- Kategori
- Deneme
Barıştım ama alışmadım

Pek üzüldüm pek, iki resim vardı tümünde, biri güneş aydınlığındaydı, öteki gölgeler içinde. Ağlamaz olur muyum, ağladım. Tümünde ağladım. Acizlik diyorlar ağlamak için, ama önemli olan acizlik olup olmaması değil ki, var olmuş olması. Yani gözyaşları neden akıyor, ne kadar akıyor, ona bakmak lazım. Acizlik tuz kaybından sonra söz konusu olan bir şeydir.
Yani barıştığında eksilip gidecek, öfkeli kırgınlığın sürdükçe yakanı bırakmayacak olan şeye acizlik diyebiliriz, hem de kolayca.
"O bana -ne demekse- yanlış yaptı, bunu yüreğim kaldırmıyor" diyene diyeceğim, yüreğin akıllı olsun da yüklenmesin her birşeyi demek olacaktır.
Yükten yük mü beğeniyorsun, ne olacaktı, Susam Sokağı gerçekliğinde mi gözün? Herkesler birbirlerine gülücükler atıp, halka oluşturarak dans etsin mi istiyorsun?
Ya da kimi tanıyorsan, seni katıksız bir sevginin coşkunluğuyla bağrına mı bassın istiyorsun? Ah ve vah.
Bizi en sarsan şey, ürünle, ürün tanıtımının arasındaki büyük ayırımın olduğuna inanırım.
Reklamdaki ürün, eğer büssürü güzel şeye haiz ise, nefisse, ilgimizi de o denli çekecektir. Gelgelelim sepete attığımız ürün, tanıtımdaki ürünün komik derece kötü bir takliti ise başlarız söylenmeye, esmer mizaha.
Efenim, benzetmek gibi olmasın demek için çok geç, dostluklarda bir tanıtım ile başlar. Kişi kendini dost olmak istediği kişiye tanıtır. Malum, yoğurdum ekşi demez.
Dost olmak istedği kişi, bu tanıtıma bakarak onu seçer. Bu noktadan sonra bir alışveriş başlar. Alışveriş, kim ne derse desin, beraberinde, tanıtımla ilgili güzel duyguların onanması ihtiyacını içerir.
Sözünün eriyim diyenden, dürüstlük bekler dostu, cana yakınım demişse, yakınlık ve ilgi bekler, çünkü bir şekilde kullanım kılavuzunda bunlar yazmaktadır.Benzetmek gibi olmasın demek için çok geç.
Eğer, dostluk kuran, kendini bambaşka tanıtmışsa, ondan bayağılık umulmaz örneğin, ya da güleryüzlülükse yaftası, ağlama duvarına dönüşmesi hoş karşılanmaz.Aynı zamanda düş kırıklığı da uyandırır bu durum, çünkü ürün hatalı çıkmıştır, reklamdaki vaatten uzaktır.
Ürünün vaatten uzak çıkması, yani yoğurdun ekşi çıkması durumunda izlenen tutum, başka başkadır malum. Kimi gider tezgahtara çatar, kimi parasının iade edilmesini ister, kimi bozuk ürünü çöpe atıp iç çeker, kimi de gazetelerin şikayet köşelerinde sesini duyurmaya çalışır.
Buraya kadar sorun yok. Velhasıl, eğer bu izlenen tutum, garip bir alışkanlığa dönüşürse işin de rengi değişir. Şu şekilde anlatayım, uğranılan hayal kırıklığı, eğer kendini kendinden türetmeye başlarsa, durum başlangıç noktasını aşıp, başka birşey olmaya, gereğinden çok kişiselleşmeye başlar.
Sözünü yerine getirmeyen "eski" dostu, bu konuda bitmez tükenmez bir tartışmaya davet etmek, tanıtımındaki güleryüzlülüğe rağmen suratsız çıkanı, yerden yere çalmak, başlangıçta dürüstlük konusunda burnundan kıl aldırmayanın esasında epey bir dönüş yeteneği olduğunu keşfedip, her nasılsa bu nedenden dolayı kendini kahretmek gibi davranışların tümünde, fazlalık vardır ama barışmak yoktur.
Ne sanıyoruz barışmayı, yola devam etmek mi? Eğer gerekmiyorsa neden devam edecekmiş o yol? Peki, yenilmek midir barışmak, hakkını aramamak mı? Sinmek mi?
Eğer yanına "alışmamayı" alırsa güzel şeydir esasında. Güzelden çirkine olan bir dönüşmeyle alışmamak üzere barışmak neden olmasın?
Çünkü kamburdur her bitirilmeyen alıp verme. Adımları yavaşlatır, soluk tıkar, küçük bir ömür için fazladır, hatta lükstür.
"Barışıyorum seninle" demeli, mesafeli iki tanıdık arasında sıcak bir öfke olmasın diye, o sıcaklık fazla diye demeli bunu, "barışığım seninle, sonsuza dek barışığım, bunu söylerken farkediyorum ki, güzel birşey bunu söylemek, alışmak zorunda değilim, güzellemek zorunda da değilim, ama hadi bakalım, barıştım seninle"