​ Balıkçı / Anılar / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Mayıs '14

 
Kategori
Anılar
 

Balıkçı

Sabahın erken saatleriydi, Ağustos'un ortaları olmalıydı. Büyük bir sandalda beş kişiydik. Dördümüz terazi denilen kırlangıç yakalamakta kullanılan oltalarımıza yaprak istavrit yemleri takmış, suya bırakmıştık. İkili bir olta düzeneği idi terazi. Kırlangıç yakalamak için yapılmış büyük kurşunlu, iki oltalıydı. Çünkü, balıkçıların dediğine göre kırlangıçlar ikili gezerdi.

          Seyitgazi tepesi ve ileride Tavşanlı Ada'ya uzanan çıkıntının Erdek Körfezi'ni ikiye böldüğü, önümüzde yolun geçtiği dar kıstağın Bandırma Körfezi'ni ayırdığı yerde kıyıdan çok az uzakta esintinin bizi hafiften açığa sürüklediği yerdeydik. Sandal esintiye ve akıntıya uymuş, yavaştan açığa doğru akıyordu. Çoktan dibi bulmuş oltalar misisnaları germiş, onlar da bu hareketi izliyordu. Sağda Edincikaltı'nın yeşil zeytin ormanıyla renklenmiş yükseltisi denizin lacivertine düşüyor, onu bir cam kırığı yeşile dönüştürüyordu. Sıcaktı; karşıda Kapıdağ'ın bu mevsim her zaman bulutlu olan tepesi bugün açıktı.

Sıcaktan denizden yükselen bir buğunun arkasında sandalın hafiften oynamaları ile o da yükselir,alçalır gibiydi. Hafif esintiyle kıvırcıklanan deniz kırılmış bir büyük ayna gibi her parçasında işiği yansıtıyor, gökkuşağı tayfında renk harelenmeleri sergiliyordu. Uzaktan cırcır böceği sesleri geliyordu. Deniz kendisine yapılan onca kötülüğe karşın henüz veriyordu, balık boldu. O zamanlar bu körfez bir kırlangıç yatağı idi.

          Dalmışım.Erzincan'da idik, bir Cumartesi sabahı işim yok evde vakit geçiriyordum. Kitap okuyor olmalıydım. Buraya geleli ancak üç dört ay olmuş, olmamıştı. Sonbahar başlıyordu. Birden madeni, cızırtılı bir ses megafondan yükselerek balık geldiğini, Halkevi'nin yanında satışa başlandığını anons etti. Pencereden baktığımda bir pikap lojmanları terketmek üzereydi. Başta önemsemedim, olsa olsa burada alabalık ve bir iki cins tatlı su balığı olmalıydı. Sonra deniz kıyısında büyümüş olmanın verdiği bir dürtüyle kalktım, gitmeye karar verdim. Ne de olsa balık, balıktı ve doğrusu bu ya, balığı da baya özlemiştik. Gittiğimde bir büyük kamyon kasasını ve tentesini açmış, bir kısım kasaları yere indirmiş, hala içerisi kasa kasa balık dolu, etrafı insanlarla çevrili, çoktan satışa başlamıştı bile. Trabzon'dan gelmişlerdi, her cins Karadeniz balığı bir renk cümbüşü, pul parıltısı içinde gülümser gibiydi. Eski bir dostu görmüş gibi içimi sevinç kapladı. Sonra onu gördüm.  Tek başına bir tablada öylece yatıyordu.Siyaha çalan koyu kahve menevişleri daha da koyulaşmış, büyük kafası, açık ağzı, iri yüzgeçleriyle kimsenin görünüşü nedeniyle ilgilenmediği kiloya yakın iriliği ile küskün bir Eşkina. Heyecanlandım, satıcıya hemen onu tartmasını ve bana vermesini söyledim, parasını ödedim. Bana abi sen balıktan anlyorsun anlaşılan, daha öncede tek tük getirirdik, hiç alıcı çıkmazdı geri götürürdük, afiyet olsun dedi. 

          Eve g eldikten sonra acil bir hasta için Hastaneye çağrıldım. Ülser perforasyonuna "delinme" bağlı bir peritonit vakasıydı.

Orduya katılalı onbeş gün olmuş bir erdi. Hastalığını ve acilen ameliyat olması gerektiğin anlattım ve gerekli ameliyatını yaptım, iyileşti. Sonra yapılan ameliyatı, bundan sonra ne yapması, nelere dikkat etmesi gerektiğini anlattım. Sağlık Kurulu'na çıkarılacağını, yapılan ameliyat sonu askerliğe elverişli olmadı için askerlik hizmetinin onun için bittiğini söyledim. Üzüldü...

        -Komutanım izn verirseniz anne ve babama haber vereyim gelsinler,birlikte döneriz.

       _Nerede oturuyorlar,nerden gelecekler?

       -İstanbul'dan komutanım.

      -O kadar yoldan buraya gelmelerine bence gerek yok, hem onları heyecanlandırmış olursun, delikanlı adamsın kendin gidersin. Ama gene de kendin bilirsin.

         -Sağ olun komutanım.

         Birkaç gün sonra ailesi geldi, bu arada onun sağlık kurulu işlemleri bitti, iyileşti, taburcu işlemlerini yaptım. Öğleden sonralarıydı, odamda oturuyordum. Anne ve babasıyla teşekküre ve vedalaşmaya geldiler, ayrılırken:

         -Komutanım sağolun, bir isteğiniz var mı?

       -İstanbul'da ne iş yapıyorsun?

       -Babamın bir konfeksiyon dükkanı var  Beykoz'da, ona yardım ediyorum. Ama asıl işim balıkçılık.

       -Bak o zaman senden balık isterim; ama Beykoz nere, Erzincan nere...

       -Belli olmaz komutanım dünya küçük. Söz size balık getireceğim.

        Dedi ve gittiler. Aslında her hekimin hastalarıya bu zor ve acılı mesleği renklendiren böyle anıları olagelmiştir. Kuşkusuz benim de. Şimdi yıllar sonra bunları yazarken belleğimde yer edenbu konuşmalar içimde tatlı ürpermelere neden oluyor. Sahi bir aralar oralardayken ameliyatını yaptığım ve hava değişiminden dönen erlerin getirdiği, Anadolu'nun her yöresinden çeşitli renkler ve motifler taşıyan ne çok yün çorabım olmuştu. Hepside, komutanım bunları anam ördü, oraları soğuktur doktorun üşümesin giysin, diye getirilen. Sonra aradan yıllar geçti. Erzincan'dan ayrılıp Eskişehir'e geldik. Bir akşam üzeri muayenehanemde oturuyordum, kapı çalındı. İçeriye gençten, sakallı birisi girdi.

        -Doktor bey,beni tanıdız mı? Yüzüne dikkatle baktım , çıkaramadım.

        -Sakallı mı,sakalsız mı?

        -O zaman sakalım yoktu.

         -Doğrusunu istersen tanıyamadım,ama eski hastalarımdan biri olmalısın.

         -Erzincan'da askerken beni ameliyat etmiştiniz. Size balık getireceğime söz vermiştim, onları getirdim. İnanamadım. Aradan en azından altı, yedi sene geçmiş olmalıydı. Ne söyleyeceğimi bilemedim.

        -Beni burada nasıl buldun?

        -Doktor bey, bizim buralı bir akrabamız var. Bize gelmişlerdi bir akşam, onu da ameliyat etmişsiniz. Konuşurken adınız geçti. Adresinizi ondan öğrendim. İki büyük tenekede birinde salamura palamut, diğerinde tuzlanmış çinekop vardı. Balığın henüz bol çıktığı yıllardı. Verilen sözün anlam taşıdığı, değerlerin yozlaşmadığı güzelim yıllar. Hekimliğin tüm değerlerinin doyasıya yaşandığı güzelim yıllar. Gözlerim doldu, gururlandım...

        Dalmışım. Sigaram sönmüştü denize attım. Birden aşağıda hafiften bir oynama misinadaki parmağıma belirsiz yansıdı. Bir avcı iç güdüsüyle oturuş şeklimi değiştirmiş, sırtımı düzleştirmiş, sağ kolumu ileri almıştım ki misina büyük bir ağırlıkla ıslak çalarak koparırcasına bir güçle çekildi, parmağım yandı. Hareketlerim diğerlerininde dikkatini çekmişti, bana bakmaya başladılar. Oltalarını çekmelerini, büyük bir balık yakaladığımı, misinaların karışabileceğini söyledim ve ayağa kalktım. Sanki bana inanmamışlardı, hepsi usta oltacıydı. Doktordan balıkçı ne kadar olurdu ki? Derken balıkla aramızda misinayı kopma aşamasına getiren, kalbimin atışlarını hızlandıran amansız bir mücadele başladı. Misinanın kopmasını ve parmaklarımın kesilmesini önlemek için küpeştenin kenarına dayamış, misinayı öyle çekiyordum. Ben iki üç kulaç çekiyor, balık daireler çizerek büyük bir güçle bir okadar geri alıyordu. Benimle herkes ayağa kalkmış aşağıya suya bakıyordu. Birden aşağıda suyun içinde beş altı metre altta belirdiler. İki tane kırlangıç, birisi kiloya yakın, diğeri ise tahminen üç dört kilo ağırlıkta. Gözlerime inanamadım. Sırt ve kuyruk yüzgeçleri, yan taraflarındaki lacivert tonda üzerleri mavili kırmızılı gölkuşağı renkleri ile bezeli iri kanatları açılmış, sırtları kiremit rengi tondan kahverengi kızıl harelere dönen, karınlarının gümüşi beyazlığında güneş ışıklarının yalkıdığı iki kırlangıç daireler çizerek yükseliyordu. Belki de iki sevgili. Kepçeyle alınıp sandalın dip tahtaları üzerine atıldılar, Yüzgeçlerini, sırt dikenlerini korkutmak istermiş gibi dikleştirdiler. Sıçradılar, büküldüler, kıvrıldılar can pazarında. Önce güzelim kanatları kapandı, sonra sırt dikenleri yattı, belli belirsiz bir ürperti geldi enselerinden başlayıp, kuyruklarında sonlandı. Güzelim renk hareleri silikleşti, mat bir toprak kahverengine dönerken sırtları, sanki karınları daha bir beyazlaştı, gözleri dondu. Öldüler, kimse inanamadı, bende...

          İçimden sevinç uçtu, geldi bir hüzün talkıldı kaldı. Bir sigara yaktım, buruk ve kırgın...

         Şimdi son seneler o sularda hiç kırlangıç kalmadı...

                                                                                                                                 Akın YAZICI

 

 
Toplam blog
: 190
: 391
Kayıt tarihi
: 07.05.14
 
 

1965 Ankara Üniversitesi Tıp fakültesinden asker hekim olarak mezun oldum. Gülhane Askeri Tıp Aka..