​ Ayrılık / İlişkiler / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Mustafa Çifci Aşk Yazarı

http://blog.milliyet.com.tr/mustafacifci

24 Eylül '13

 
Kategori
İlişkiler
 

Ayrılık

Ayrılık
 

Ayrılık


“Hangimizin yüreği dağlanmadı ki ayrılıklarda” diye yazıyordu son mektubunda. Gözlerim dolmuştu mektubunu okurken. Çocukken merkezde bulunan okula gitmek için, okul için evden ayrıldığım günlerimi anımsamıştım. Sonbahardı, soğuk, yağmurlu bir gündü. Yüreğim buz gibi olmuştu. Titrek ve ürkek bir halim vardı. Küçük kardeşim gözlerini siliyordu ben görmeden. Babam, annem, kardeşim hep birlikte kapı önüne çıkmışlar arabanın gelmesini bekliyorduk. Hepimizin ellerinde hüzün çöreklenmişti. Hiç birimiz konuşamıyorduk. Okul yıllarımın ardından, askerlik nöbetlerimde yalnızlık duygularıyla geçti. Sonra sevdiğim dostlarımdan, aşığı olduğum kızlardan ayrıldım.

                Her ayrılık benden bir şeyler götürdü.

                Her ayrılıkta binlerce defa öldüm.

                Her ayrılıkta anılarla yandım.

                Ve her ayrılığın sonunda yeni duygularla yeni düşüncelerle hayata bağlandım.

                Çünkü her ayrılık yeni bir şeyler katıyordu insanın hayatına, yeni yaşamlar ekliyordu.

                Ve şimdi, o eski evime geri dönmek istiyorum.

                Eski evime, çocukluğumun geçtiği eve dönmek istiyorum.

Yine, eskiden olduğu gibi ailemden ayrılmak, aynı yerde, hep birlikte otobüs durağında beklemek istiyorum. Ve bu sefer, o ayrılıklar da ağlamak istiyorum. Ağlamak istiyorum çünkü o zamanlar doyasıya ağlayamadım ben. Nasıl doyasıya gülemiyorsam, ağlayamıyorum da. İşte bu yüzden, bazen bu dünyanın her şeyinin yarım olduğunu düşünüyorum. Yarım ve eksik hayatlar yaşadığımızı düşünüyorum. Yarım hayatlar içinde bir şeyleri hep özlüyorum.

                Siz de özlüyorsunuz eminim bir şeyleri.

                İçinde büyüdüğünüz ailenizi özlüyorsunuz. Ananızı, babanızı özlüyorsunuz. Bazen sizi dövse de abinizi ve sizi hep koruyan ablanızı, kavga edip, güreştiğiniz kardeşinizi özlüyorsunuz.

                Kimler özlemez ki.

                Düşünsenize bir, neler kaldı o günlerden bu günlere?

                Geriye kalan; anılar ve hatırlanabilen güzel günlerden başka hiç bir şey, değil mi?

                Çünkü bir çoğumuz, yanımızda bulunan yakınlarımızı kaybettik.

                Birçok şeyimizi yitirdik.

                Neler kazanacağımız ise belirsiz.

                Hepimizin düşü güzel bir yaşamdı.

                Kimi yaşamlar sadece düşlerimizde kaldı.

Kimi zaman ne çok özlüyoruz birilerini, değil mi? Kendimizi anlatamıyoruz çoğu kez acılarımız da. Bazen de, bizi en iyi anlatan gözyaşlarımız oluyor. Bazen de bir şeyleri söylemek isterken, yüreğimizi ortaya koyacakken ellerimiz terliyor, sıkılıyoruz. Duygularımız su üstüne çıkamadan içimizde kalıyor. Bazen de birileriyle bir şeyler paylaşmak istiyor ama bizi dinleyecek bir dost bulamamanın sıkıntısını çekiyoruz. Çünkü içimizi dökebildiğimiz dostlarımız o kadar az ki.

Hepimiz üzülüyoruz yuvası dağılan insanların garip hüzünlerini gördükçe. Hepimizin yüreği sızlıyor. Ve en çok, gözü yaşlı çocuklara acıyoruz. Ağlayan kadınların gözyaşlarını görmek ve bir şey yapamamak insanı daha da üzüyor. Anasından, babasından ayrı kalan o küçük yavruların, öksüz kalan bebelerin gözyaşlarına yüreğimiz dayanmıyor. Yaşamın en büyük acılarından çocuklar da nasibini alıyor. Aile hayatının, yuvanın en güzel yanı olan, çiçek bahçesinde kırmızı güllerini anımsatan çocuklar hep ağlıyor bazen.

                Hasta olup, hastane odalarını çığlıklarıyla dolduran bebekler var.

                Kaybolan bebeklerin acısı var.

                Ölen bebeklerin hasreti hep sürmekte.

                Yok, yere hayatını kaybedenlerin yokluğu.

                Bazı acılar anlatılamaz dedik ya işte bu acılar anlatılamaz.

                Yavrusu kaybetmiş bir annenin acısını, yaşayandan başka kim anlayabilir ki?

                Yaşanmamış acı olayları anlamak, hissetmek, mümkün olabilir mi?

                Dedik ya, bazı acılar anlatılamaz.

Acıların içinden hiç olmazsa güzel olan her ne varsa, su üstüne çıkarılması gerekiyor.

                İyimser olabildikçe, kötü şeylere bile iyi gözle bakabileceğimizi unutmamak gerek.

                Kırgınlıklarımızı, hüzünlerimizi içimize atmayalım, attıkça çoğalıyor çünkü.

                Hayatımızı güzelleştirip, renklendirebilelim.

Tabi ki hiç kimseye sevgi reçetesi yazılamıyor. Yazılamaz da zaten. Amacımız, sevginin yolunu göstermek. Bir gün mutlaka her şeyin sonunun geleceği gerçeğini unutmadan, sevinçleri, özlemleri ertelemeden yaşamaya yönelik bir şeyler yapabilmenin yolunu bulmak gerek.

Yaşamda acılar da bizimle sevinçler de.

Acıların daha büyük acılarla bastırıldığını, her ayrılığın, her acının, yaşamın sonu olmadığını bilmek gerekiyor.

Bilmek gerekiyor, ne kadar acı da olsa ayrılık, kavuşmanın sevincinden büyük değildir.

İnsanları sevelim.

İnsanları ve yaşamı sevelim ki, yaşam kirlenmesin. Karanlık hâkim olmasın gün boyu.

                Yaşamın güzel yanlarını ancak sevgiyle anlayabiliriz. Zor olan bir çok şeyi sevgiyle kolay hale getirebilir başarıları daha çabuk yakalayabiliriz.

                Yeter ki güzellikleri kaybetmeden kıymetini bilelim.

                Yeter ki gün batmadan güneşi görelim.

                (2000- )

Yazar:  Mustafa Çifci- www.mustafacifci.com

 Not: Bu eser Mustafa Çifci’nin kitabından alınmıştır. Telif hakkı yazarına ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası kapsamında her hakkı saklıdır. Yazarın yazılı izni alınmadan kopya edilmesi, çoğaltılması, dağıtılması, özet olarak belli bir bölümün başka yerlerde yayınlanması yasaktır.

 

 

 

 
Toplam blog
: 297
: 523
Kayıt tarihi
: 16.04.13
 
 

Yazılarında insanı derinden etkileyen yoğun bir duygusallık, hüzün, karamsarlık ve yalnızlık vard..