- Kategori
- Gezi - Tatil
Benelux-Paris turu, 5. Bölüm-Amsterdam

Amsterdam kanalları
1 Mayıs 2014’ de saat 13.30 civarı öğlen güneşi içimizi ısıtırken tur otobüsüne binip Amsterdam’a gitmek için yola çıkıyoruz.
Köln-Amsterdam arası 261 km. Yol üzerinde daha önceki yazılarda bahsettiğim, köylere otoban gürültüsü gitmesin diye konulan ses duvarlarının Belçika ve Fransa’ya nazaran daha güzel dizayn edilmiş, şeffaf olanlarını görüyoruz. Yine yol üzerinde gördüğümüz çiftlikler, köyler ve kasabalar bana çocukken seyrettiğimiz Heidi çizgi filmini hatırlattı. Heidi, uçsuz bucaksız çimlerde, kırlarda zıplayıp hoplarken ne kadar da mutlu idi. Buradaki köyler ve evlerde çizgi filmdeki gibi. Bu uçsuz bucaksız kırlarda Hollanda’nın o meşhur montofon inekleri otluyor veya dinleniyor. Düzlük bir arazide oldukları için hayvanlar gerçekten çok iri. Çünkü efor sarfedecekleri bir bayır-yokuş olmadığı, ot da bol olduğu için, ahırdan çıkıp hemen otlanmaya başlıyor. Zaten bu düzlük arazide su da bol. Her taraf dere veya küçük göletler ile dolu. Dolayısıyla su ihtiyaçları da her daim ellerinin altında.! Bizim gariban ineklerimize nazaran bu Avrupalı ineklerin oldukça lüks bir yaşamı var.!
Saat 16.30 gibi turumuzun 6. gününde, özgürlükler şehri Amsterdam’a giriş yapıyoruz. Hava burada da çok güzel. 18 derece. 1 milyona yakın nüfusu olan şehirde bisiklet ana ulaşım aracı. Yılda 5 milyon turist ağırlayan Amsterdam inanılmaz kalabalık. Aslında Parise baktığınızda yılda ağırladığı turist sayısı çok da fazla değil ancak küçük bir şehir olduğu için, gezilecek yerlerin bir çoğu da yürüme mesafesinde olması sebebiyle bir nevi Eminönü kalabalığı ile karşılaşıyoruz. (Paris yılda 40 milyon turist ağırlıyor ve dünyada ilk sırada).
Tur rehberi eşliğinde ilk olarak Dam meydanı ve karşısındaki Kraliyet Sarayını görüp, sonra Kırmızı Fener sokağına (Red Light Street) giriyoruz. Turumuz 43 kişiden oluşuyordu ve bu sokağa ben girmem diyen olmadı.! Dar sokaklarda, camekan arkasında genelde Uzakdoğu ve Romanya-Polonya-Bulgaristan nüfuslu bayanlar çalışıyor. Avrupalı ergen erkeklerin hafta sonu eğlencesi olan bu sokakta kısa bir tur sonrası Dam meydanında gruptan ayrılıp serbest zamanda Amsterdamı kendimiz gezmeye başlıyoruz.
Dam meydanı karşısındaki bir alt sokakta bulunan mağazaların olduğu sokağa giriyiroruz ilk olarak. Bunun sebebi ise burada da tüm mağazalar diğer Avrupa şehirlerinde olduğu gibi 18.00 gibi kapanıyor ancak Lüksemburg kadar katı değiller. Bazıları 15- 30 dk. sarkıtabiliyor. Alışveriş caddesi boyunca mağazalara bakıp yürüyoruz. Spor mağazaları revaçta. Fiyatlar Türkiye’den ucuz değil. Ama daha yeni modeller, Türkiye’de olmayan modelleri burada bulabilirsiniz. Bu caddenin sonu Çiçek Pazarına kadar gidiyor. Çiçek Pazarını da görmüş olduk ama görmeseydik de olurdu.! Küçük bir pazardan ibaret.
Çiçek Pazarını bitirip sola dönüp Leidseplain meydanına gidiyoruz. Yürüyüş esnasında bisiklet trafiğine dikkat etmek gerekiyor. Hollanda kanunlarında bir bisikletlinin kendi yolunda size çarpıp yaralanması olaylarında ömür boyu bisiklet kullanıcısına bakmakla yükümlüsünüz. Bunu bilen bisikletliler kendi yolunda gerçekten taviz vermiyorlar ve sürat yapabiliyorlar. Bu arada nüfusundan fazla bisikleti olan bu şehirde hiç bisiklet tamirci dükkanı görmedim. Bisiklet kullanırken yanında tasması ile köpeğini de koşturanları da görürseniz şaşırmayın.!
10 dk. lık bir yürüyüş sonrası Leidseplain’e varıyoruz. Amsterdam’ın en hareketli yerlerinden burası. Çünkü müzeler meydanı (museumplain) ve Vondel park ile Hard Rock Cafe bu civarda. Biz Vondel parka giriyoruz. Amsterdam gibi küçük bir yerde yeşillikler içinde oldukça büyük bir park burası. İçinde cafeler, gölet ve fotoğraf çektirmek için I amsterdam yazısının yeraldığı bu parkta biranızı alıp biraz soluklanabilirsiniz. Tüm gençlik burada bunu yapıyor, kalanlar ise bisiklet gezisi ile spor yapanlardan oluşuyor. Araç ve bisiklet trafiğine kapalı leidstraat diğer görülebilecek yer. Bu sokak da cafe ve barları ile tam bir eğlence merkezi. Yarım günde tüm Amsterdamı yürüyerek gezebilirsiniz. Biz ilk günde kısa zaman diliminde yarısını gezdik sayılır. Müzeler için ayrı bir paragraf açacağız.!
Saat 20.30’da Dam meydanında tur otobüsü önünde toplanıp hotelin yolunu tutuyoruz. Havaalanına 5 dk. mesafede bulunan NH Schipol Airport Hotel yeni, güzel ve temiz bir hotel. Buradan şehir merkezine gitmek için, hotelin her 30 dk. da bir kalkan ücretsiz minübüsleri ile havaalanına ulaşıp, havalanından Amsterdam Merkez tren istasyonuna tren ile ulaşabilirsiniz. Gidiş-dönüş tren bileti 4,80 Euro.
Bugün yaptığımız Köln ve Amsterdam gezisi sonrası yorulduğumuz için biz istirahat moduna geçiyoruz.
2 Mayıs 2014 Cuma günü sabah 7.30’da aldığımız kahvaltı sonrası saat 8.00 gibi Marken Adası ve Volendamı görmek için yola çıkıyoruz. Bu sefer kahvaltı için sözde demiyorum çünkü hem fırın patates, hem yumurta, hem de domates gördük bugün kahvaltıda.! Bizim tur rehberimizin tavsiyesi ile bu gezide aldığımız 2. ekstra tur bu. Aslında kendimiz gidip gezmek istiyorduk ancak tur rehberimiz bize bir kıyak yaptı ve bu tura katıldık. İyiki de katılmışız çünkü hava bugün çok soğuk, 12 derece. Yağmur yok ama rüzgar adeta titretiyor. Kendimiz gitsek soğuk hava nedeniye sıkıntılı olabilirdi.
Marken adası ilk durak. Havaalanı tarafından daha kuzeye doğru gidiyoruz ve saat 09.00 gibi Marken adasındayız. Yol üzerinde Frank De Boer’in evini görüyoruz. Küçük, mütevazi bir villa. Deniz seviyesinin altından gidiyoruz ki bu çok ilginç. Otobüs ile giderken yol deniz seviyesinin altında ve denizi görmek için otobüste ayağa kalkmanız gerekli. Boşuna bu ülkeye Hol-Land (Alçak Ülke adını koymamışlar.) 1950’li yıllarda yaşanan sel felaketinde Marken adası yerle bir olmuş. İleride bu haberi tekrar duyarsak kimse şaşırmasın. Adı ada olarak geçse de anakaraya bağlı. Asansör köprüler üzerinden geçerek Marken’e geldiğimizde küçük bir balıkçı köyü olduğunu anlıyoruz. Daha kuzeye gittiğimiz için burada hava 2 derece daha soğuk. Köyün içinden geçen dereler, kanallar, tek veya dubleks ahşap ve renkli köy evleri ile Marken Adası mutlaka görülmesi gereken bir yer. Köy içinde bir gezinti yapıp bu masalsı köyde harika fotoğraf kareleri yakalıyoruz. Eminim yazın buralar harika olur. Ancak bu sabah terkedilmiş gibi. Bizden başka kimse yok sokaklarda. Bahar ayında böyle iken, kışın buraları gezmeye gelenler donmuyor mu merak ettim.
Saat 10.30 gibi Marken adasından ayrılıp Volendam’a geçiyoruz. Yol üzerinde bir peynir çiftliğinde durup bize Hollanda peynirlerinin nasıl yapıldığı anlatılıyor. Sanki eve dönünce peynir yapacağız!. Bir de yapılan uzay mekiği değil yani peynir.:) Bildiğiniz üzere Hollanda’nın peyniri meşhur. Bu çiftlikteki yaklaşık 20 çeşit peynirden de deniyorum ki birini bari alayım. Ancak bizim Kars kaşarı ve beyaz peynirin tırnağı bile olamazlar. Gerçekten tadları çok kötü idi. Belki de damak farkı dolayısıyla olabilir. Ama biz Türklere uzak bir tadları var.
Saat 11.00 gibi Volendam’dayız. Marken ve Volendam arası yaklaşık 15-20 km. Volendam biraz daha turistik. Özellikle hediyelik eşya alacaklar buraya kadar sabretsinler. Amsterdam’a göre çok daha ucuz ve çok çeşitli hediyelik eşyalar var. Burada bir hediyelik eşya dükkanında Türkçe bir belgesel izliyoruz Hollanda hakkında. Daha sonra Marken adasındaki gibi şirin ve ahşap evlerin arasında gezip, hediyelik eşya satan dükkanlara bakıyoruz. Tur otobüsüne geri dönmeden önce atıştırmalık deniz ürünleri satan yerlerde ben buranın yöresel balığı Kibbeling’in tadına bakıyorum. 1 porsiyonu 5,5 Euro. Tek kelime ile harika bir tadı var, tavsiye ederim. Bizim mezgite biraz benziyor. Bozukluklarım ile 5,45 Euro denk getirdim ve bu şekilde kabul edermisiniz yoksa 50 Euro mu vereyim dedim. Servisi yapan bayan “kusura bakmayın, bu eksik” deyip 50 Euro’yu aldı. Esnafçılık ölmüş arkadaş buralarda.! Eşim ve kızım da Waffle yedi. Belçika waffle’larına nazaran daha iyiydi. Çilekli ve kremalı isterseniz porsiyonu 5 Euro. Öğlen yemeğimizi de bu şekilde ayaküstü hallettiken sonra tur otobüsüne binip geri dönüş yoluna koyuluyoruz. Burada yemek için cafe ve restoranlar da mevcut ancak vakit sınırlı, Avrupada gerçekten servis çok yavaş olduğu için yemek işini mümkün olduğunca ayaküstü yapmakta fayda var. Yoksa bir restoranda saatlerinizi geçirip gezmeden geri dönebilirsiniz. Geri dönüş yolunda bir yel değirmeni önünde duruyoruz ve fotoğraf çekiliyoruz. İçine girmek mümkün değil. Ancak Hollanda’ya kadar gelmiş iken yakından bir yel değirmeni görmek güzel. Saat 13.30 gibi tur otobüsü bizi hotele bırakıyor ve Büyük Hollanda turu için diğer katılımcıları alıp yoluna devam ediyor.
Büyük Hollanda turuna katılanlar, daha sonra bize verdikleri bilgide “aslında Amsterdam’a vakit ayırsaydık daha iyiydi” dediler. Çünkü 2 ekstra turu alınca Amsterdamı gezmeye vakit kalmıyor.
Marken ve Volendam’a kendi başına gidecekler için, Amsterdam merkez tren istasyonu arkasından günlük 10 Euro’ya, otobüsler ile Waterland bölgesini gün içinde sınırsız indi-bindi yaparak gezebilirsiniz. (Marken-Edam-Volendam için) Benim planımda bir de Zaanse Schans bölgesine gitmek vardı ancak aşırı soğuk hava nedeniyle çocuğumuzu hasta etmemek için gidemedik. Zaanse Schans sıra sıra yeldeğirmenleri olan bir köy. Havaalanından trene binip Koog Zaandik durağında inip 10 dk. yürüyüş ile buraya varabilirsiniz. Sanırım yukarıda bahsettiğim otobüs durakları bölgesinden ayrıca buraya da otobüsler var.
Bizim öğleden sonrası için rotamız Amsterdam merkez. Hotelden ücretsiz minibüs ile Schipol Havaalanı’na 5 dk. içinde varıyoruz. İsteyen burada da I amsterdam yazısı var, fotoğraf çekilebilir.
Havalaanı içindeki bilet gişesinden gidiş-dönüş 2 kişi için 17 Euro bilet parası ödeyerek tren istasyonuna iniyoruz. (gidiş-dönüş bileti alırsanız daha ucuz, tek yön 4,8 Euro). Kimse bilet falan sormadı. Biletleri bir yere de okutmadık. Şaşkınız ve o sırada gelen ilk trene atlayıp Utrecht’e doğru yolalıyoruz.! Bunu tabii bindikten sonra tren ekranında Amsterdam Cental Station yazısı göremediğimizde anlıyor ve trendeki öğrencilere bu trenin nereye gittiğini sorduğumuzda öğreniyoruz. Sağolsun öğrencilerden biri telefonundan kontrol edip 2 durak sonra inip karşı tarafa geçip Amsterdam Central Station yazan trene binin diyor ve bizi kurtarıyor. Paris gibi metrosu örümcek ağla kaplı yerde tökezlemeyen ben, burada resmen çuvallıyorum. Çünkü tabelelar yetersiz. Trenlerin renkleri aynı. Önlerinde ise nereye gideceği yazmıyor.
Neyse ki yanlıştan çabuk dönüyoruz. İnip, alt geçitten geçip karşı istikamette, bu sefer biletimizi okutarak diyeceğim ama biletleri makina okumuyor ve turnikeden direkt geçip istasyona varıyoruz. İstasyonda bu sefer bir Hollandalı doğru treni bulmamıza yardımcı oluyor. Yarım saat rötar ile Amsterdam tren istasyonunda iniyoruz. Çok büyük ve çok pis bir tren istasyonu olduğunu görüp şaşırdık. Tren istasyonundan çıkınca ilk olarak sağınıza bir bakın. Bisiklet için yapılmış katlı otoparkı göreceksiniz. Binlerce bisiklet park halinde. İnsanlar buraya bisikletlerini park edip, başka bir şehir veya ülkeye gidiyorlar.
Biz Damstraat’dan yürüyüp Dam meydanına varıyoruz. İlk olarak Begijnhof denilen, sadece rahibelerin yaşadığı sokağa gidiyoruz. Bir apartman kapsından içeri girip sonra küçük bir meydanı olan bu sokakta biri 1500 yılından kalma olan rahibe evleri, Kilise ve Şapeli görüp fotoğraflıyoruz. Son Begijnhof rahibesi 1970 yılında ölmüş.
Sonraki durak Anne Frank’in evi. 2. Dünya savaşında 2 duvar arasında 2 yıl boyunca bu evde saklanan Anne Frank adlı küçük Yahudi kızı için ev müze haline getirilmiş. Jordaan bölgesinde yeralan bu evi görmek istedik ancak sıra muazzam. Biz de bu bölgeyi yürüyerek gezip, kanalların arasında biraz fotoğraf çekiyoruz. Kanallar şehri Amsterdam’da biz günü yine yorularak tamamlıyoruz.
Akşam saat 19.30 gibi bir Faslı’nın restoranında tavuk şiş yiyerek tren istasyonuna varıp sıkıntısız bir tren yolculuğu sonrası önce havaalanı sonra da minibüs ile saat 21.00 gibi hotelimize varıyoruz.
3 Mayıs 2014 Cumartesi günü öğlen saatinde Schipol Havalanından İstanbula uçacağız ve sabah yorgunluk ve soğuk hava nedeniyle merkeze inemiyoruz ve hotelde dinlenmeyi tercih ediyoruz.
Schipol Havaalanı Amsterdam’a nazaran büyük ve işlek bir havaalanı. İçinde alışveriş merkezleri de mevcut. Sorunsuz bir 3,5 saatlik yolculuk sonrası THY ile Cumartesi akşamı İsanbula, Atatürk Havalimanı’na varıyoruz.
Amsterdam özgürlükler şehri dedik. Dünyada suç oranı en düşük şehir. Çünkü esrar, eroin, kokain, fuhuş, eşçinsellik suç değil!. Coffeshop yazan yerlere kokain, esrar kullanmıyorsanız girmeyin. Özel hazırlanmış 5 Euroya sattıkları haşhaşlı, otlu kekler ile 2 saat sonra kafa buluyor millet. Denemek isteyenler sonrasında alkolden mutlaka uzak durmalı. Şehir zaten mariuana ve esrar kokuyor. Ekşimsi bir koku hissediyorsunuz. İnsanlar sokaklarda normal sigara içer gibi ot içiyorlar. Space kek ve zehirli mantar kekleri (mushroom cake) çok meşhur. Grubumuzda kekleri ve ot içmeyi deneyenler oldu. Gece taksi ile hotele zor geldiler. “Yatağa başımı vurduğumda beynim aşağıya akıyor zannettim” diyen oldu. Türkiye’den sırf bunları denemek için bu tura gelenler oluyormuş.
Gelelim müzeler ve gezi noktalarına ; yürüyerek yarım günde Amsterdam gezilir dedik. Müzeler hariç. Müzelere meraklı iseniz, I amsterdam card alıp hepsine ücretsiz girebilirsiniz. 2 günlük kart 50 Euro. Kanal turu dahil. Biz kanal turu yapmadık. Çünkü turun geçtiği çoğu yerden yürüyerek geçmiştik. Adamlar herşeyin müzesini yapmışlar. Örnek olarak Seks müzesi, Lale Müzesi, Mariuana Müzesi, Body Müzesi, Heineken Experience Bira Müzesi, ve Sanat Müzeleri (Rijkmuseum, Rembrand Müzesi, Van gogh Müzesi, Stedejlik Müzesi, Madam Tussaud Balmumu Müzesi). Tabii bunların hepsine girmek için sıra beklemeniz gerekir. Dolayısıyla müzeler için en az 2 gün, müze merakı olmayanlar ise 2 günde şehri ve civarını gezebilirler.
Lale bahçesi (Nisan ve Mayıs aylarında), Amsterdam Arena stadı, Albert Cuyp Market (Sokak Pazarı) vakti kalanlara alternatif gezi noktaları.
8 günlük Benelux-Paris gezimizi güzel anılar ile noktalıyoruz. Avrupa'yı kısadan görmek için güzel, fiyatı uygun bir tur olan Benelux-Paris turunu herkese önerebilirim. Hoşlanırsanız daha sonra sadece Paris veya Amsterdamı tekrar ziyaret edebilir, güzel bir plan yapıp belirlediğiniz noktaları kendi başınıza kolayca gezebilirsiniz.