- Kategori
- Ben Bildiriyorum
Bahar Saçmalıkları

Baharı sağlıkla geçirmek için bol meyve yemeliymişiz...
Eğer ciddi bir yazı okumak istiyorsanız , hemen atlayın başka bir yazıya...Çünkü ,fena halde bahar vurgunu yemiş,diplerde gezindiğim günlerdeyim ve okumaya karar verenlerin izniyle saçmalama hakkımı kullanmak istiyorum. Bazen saçmalamak da gerekiyor kanımca, kendimizle dünya ile çevremizle dalga geçmek iyi geliyor bazen...
Uzmanlara göre bahar yorgunluğu diye adlandırılan insan ruhunda ve bedenindeki değişikler önlem alınmazsa kalıcı olabilirmiş.Bu yüzden beslenmemize dikkat etmemiz gerekiyormuş,bol su içmeli uykumuzu iyi almalıymışız... Benim gibi yolun yarısını çoktaaan geçmiş , nice baharlar kışlar görmüş dünyalılar için en uygun şarkı "artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok" olsa gerek diye düşünüyorum şu sıralar...
Hayat bütünüyle bir mücadele,bütünüyle bir sınavlar silsilesinden ibaret... Lisede çok değerli bir felsefe öğretmenimiz vardı.Okula ilk geldiği yıllar sürekli Kant'dan söz ettiği için öğrenciler ona Kant ismini takmışlardı.Onun derslerinden aklımda kalan bir tanesini böyle karabasanlı dönemlerimde hep anımsarım. Efsaneye göre; insana, mutluluğun yüksek bir dağın tepesinde bir hazinede olduğu söylenmiş.İnsan o hazineye ulaşabilmek için dağın tepelerine doğru tırmanır, tam ulaşmak üzereyken tekrar eteklerine yuvarlanırmış.Yani hiçbir zaman tepeye ulaşamamış insanoğlu...
Böyle zamanlarda düşünürüm, basit, sıradan; hayatı, insanı ,dünyayı hemen hiç sorgulamadan geçirilen yaşamları...Ülkemizde ne yazık ki pek çok var, onlardan... Eline hiç kitap almamış,gazeteyi üzerinde çeşitli işlemler yapmak için kullanan,televizyondan sadece eğlence programlarını, çok olsa üçüncü sayfa haberlerini izleyen yurdum insanından söz ediyorum .Sadece yer,içer ... Bu dünyadan ot gelir, ot gider...Bunlardan kimisi ot gibi olsa yine iyi, kimisi de vardır ki bildiğin deve dikenidir , başkalarını kanatır , bazen en nadide gülleri soldurur... Deve dikeni değil ama ot olmayı düşünürüm böylesi zamanlarda... O da yaşıyor, tüm insanlığa hizmet eden ömrünü ideallerine, ilme, bilme adayan insanlar da yaşıyor diye düşünürüm. Hangi görüş, hangi düşüncede olursa olsun, insanlık adına, ülkesi adına yararlı olduğuna inandığı doğrular için kendi kişisel çıkarlarından, zamanından, emeğinden feragat eden insanlarla , en hafif karşılığı ile, " kaygısız" diye nitelediğimiz insanlar bir olur mu... Yaradan da öyle diyor zaten: "Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu"...
Okudukça, öğrendikçe,bildikçe,bilgilendikçe ne kadar az şey bildiğimizi fark ediyoruz.Sokrat ne güzel demiş: "Bir şey biliyorum o da hiç bir şey bilmediğimdir" ... Sorgulayan, olayları , hayatı, dünyayı iyi gözlemleyen,birikimlerini bilgilerini akıl, gönül süzgecinden geçirerek bunları bir şekilde paylaşan insanlar mutlaka "taşın altına elini koyanlar"... Öyle veya böyle doğru veya yanlış kurulu düzene katkı sağlayanlar... İşte; içinden çıkamadığım durumlarda, cevaplayamadığım sorularda, haksızlıklar karşısında çaresizlikle döğündüğüm zamanlarda bu yüzden "ot" olmayı arzularım,çünkü otlar, ot olduğunun da, çevresindekilerin de farkında olmadan, mutlu mutlu yaşarlar...
Ya, senin neyine gerek... Yok Ergenekon,yok artı dörtler , yok dünyayı bekleyen su sorunu, yok bu yıl sonu için söylenilen senaryolar... Yetmiş'li yıllarda gençliğinin, geleceğinin -af buyrun- içine edilmiş bir kuşaktan olmaktan dolayı zaten yeterince bedel ödemişsin.Gelmişsin ,son perdeye,şöyle ayaklarını uzat, bak keyfine , kafanı rahat bırak biraz...Olmaz ... Bir kumaş var ortada, adı, Türkiye...Kayıtsız kalmak olanaksız...O kadar güzel bir kumaş ve o kumaş hangi bedeller ödenerek alındı, dünya biliyor .Dünya biliyor da biz bilmiyoruz. Herkes bir ucundan asılıyor. Bir yandan tarikatlar,cemaatler bir yandan Kandil sevdalıları, Hıristiyan dünyasının maşaları, kışkırtılan Alevi dernekleri... Daha bilmediğimiz kimler neler... Dışarda da melon şapkalarındaki bol yıldızlarla, ellerini oğuşturan tezgâh kurucular...Çocukluğumuzda Kürt komşumuz da vardı,alevi dostlarımız da,( şimdi de var)hiç camiye uğramayanla ,sıkı softalar birbirlerinin çayını içerlerdi sıcacık sohbetler eşliğinde... Bize ne oldu?Ne oldu da "ötekileştirmek"ten bu kadar vazgeçemez olduk... Kardeşim... Sen Kürt, o Çerkez, öteki çingene, Boşnak,Tatar,Laz,Gürcü,Tatar,Arnavut.,dadaş... Teke yöresi denilen Isparta,Antalya Burdur civarı yörük...Adana Hatay yöresindeki Suriye'den gelen "fellah" denilen Arap kökenli vatandaşlar...Mübadele denilen değişim dolayısı ile gelen göçmenler...Geriye kim kaldı? Bu saydıklarımın çoğunun kendilerine özgü dili var. Yani sadece Kürt'lerin dili ayrı değil. Ayrıca Süryani'ler, Ermeni'ler gibi azınlıklar da var ülkemizde... Herkes etnik kökenine, geldiği topluma göre bir toprak parçası edinmeye kalksa nice olur bu güzelim ülkenin hali...ABD'de bin çeşit halk var ; sorulduğunda Amerikalı'yım diyor adam,karıştırmıyor geldiği yeri veya kökenini...Kendileri öyle ama bize gelince "insan hakları" adı altında herbir şeyimize burunlarını sokuyorlar...
Otlar ne güzel gözüküyor, yeşil bir halı gibi...İçlerinde papatyalar,gelincikler de var, ayakları çizen dikenler de. En tehlikelisi de bunların arasına saklanmış yılanlar, akrepler... Dikkatli olmak lazım...