​ Bedelen / Anılar / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Ekim '07

 
Kategori
Anılar
 

Bedelen

Bedelen
 

Yaşlıca bir adam, pantolonunun paçasını sıvamış, deniz kenarında eğilip doğruluyor; köpüklü dalgalar, diz boyu taşların üzerinden aştığı zaman geri kaçıyor, su çekilince de işine yeniden koyuluyordu. Kıyıdan biraz uzaktaysa, çakıllar üzerine konmuş bir mangaldan dumanlar yükseliyordu.

Ben, kara kuru bir oğlan, daracık patikayı izleyerek, kıyıya indim.

—Kolay gelsin, İbil Emmi.

Dönüp bana baktıktan sonra yanıtladı.

—Sağ ol, evlat.

Adam, suların ıslattığı taşlara sıkıca tutunmuş bedelenin kenarına çakısının ucunu sokuyor, yukarı aşağı gezdirerek onu yerinden oynatmaya çalışıyordu. Suya düşen, dizkapağı görünümündeki kabuğu alıyor, içerisindeki etli parçayı ceviz oyar gibi çıkarıyordu. Yıkadıktan sonra da sol koluna taktığı tel sepete koyuyor, kabuğunu da suya bırakıyordu.

—İbil Emmi, kabukları alabilir miyim?

—Ne yapacaksın onları?

—Oynayacağım.

—Al, öyleyse. Sesin olsun!

Kabuklardan birini elime aldım ve baktım. Kenarları tırtıklı, içi beyaz, düz ve kaygandı. Sırt kısmında ise tepeden aşağıya doğru beyaz, mor ve kahverengi çizgiler vardı. Kabukları avuç avuç toplayıp biriktiriyordum kayanın dibine.

İbil mangalın yanına döndü, sepetini kolundan çıkarak yere bıraktı. Odunlar yanmış, kömüre dönüşmüştü. Adam, küçücük maşasıyla düzenledi onları. Tel ızgarayı koydu maltızın üstüne. Sonra da oraya sepetten aldığı bedelenleri dizdi. Az sonra soba üzerinde pişirilen kestaneninkini andıran bir koku yükselmeye başladı mangaldan. İbil, maşayla birer birer altüst etti etleri. Gözlerimi bir an bile ayırmıyordum ızgaradan. Yaşlıca adam, maşayla bir bedelen aldı ve ağzına götürdü. Kenarından ısırdı.

—Hım! Çok güzel olmuş.

Birini daha aldı ve bana uzattı.

—Al, tadına bak. Biraz sert ama nefis.

—Yok. Yemem, yemem.

—Al oğlum. Korkma. Ölmezsin.

Hiç bedelen yememiştim. Evet ile hayır arasında bir sarkaç gibi gidip geliyordum. Bugüne kadar bedelen yiyeni de hiç görmemiştim. O sadece balık yemi olarak kullanılıyordu. Yok, olmaz, yenmez o. İbil kocası delirmiş olmalı diye düşünüyordum ama İbil lokmasını yutarken de onunla birlikte yutkunuyordum.

İbil, bedelenleri yufka ekmek arasına koydu ve uzattı yeniden bana. Almak istedim ama içimden bir ses, “Alma, günah olur; bunu ancak gâvurlar yer, ” bir başkası ise “ Bir şey olmaz. Haydi, ye” diyordu. Bu iki ses, beni çalkantılı bir denize atmıştı adeta. Azgın, köpüklü dalgalar arasında, bir şişe mantarı gibiydim. Elim havada kalmış, yardım istercesine bakıyordum İbil’e.

—Al dedim sana! Erkek çocuğusun, bir tarafın şişer sonra.

Aldım dürümü. Ekmeğin arasını açtım. Uzunca bir süre bakındıktan sonra, ucundan azıcık koparıp attım ağzıma. Yavaş yavaş çiğniyordum. Etin kokusunu alınca, tiksindim, kusacaktım ki İbil ile göz göze geldim.

— Yut diyorum sana! Yoksa dayağı yersin.

Büyük bir korku sardı çelimsiz bedenimi. Titriyordum durmadan. Sol elimdeki dürüm de düşecekti neredeyse. O ana kadar hiç duymadığım sesler geliyordu kulağıma. Bakındım sağıma soluma. Karadan salyangozlar, denizden bedelenler üstüme üstüme geliyordu. Ağzımda lokma, kaçmaya çalışıyordum ama İbil, âdeta kocaman bir kartal olmuş, açmış kollarını bana engel oluyor ve bağırıyordu:

— Haydi, yut onu. Nerde kaldı senin erkekliğin?

Lokma büyüyordu ağzımda. Salya da gittikçe artıyordu. İşaretparmağı havada, İbil sağ elini sallayıp duruyordu. Güçlükle yuttum sokumu. “ Gavur oldum mu ki” sorusuna yanıt bulamıyor ve titriyordum korkudan. Cehennem ateşini hissediyordum bütün vücudumda. Koştum denize doğru. Pabucumla, şalvarımla girdim suya. Bir yandan öğürüyor, diğer yandan da dönüp İbil’e bakıyordum ürkerek. Çıkmıyordu mideme taş gibi oturan lokma. Öğürdükçe öğürüyordum. Midemden çıkanlar değil de gözlerimden akanlar, karışıp gidiyordu tuzlu mavi sulara

 
Toplam blog
: 95
: 1738
Kayıt tarihi
: 12.06.07
 
 

Emekli öğretim görevlisi, çevirmen, öykü yazarı, kültür ve düşün dergisi Gerçemek'in sahibi ve ge..