- Kategori
- Siyaset
Batılılaşma ve oryantalizm...
Bugünlerde Prof. Dr. Mahir Kaynak’ın SONUÇLARDAN SEBEPLERE SEBEPLERDEN FAİLLERE adlı kitabını okuyorum. Sayın Mahir Kaynak’ı zaten bilen bilir, tanıyan tanır. Kamuoyunda sahip olduğu popülerlik ve statüsü, Mahir hocanın kamuoyunca dikkatle takip edilmesine fırsat vermektedir. Kitap, gerçekten de çok akıcı, insanın okumaya başladığında; eğer politikadan zevk alıyor ve hoşlanıyorsanız, elinizden bırakamayacağınız türden. Bir kere Mahir hoca, olaylara ve yaşanan politik-ekonomik vakalara çok geniş perspektiften bakmakta. Yorumlarını derinlikli ve geçmiş-gelecek bağlantılı olarak paylaşmakta okuyucularıyla. Şahsen, ben kitaptan bayağı haz aldım. Başucu kitabı olmasa dahi, elinizin altında bulundurulup, arasıra bakalıbilecek bir kitap muhteviyatında.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kurtuluş Savaşından sonra, pratik ve etkin olabilecek bir çağdaşlaşma hamleleri atmak zorundaydı. Mustafa Kemal Atatürk ve dava arkadaşları, memleketin fazlaca zamanı, görece olmadığı için ülkemizin yönünü Batılılaşma olarak belirlemişti. Atatürk, Batılılaşmadan kasıtla Avrupa medeniyetinin yaşam ve kültürünün aynen yeni kurulan ülkemize adapte edilmesini kastetmemiştir. Atatürk, daha ziyade Batılılaşmayı, Avrupa uygarlık coğrafyasının seküler ve rasyonel değerler sisteminin toplumsal ve ekonomik yaşantımıza yön vermesi olarak telakki etmiştir. Pekâlâ, yeni kurulmuş bir ülkede yapılan devrimlerin, şıpından toplumca onay görmesi beklenemezdi. Bazı aksaklıklar, muhalif sesler de olmuştur. Gerçi, ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ölmesinden sonra, ülkenin yönetim kadrosunda bulunanların zihin haritalarını statükoculuk ve militarizm ile örmeleri, belki de bugüne kadar yaşadığımız badirelerin en büyük handikapları olmuştur.
Türkiye’de ATATÜRKÇÜLÜK, sanki daha çok Atatürkçülüğü savunduğunu iddia edenler tarafından daha fazla aşındırılmış gibi gelmekte. Hâlbuki, Atatürk’ün Türkiye’ye kazandırdığı düşünce ve değerler sistemi, bizatihi kendisinin dogma olarak kabul edilmesine karşı çıkar. II. Dünya savaşının ertesinde beliren SOĞUK SAVAŞ prensibi, NATO, SİVİL SAVUNMA ÖRGÜTLERİ, BİRLEŞMİŞ MİLLETLER gibi ulusötesi örgütlerin kurulması, dünya politikalarının belirlenen bir “ötekine” göre tayin edilmesi, Türkiye’de de izlenen politikaları derinden sarsmıştır. Özellikle Amerika Birleşik Devletlerinin başını çektiği komünizm karşıtı bloğu oluşturan Avrupa cephesi ve Rusya ile demir perde ülkeleri arasında yaşanan politik çekişmeler, ülkemizde de birçok üzücü olaylara neden olmuştur. Aslında, Türkiye’de yaşanan tatsızlıkların ve olumsuzlukların sebebi, yaşanan küresel değişim ve gelişmeleri iyi okuyamamaktandır.1950 yılına kadar devam eden tekparti iktidarının, 1950-1960 arasında kesintiye uğradıktan sonra tekrar hortlama tevessülleri, içinden geçtiğimiz politik süreçlerde güdük kalmamıza neden olmuştur.
Soğuk savaş doktrinine göre tanzim edilen dünyanın gidişi, 80’li yıllarda küreselleşme olgusunun etkisini arttırmasıyla, yavaş yavaş değişme trendine doğru kaymaya başladı. Teknoloji ve bilişim aygıtlarında alınan başdöndürücü gelişmeler, icatlar, artık dünyanın daha fazla içe kapanık yapısını sürdürmesine olanak vermiyordu. Türkiye de bu karışık dönemlerde Avrupa ile olan ilişkilerini, üyeliğe entegre olabilme çabalarını, aralıklarla da olsa sürdürmüştür. Batılılaşma adına statükoculuk ve bürokratik vesayet; her daim toplumun ve vatandaşın başında bir vasi veya kayyum gibi birey-devlet, toplum-devlet ilişkilerinde kontrol ve belirleyici etkisini sürdürmüştür.
Hasan Bülent Kahraman sabah gazetesinde bir yazı kaleme aldı. (htpp://sabah.com.tr/23.06.2010) kısaca bu yazısında Sayın Kahraman Türkiye’deki Batılılaşma tasavvurlarına tarihten referanslarla açıklık kazandırmaya çalışmış. Batılılaşma sürecinde Namık Kemal ve Ziya Gökalp’ın düşünce tasavvurlarının değerlendirmesini yaparak, kendi bakış açısını olayın şekillenmesinde eşleştirmiş. Mesela, Ziya Gökalp’ın Avrupa’yı gezmeden, görmeden bir Batılılaşma düşüncesi geliştirdiğini ifade ettikten sonra;
“. . . Bu, Oksidentalizmin dünyasıydı. Buna Türkçede Garpçılık diyelim. Sadece tasavvur edilmiş, gerçeğiyle ilgisi bulunmayan bir Garp düşüncesiydi zihinleri bağlayan. Cumhuriyet bu anlayıştan türedi. Bazı revizyonlar yaptı, rasyonalizm ve sekülarizmi reel değerler olarak benimsedi ve Batı'yı bu olgular üstünden okumaya çalıştı ama gene de zihniyet dünyasının inşaı ancak o hayalle bütünleştiğinde anlam taşıyordu. Bu garip tutum sonunda bizim kendi kendimizi, kendi tarihimizi, geçmişimizi, değer sistemimizi "ötekileştirmemizi" doğurdu. Biz bize yabancılaşmıştık, biz biz olabilmek için Batılılaşmak zorunda kalmıştık.Tek yanlı olmayan bu tutumun karşısında Batı'nın yarattığı Oryantalizm yani hayali Doğu vardı. Doğu yoksul, gelişmemiş, modernleşme ihtiyacı içinde olan bir imgesel yerdi, Şarkçılara göre. O dünyanın da sokaktakiyle hiçbir ilişkisi yoktu. Batı oraya "uygarlık" götürmek için, oraları boyunduruğu altına alabilmek ve sömürebilmek için böyle bir bahaneye ihtiyaç duyuyordu. Ona söyleyecek bir şey yok. Türkiye'deki Garpçılar da içinde yaşadıkları toplumu aynen Garplıların o garip tasavvuruyla kavrıyordu. Geri kalmış ülkeyiz, uygarlaşmamız gerekir, çağdaş uygarlık düzeyini yakalayalım türünden modellerin hepsi bu Oryantalizmin izini taşır. Çok ilginç, çok şaşırtıcı biçimde bizdeki Oksidentalistler Oryantalist bir muhakemeyle bakıyordu topluma.” diyordu.
Aslında benim değinmek istediğim husus, ORYANTALİZM’dir. Batının Doğuyu anlamak için kullandığı oryantalizm argümanını bizler, bizim aydın sınıfı, kendi toplumunu anlamak meyanında kullanmıştır. Devletin bürokratik makamındaki etkin sivil ve asker kadrolar, toplumunun kendi kendini yönetemeyeceğini, irade olarak yeterince olgunlaşmadıkları zannınca toplumun daima gözetim altında tutulmasını, onların kendi kararlarını kendilerinin alamayacağı bahsiyle her şeyin en iyisini, bu statükocu kadroların daha iyi kotaracağı yanılgısıyla milletine yabancılaşmış bir bürokratik elitin doğmasına sebep olmuştur.
NOT: BU YAZI, 2010 YILINDA YAYIMLADIĞIM BİR MAKALE OLUP SİZ DEĞERLİ MG OKURLARIYLA DA PAYLAŞMAK İSTEDİM.