, bir öküzü övmeleri. ‘Benim itim seninkini boğar. Benim atım seninkini geçer. Benim öküzüm seninkinden güçlü...’ Tartışma alevlenir, iddialar ve inatlaşmalar insanı bıktırırcasına uzardı.
Gürültüleri dayanılacak gibi değildi. Ağzımı açıp, “Yorgunum, uyuyacağım. Anlamsız konuşmalarınızdan, gereksiz övünmelerinizden, beni hiç mi hiç ilgilendirmeyen dedikodularınızdan bıktım, ” diyemedim. Bana söz hakkı düşmeyeceğinin bilincindeydim. Bana düşen susup, misafirlerin dağılmasını beklemekti.
Kardeşlerim bir köşeye büzülüp uyudular. Üstleri hemen örtülerek, sohbete devam edildi.
Gece yarısı uykuları gelip, gözleri küçülmeye başlayınca ayaklandılar.
“Geceniz hayra kalsın, ” dileğinde bulunan herkes evinin yolunu tuttu.
O gece bacağımda hissettiğim ağrıyla uyandım. Birileri dürtüp uyandırmış gibi korkuluydum. Karanlık odada babamın horultusundan başka ses duyulmuyordu. Herkes yatağın içine büzülüp, derin uykuya dalmıştı. Sağ bacağımın kaval kemiği kopacakmış gibi sızlıyor, acısı yüreğine vuruyordu. Elimi yavaşça bacağımın ağrıyan yerine koydum. Bacağım ateş gibi yanıyordu. Bir süre öylece durup, elimde sihir varmış da bacağımın ağrısını dindirecekmiş gibi bekledim...
Ağrı hafifleyecek gibi değildi ve zaman ilerledikçe de artıyordu. Karşı sekide uyuyan anneme seslenmek için ağzımı açıyor, sonra kadıncağızı korkutmamak için vazgeçiyordum. Birkaç kez niyetlendiysem de, dilimin ucuna kadar gelen sözcükleri yuttum. Nefesimi burnumdan dışarı salıp, dişlerimi sıktım...
Annemi uyandırmamak için kendimle ne kadar savaştığımı pek anımsamıyorum...
Acıya daha fazla dayanamayanca, sanki o ağrımı dindirecekmiş gibi uyandırmaya karar verdim:
Devem edecek...