​ Benim çay ocağım yok ki! / Mizah / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Mayıs '09

 
Kategori
Mizah
 

Benim çay ocağım yok ki!

Benim çay ocağım yok ki!
 

tartışmanın odağı!


Maliyeden gelen yazıyı kaptığım gibi doğru vergi dairesine koştum. Kapıdan alı al moru mor girmiş olacağım ki kapıdaki güvenlik görevlisi gayet nazik bir şekilde uyardı.

“Hop hemşerim, dingonun ahırı mı burası?” Ben, aklım bana tebliğ edilen yazıda,

“Bilmem” dedim.

“Ben vergi dairesi burası diye geldim. Taşındı mı?”

“Kim taşındı mı?”

“Vergi dairesi?”

“Beyefendi siz benimle dalga mı geçiyorsunuz, daire durduk yerde niye taşınsın?”

“Evet, durduk yerde... Ama siz sordunuz ya ‘dingonun ahırı mı?’ diye, acaba dedim.”

Baktım güvenlikçinin de yüzü morarmaya başladı.

“Çantanızı, cebinizdekileri, pantolon kemerini, yüzüğünüzü, cep telefonunuzu metal ne varsa şuraya koyup geçin” dedi.

Benim aklım hala vergi dairesinden gelen ve vergi borcumu ödememi ihtar eden yazıda.

“Cep telefonumu yarın getirsem olur mu?”

“Niye?”

“Evden aceleyle çıktım ya, evde bırakmışım...” Güvenlikçi bey hızlı hızlı soluk alıp vermeye başladı. O arada girenlerden çıkanlardan bir meraklı yığını oluştu etrafımızda.

“Bak benden yaşlısın...” diye kötü bir Tayyip taklidiyle girdi söze güvenlikçi. İnsaf ki insaf! Yahu Tayyip onu seksen altı yaşındaki Peres’e söyledi. Ben daha altmış ikisindeyim... “Altmış iki” diye düzelttim güvenlikçi beyin bu bariz hatasını, aklım hala vergi dairesinin ihtar yazısında. Güvenlikçi bir şey desin mi demesin mi, derse ne desin öyle bir bakıyor ki şaşkın mı, kızgın mı anlamak da mümkün değil. O arada hemen etrafımızdaki kalabalık yaşım üzerine tahminlerde bulunmaya başladı.

“Atıyor” dedi sol yanımda birikmiş seyircilerden bir bey. “En az yetmişi var...”

Sağ yanıma denk düşen bir hanım,

“Yok canım” dedi “Olsun olsun kırk... Bilemedin kırk beş”

Derken her ağızdan bir tahmin çıkmaya başladı. Rakamlar havada uçuşmakta. O arada ben üstümde başımda, cebimde cepkenimde ne varsa yandaki tezgâhın üzerine koydum ve geçtim o arada bir öten yarım metrelik tünel gibi nesnenin içinden. Onun da dili tutulmuş olmalı ki ötmedi çok şükür. Tezgâhın üstüne bıraktıklarımı aceleyle toplayıp danışmaya koştum.

Danışma ana baba günü. Herkes bir şey soruyor ama danışmada kimse yok, sorunun yanıtını oradakilerden bilen varsa o söylüyor. Mükellef bir mükellef dayanışması yani.

“Beyler” dedim “Bana vergi borcun var, falan tarihe kadar öde... diye yazı geldi. Oysa benim borcum morcum yok. Ben kiminle görüşmeliyim?”

Kimi “Tahakkuka git” diyor, kimi “Ahmet Bey’e” kimi “Necla Hanım’a” kimi Muhasebe Müdürlüğüne, kimi Müdür yardımcısına gönderiyor, kimi bölüm şefine...

Ben onları bırakıp karşıdaki ilk masada oturan memura yöneldiğimde hala kime gitmem gerektiği konusunda tartışıyorlardı. Masada oturan memur hanıma olabildiğince yumuşak ve nazik bir sesle sordum.

“Özür dilerim, acaba bu yazı için...”

Memur hanım, bulmacasını çözmeye çalıştığı gazeteden başını kaldırarak sordu.

“Şellak da denilen hayvansal bir reçine?”

Yahu aksilik! Hayatımda duymamışım.

“Vallahi, Allah sizi inandırsın ilk defa sizden duydum. Acaba bu yazı için...”

“Girişte danışma var, oraya soracaksınız” dedi hanım başını tekrar eğdiği gazeteden kaldırmadan.

“Ama orada görevli yok” dedim...

Memur hanımda en ufak bir tepki yok, sanki duvar. Biraz bekledikten sonra yineledim.

“Özür dilerim hanımefendi, danışmada kimse yok da ondan...”

Memur hanım sesini hafif yükselterek,

“Beyefendi” dedi “İnsanlık hali. Lavaboya gitmiş olabilir, müdür bey çağırmış olabilir, bir iki saatliğine izin almış olabilir... Bekleyin gelir. Görüyorsunuz meşgulüm.”

Baktım hanım ser veriyor sır vermiyor, öbür masalara göz gezdirdim. Masanın birinde üç memur hararetli hararetli bir şey konuşuyorlar, yandaki iki boş masa da diğer ikisinin olmalı.

Masanın birinde emekliliği yaklaşmış bir hanım örgü örüyor. Bir masada erkek bir memur sayısal loto doldurmakta. Onun yanındaki masada bir hanım memur geldim geleli telefonla konuşuyor. Baktım arkada camlı bir bölme var, kapısında “Bölüm Şefi” yazıyor. Oraya yöneldim, kapıyı tıklatıp içeriye girdim. Şef bey elinde 13X18 bir ayna, bıyıklarını düzeltmekte. Akıllandım ya, taktik değiştirerek sordum.

“Özür dilerim, bu yazı için size gönderdiler”

Bakışlarını aynadan kaydırmadan sordu.

“Kim gönderdi?”

“Danışmadan gönderdiler.”

Bunun üzerine elindeki aynayı çekmeceye koydu ve,

“Ver bakalım” diyerek elimden yazıyı aldı. Şöyle bir baktıktan sonra,

“Yanlış gelmişsin” dedi. “Bu yazıyı Güzin Hanım yazmış, ona soracaksın”

“Güzin Hanım?”

Başıyla örgü örmekte olan hanımı işaret ederken tekrar çekmecesinden aynasını çıkardı şef bey.

Güzin Hanım örgüsüne aynı hızla devam ederken sordu.

“Buyurun?”

“Efendim” dedim “Üç yüz yetmiş altı lira kırk üç kuruş vergi borcun var diye yazı göndermişsiniz bana.”

“Var ki göndermişiz”

Bu arada örgü işi olanca hızıyla sürmekte.

“Ama benim çay ocağım yok ki... Bu başka bir Cengiz Kuştüyü olmasın?”

“Beyefendi devlet işi ciddi iştir, borcunuz olmasa size niye yazı yazalım?”

“Ama yazıdaki TC Kimlik No. da bana ait değil?”

İki ters bir düz, iki ters bir düz örüyor ya, bana cevap vereceği sırada hep iki terse rast geliyor nedense!

“Beyefendi, biz bu yazıyı bir kere yazmışız. Yırtıp atacak halimiz yok herhalde. Varsa bir şikâyetiniz, itiraz dilekçesi yazarsınız. İtirazınızı da belgelendirirseniz gereği yapılır, bir yanlış varsa düzeltilir.”

“İyi de hanımefendi nasıl belgeleyeyim? Çay ocağım yok ki... Hem bakın nüfus cüzdanımda kimlik numaram da yazılı...”

“Beyefendi, sorun sizin sorununuz. Madem belgeleyemiyorsunuz, verginizi ödeyin o zaman!” Yok, böyle olmayacak. Önce şu şef beyden aynasını rica edip yüzümün rengini mi kontrol etmeli, yoksa bir masanın üzerine çıkıp nara mı atmalı?

Yine taktik değiştirmek en akıllıca yol olarak geldi bana ve örgücü hanımda son bir kez şansımı denedim.

“Hanımefendi, şimdi diğer masalara gitsem sorsam da hangisine sorayım? İçlerinde en tecrübeli, en bilgili siz görünüyorsunuz. Hangisine gitsem yine size gönderecek. Bana bir yol göstermeniz mümkün değil mi acaba?”

“Yani beyefendi ben ne çekersem bu çalışkanlığımdan, bu tecrübemden, mevzuatı herkesten daha iyi bilmemden çekiyorum. Ne yapayım, sorumluluk duygum çok gelişmiş. Biz babamızdan böyle gördük. Neydi sizin sorununuz?”

İşler yoluna girer gibi oldu ya, hiç sinirlenmeden bir daha anlattım sorunumu o arada bir kol örgüsünü bitirip diğerine başlamış olan Güzin Hanıma.

“Bakın” dedi “Önce Esnaf Sanatkârlar Odasına gidip ‘Odamızda çay ocağı işletmecisi olarak kaydı yoktur’ diye bir yazı alın, oradan nüfus müdürlüğüne gidip nüfus cüzdanınızdaki kimlik numarasının doğruluğunu tasdik ettirin, sonra da yazdığınız itiraz dilekçesine bunları ekleyip bana getirin. Belgeler tamamsa gereğini yaparız.”

Bu kadarı yeter bana, Güzin hanımı daha fazla kızdırmadan Esnaf odasıyla nüfus müdürlüğünde başıma geleceklere hazırlıklı olarak kapıdan çıkarken güvenlikçi beyin ters bakışlarını görmezden geldim. Ne de olsa adam görevini yapıyor, devlet işleri ciddi işlerdir sulandırmamak lazım...

Şimdi Nüfus Müdürlüğündeyim. Bir masanın etrafında toplanmış hararetle tartışan altı memurdan zar zor derdimi anlatabildiğim bir tanesi nüfus cüzdanımdaki kimlik numarasının geçerli ve yeterli olduğunu, “Kimlik numarası doğrudur” diye bir yazı vermelerinin söz konusu olmadığını önce efendice, daha sonra her seferinde biraz daha sinirlice bana izah etmeye çalıştı ama o yazıyı alamazsam Güzin hanıma mahcup olmam bir yana, bana ait olmayan o vergiyi de ödemek zorunda kalacağım. Şimdi memurların Hadise’nin kıyafetiyle ilgili tartışmalarının bitmesini beklemekteyim.

 
Toplam blog
: 195
: 688
Kayıt tarihi
: 04.10.07
 
 

Dünyanın internet sayesinde küçüldüğü günümüzde büyüyen sorunlara ilişkin duygu ve düşüncelerimi pay..