27 Ekim '06
- Kategori
- İstanbul
Benim olan 'Taksim'

Bundan üç sene kadar önce, çalıştığım şirketin intranetinde yayımlanan bir gazete için kaleme aldığım yazı, arşivi karıştırırken yeniden karşıma çıktı ve bunu, benimle aynı duyguları hissedebilen herkesle paylaşmalıyım diye düşündüm. Yazının içerisinde geçen Cem Karaca anektodu:(( Ve 1-2 milyon diye tabir edilen biralar:(( Artık yoklar. Keşke bira daha pahalı olsaydı da Cem Karaca halen orada olsaydı... Onu özlüyoruz, hem de çok.
Ve işte o yazım...
Benim olan "Taksim"
Hep böyle başlar ya yazıların hikayesi, "ne yazsam?".
Sonra da, "bana ayrılan yer bu kadar mıydı yetmedi, n’olur 1-2 satırcık daha..." diye devam eder.
Bir yerler vardır ya insanların hayatında, aradığını bulmak, bulduğunu sahiplenmek, sahiplendiğini yeniden sahiplenmek ve yeniden sahiplenmek istediği. Her hafta sonunu koşarak gidip geçirmek isteyeceği, isteyebileceği. Her anını, her saatini, her gününü sevdiğim -ki özellikle Salı akşamlarıdır bu. İnsanlar hafta sonunun yorgunluğuyla Pazartesi’nin stresini atamadıklarından pek gelmezler, o zaman bana ve gerçekten bağımlılarına kalır Taksim ve İstiklâl Caddesi.
İstiklâl Caddesi... Ait olduğu şehir ve ülkenin tamamından bağımsız yaşayan ve açık açık onlara kafa tutan asi varlık. Onu kelimelerle anlatmak gerçekten çok zor. Bunu yapmaya kalkıştığım için beni bağışlasın... Bana göre ülkemiz insanlarını ikiye ayırmak mümkün; İstiklâl'i tanıyanlar ve şanssızlar... Şanssızlara üzülmemek elde değil ama onları hiçbir zaman çağırmam buraya, anlatmam onu. İsterseniz bencillik deyin, umursamam. Çünkü insanı kendi kaderi getirmeli İstiklâl'in koynuna. İstiklâl kendi istemeli büyüleyeceği insanı. Zaten kıskanırım da, paylaşmak istemem değerini bilemeyecek insanlarla. Bilen insan yaşar zaten onu doyasıya.. Ben kıskansam da, kıskanmasam da... Bir kış gecesini sabaha bağlayan saatlerde, dostlarla sarhoş ve aç bir şekilde meydana çıkarken o bayat espriyi bana yaptıran kutsal varlık:
Ya İstiklâl, ya ölüm...
Her gittiğimde ayrı bir heyecan, ayrı bir tutkuyla dolaşıyorum İstiklâl Caddesi’nde. En sıkı dostlarla, en aşık olunacak insanlarla. Orası bir cennet benim için... Aslında anlatması o kadar zor ki bu tür duyguları....
Her şey o anıtı görerek başlar uzaklardan meydandaki. Sonra hiç anlamadan büyük bir kalabalık çeker sizi İstiklâl’e ve bin bir sürpriz sunacağı o muhteşem salaş ara sokaklara. Parıltılı gözlerle gelen her müdavimin sabah saatlerinde kendilerinden geçip gözlerinin dolduğu, 24 saat yaşanabilecek tek yer. İstiklâl’de yürürken insan selinin arasına kendine kaptırıp ancak uyanmak istediğinde çıkabildiğin. Eski binaların bize fısıltıları arasında kendimizi ve insanlığımızı bulabileceğimiz tek yer. Cafeler, Barlar, Sokaklar, Binalar, Kaldırımlar, Büfeler Tiyatrolar, Sinemalar ve en önemlisi İnsanlar....
Kalabalıkta yalnız olmayı sevdiğim tek yer.. Bazıları için kafa patlatan, bazıları için dinlendirici... Her telden bir çok insanı bir araya toplayabilen belki de Türkiye’deki tek mekan... İstiklâl Caddesi’nde büyük aşklar yaşanıyor, yaşanacak ta... Ve en güzeli nedir biliyor musunuz ? O kocaman yüreklerin içinde olabilmemiz, oraya hayat verebilmemiz.
Bir İstiklâl havası vardır.
Hala 1-2 milyonluk 2-3 bira ile geçirmek gerekiyorsa uykusuz akşamlar. Kalabalık hallerinden nefret ettiğim, uyku tutmadığında bir barına kendimi atıp avutabildiğim, yok o da kesmezse, sabah 3’lerde 4’lerde bir başıma adrenalin salgımın artmasına rağmen boylu boyunca yürüdüğüm cadde. Kışları değişmezimdir.
Ne ararsan var orada sergi mi istersin, buyrun,
Yok canım tiyatro çekti bugün,
Yok yok bi sinema yapalım,
Ama önce Kızılkayalar’da bi hamburger atalım,
Sonra da bi bar yaparız ardından, "çiçek" gibi oluruz,
Ya bayaadırrrr Çınaraltı yapmadık,
Ayıp olur gitmezsek bu akşam da Kemancı’ya.,
Neyse biz en iyisi Yaga yapalım bu akşam "Cem Karaca" vardır şimdi mikrofonda...
Eğer oralardaysanız mutlaka bir yerde bi saniyeliğine bile olsa göz göze gelmişizdir.
Herkese sevgiler.