- Kategori
- Gündelik Yaşam
Bebek kahvesi

Geçtiğimiz gün Bebek'teki Mısır Konsolosluğu'ndaydım. İşim çok kısa sürdü. Hava şansıma güneşliydi ve çok soğuk. Şu meşhur ilk karlı İstanbul günüydü. Gelmişken Bebek Kahvesi'nde oturup bir kahve içmek istedim ama içerideki altın sarısı sahlep kazanını görünce fikrim anında değişti...
Özlediğim sahlep tadını buldum sonunda
Bir grup adam. Kalın sesli grubun arasına karışan bir de çirkin kadın sesi. Kapı gıcırdayarak açıldı ve içeriye beyaz saçlı, deri montlu bir adam girdi. ''Ooo Nuri Baba, nerelerdesin sen ya ? '' O an kendimi yeşil çamın film karesinde hissettim :) Çünkü kahve ortamı ve insanlar tam o taddaydı. Nuri Baba adamların masasına doğru ilerledi, kendisi için çekilen sandalyeye oturdu ve masanın ortasına tavla kondu. Her şey çok acayip geldi bana :) 2 kişi çayına tavla oynamaya başladı. Başlarındaki diğer adamlarsa boş muhabbete devam etti. Bir an düşündüm de yahu bu adamlar emekli olacak yaşta da görünmüyorlar, günün öğlen saatlerinde ben çalışırken(!) bu adamlar kahvede bildiğin tavla oynuyorlar. Zar ve taş sesleri beni düşüncelerimden çekiyor bir çırpıda. Ben de hem etrafımı gözlemliyorum hem de bir şeyler yazıp çiziyorum. İşte tam o sırada altın sarısı sahlep kazanını gördüm ve bir sahlep istedim. Kışı pek sevmiyorum fakat sahlep kışın içilesi olduğundan havalar soğudukça benim de en birinci içeceğim sahlep oluyor. Artık tadı eskisi gibi güzel gelmiyordu son zamanlarda. Sanki hazır toz paketini sütle karıştırıp önüme koyuyorlar gibiydi. Ama bu hissi Bebek Kahvesi sahlebi ile unuttum gitti. O kadar lezzetliydi ki keşke küçük bir fincan yerine kocaman bir kupa olsaydı yudumladığım. Eski sahlep tadını bulamayanlar Bebek Kahvesi'nde alabilirler soluğu :)
iPad ve kahvehane masası
Kahve son derece sessizdi. Bana yakın olan bir diğer masada o çirkin sesli, estetik burunlu kadın oturuyordu. Tamam belki estetik değildir burnu ama bio'mda da bahsettiğim gibi minik burunlu insanları çok kıskanırım. Evet, bu kıskançlığım burnumun kocaman oluşundan.
Bir masa düşünün. Kare, ahşap ve üzeri koyu yeşil masa örtüsü ile kaplanmış, beyaz masa tutacakları ile örtüsü masaya sabitleştirilmiş. Masanın üzerinde ise demli çay bardağı ve kahvehanelerde görmeye alışkın olduğumuz kırmızı desenli çay tabağı- evet o tam da gözünüzün önün geleninden- ve hemen yanı başında ipad! Allah'ım içim burkuldu resmen. Tamam Steve Jobs'u seviyor olabilirim, elma ikonunu da o ayrı ama ne bileyim, dedim ya içim burkuldu. Tavla oynayan adamlar ne kadar retro geldiyse bana, bu kadın da bir o kadar uzaylı! Gıcık oldum. Hala yaşatılan o kahvehane kültürünün içine olduramadım bir türlü.
Holgamla gelmeliyim buraya, evet evet ölümsüzleştirmeliyim ben de
Gözlerim duvarlarını izledi. Kimbilir kaç yıllıktı bu kahve. Kahvenin yanı başındaki Bebek Cami'sinden ezan sesi yükseldi hemen sonra. Diyorum ya çok nostaljik geldi bana bu atmosfer. Belki anlatınca değil ama içindeyken, tam ortasındayken çok eski İstanbullaştırdı beni. Duvarlarında siyah-beyaz, beyaz fona yapıştırılmış, beyaz çerçeveli fotoğraflar asılı. Fotoğraflarda adamlar tavla oynayıp, bir şeyler içiyorlar. Tablo değişmemiş dedim hala tavla oynayan adamlara bakarak ve nedense içimi huzur kapladı aynı tabloyu görünce. Camdan yapılmış raflar tavana doğru sıralanmış. Rafların içinde porselen fincanlar ve çay bardağı takımları itinayla dizilmiş -anneannelerimizin vitrini gibi, annelerimizin vitrini değişeli çok oldu çünkü-. O an en yakın zamanda holgamı alıp buraya tekrar gelip, bu atmosferi çekmeliyim diye düşündüm. Hatta Bebek Kahvesi ve gibilerini.
Kahveyi izlemeye devam ediyorum. Bahçesindeyim şimdi. Uzun, düz ve yağlı saçlı bir adam oturuyor. Demli çayını yudumluyor. Kucağında simsiyah bir sokak kedisini almış deli gibi okşayıp, seviyor onu. Tüm jestleri ile konuşuyor kendisiyle de. Camel marka sigara içiyor.
P.S: Neden kahvehane çayları hep demli ve acı olur?
Eski zamanlarda yaşamalıymışım ben. Milenyumda nereden çıktı?
Öznur