- Kategori
- Felsefe
Bekleyenler Topluluğu

Dönülebilir yollar mıydı düştüğümüz, her yola koyulduğumuzda hayata? Sanırım ne zaman başladığını bilmediğimiz ya da başlangıcının çok da öneminin kalmadığı bir tarihti. Alt etmiştik çocukluğumuzu ve ilk gençliğimizi, cebimizde bilyelerimizin açtığı delikler vardı, bir de sıyrılmış kabuk bağlamış diz yaralarımız.
Çok bilinmezli bir bekleyenler topluluğuydu hayat ve bir aslan gücünün yettiği bir geyiği parçalıyordu karnından ya da geyik olanca güçsüzlüğüyle yıllarca yediği otlara lanet ediyordu kanının kokusundan, ölüme meydan okuyan soluksuz bir serzenişle. Dövüş bittiğinde, aslan doyduğunda kaybedecek bir şeyi yoktu geyiğin zaten bir şeyin önemi de yoktu.
Kirli sakalarıyla dönüyorlardı, heybelerinde ‘ötekilerinin’ hayalleri ve zaferleri, boyunlarında kardeşlerinin veballeriyle. Bir transseksüel durdurun diyordu bu erkek dövüşünü, öksüz kalmış analar susuyordu, bilyelerimiz için açtığımız küçük çukurlara gömüyorduk çocuklarımızı ve üzerlerinde ot bitmiyordu.
Her şeyin ayrılma haliydi belki de kendinden. Den haliydi ölüm yaşamın ve yitip giden için miş’li geçmiş bir çıkmaz sokak kalan için belirtisiz nesneydi yaşam.
Ve insanlar her şeye inat, kapısız, camsız, çerçevesiz nasıl da inşa ederler bu büyüdükçe azalan hüznü. Nasıl dayanırlar her gün kendilerini sarsan zelzeleye, hiçbir kıymık batmaz mı ellerine, nasıl kalırlar da bir molozun altında günlerce, yinede sevgilisine hasret bir âşık gibi sevişirler depremleriyle. Güç müdür bu yoksa ikiyüzlü bir güçsüzlük mü?
Renkli istop oynardık, dört ana rengi cebimizde taşıyarak ebe olmamak için, zafer çocukluğumuzdan beri bize dayatılan bir değerdi ve kaybeden biz olmadıkça hep gülmemiz öğretildi.
Dövüş bittiğinde, aslan doyduğunda kaybedecek bir şeyi yoktu geyiğin zaten bir şeyin önemi de yoktu.