- Kategori
- Kültür - Sanat
Bilge Karasu Kılavuzu

Jean ve Gino'ya Mektuplar
İnanın Türk yazınında son on yirmi yıldır ne oluyor bitiyor bilmiyorum. Ara sıra Orhan Pamuk, Elif Şafak bir şeyler çıkardığında bir dalgalanma yaratıyorlar, ondan haberim oluyor. Dalgalandıranlardan Ayşe Kulin gibi yazarları, çok satmalarına karşın pek de önemsemiyoruz, yani yazınsal açıdan. Belki de Kulin, Şafak’a denk birisidir, ikisinin de birer romanını okudum, bir şey diyemeyeceğim; ama bende bıraktığı izlenim hoş ve rahat okunan romanlar yazdığı, hepsi o kadar. Bir de adları kulağımıza çalınanlar var, Ayfer Tunç vs gibi, daha iyi kalemler olabileceklerini, herhalde çoksatar olmadıkları için, bana düşündüren türden.
Okuma grupları yoksa kim yazın tartışması yapıyor artık? Merak ediyorum, hep mi böyleydi? Yaşar Kemâl ve Adalet Ağaoğlu romanları piyasaya ilk çıktığında diyelim ne oluyordu? Şimdiye göre daha az insan alıp okuyordu o zamanın ünlü romanlarını. Yani okuyan okuyordu da, “Bir Düğün Gecesi, İnce Memed çok tartışıldı” dendiğinde, tartışanlar, kitabı okuyan bizim gibiler miydi, az satan yazın dergilerine yazı yazabilen dar bir çevrenin insanları mıydı? Ve hâlâ o dar çevrenin insanları mı Ayfer Tunç’u filan tartışıyor.
Ya da başka bir soru. Bilge Karasu okunuyor mu örneğin; ya da 90’larda, dedikleri doğru olsa gerek, dar bir çevrede ilgi uyandırmış olan Borges? Geçenlerde baktım, 1971’de yayımlanmış Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı Metis Yayınları’nda ancak 11. mi ne baskısını yapabilmiş. Umarım 90’larda yayın hakkını aldıktan sonra saydıkları 11. baskıdır da 1971’den itibaren saymıyorlardır. İlki olsa ne yazar, her baskı kaç adet sonuçta, bin mi, iki bin mi? Belli ki Bilge Karasu çok okunmuyor, okunmamış da.
Karasu benim de yaşamımdan tamamen çıkmış gitmişti. 90’ların ortasında postmodernizmle ilgilenen bir arkadaşım sayesinde adını duymuş ve o sıralar dört kitabını okumuştum. Bir başka arkadaşım, Nesli, onu tanıyordu da. Başta çok gergin başlayan ilişkileri ikisinin de kedi sever olmasıyla yumuşayıvermiş. Ölümünün ardından Goethe Institute’te yapılan bir anma törenine katılmıştı da bir katılımcının Karasu’nun eşcinsel oluşunu anmasını Nesli biraz yersiz bulmuştu. Troya’da Ölüm Var’ı kaç defa okuduğunu ve yeniden okuyabileceğini söylemişti. Ben de okumuşum ve bu kitap nasıl tekrar tekrar okunabilir diye hayret etmişim, o zaman aldığım not öyle diyor. Bir de Yeni Hayat romanının ilk satılacağı gün ilk baskısını alabilmek için Karasu’nun Ankara Dost Kitapevine açılmadan gittiği, sıraya girdiği ve eline tutuşturulan 49. baskı kitabı görünce çok kızdığı anlatılırdı, doğru mu yanlış mı bilemiyorum. Neyse işte, 96’da Gece’yi okuyup bu sayfayı kapatmış ve belki de Karasu hakkında yıllarca hiçbir şey düşünmemiştim.
Tâ ki 8 Şubat 2014’te tesadüfen girdiğim YKY’nin Galatasaray’daki kitapçısında Lettres à Jean et Gino Jean ve Gino’ya Mektuplar kitabını alıverinceye dek. Merak ettiğim Karasu’nun Fransızcasıydı doğal olarak. Her sayfanın yanında Türkçe çevirisi de verilmiş olduğu için, bazen bir Fransızca cümleyi ne kadar tersinden anlayabildiğimi bana göstermesi açısından hoş olduysa da, bu kitap aynı zamanda Karasu’yu da yeniden düşünmemi sağladı. Sonrasında hemen her yapıtını (Ne Kitapsız Ne Kedisiz’e dayanamayıp hemen baştan pes ettiysem de) okudum (dördünü 20 yıl sonra bir kez daha). Külliyatını – neredeyse - okuduğum ilk yazar o yani.
Ha şimdi Karasu’yu çok sevmiş, o yüzden yazıyor diyecekseniz, oysa onu ne seviyorum ne de sevmiyorum. Benim penceremden bakalım. Karasu, Yahudi bir ailenin oğlu (aile sonradan Müslüman oldu deniyor Vikipedi’de; ama iddianın kaynağı eksikmiş). Ben de 94’te bir iş görüşmesinde Karasu soyadlı bir Yahudi’ye hemen akraba mısınız onunla diye sormuştum da, adam kaç kez duyduysa aynı soruyu artık, hayır demişti hiddetli bir bıkkınlıkla, beni de işe almamışlardı sonra. Ama Karasu, yazılarının hiçbir yerinde Yahudilikten bahsetmiyor. Herhalde Fransızcası ve İspanyolcası aileden diye düşünüyorum; çünkü okuduğu okullar (Şişli Terakki vs) dil öğreten okullar değil. Bu dillerin türevi İtalyancayı öğrenebilmesini de anlıyorum. İngilizcesi de çeviri yapacak ve ödül alacak denli iyi. Belki Almancası da var, bir yerlerde Japoncaya bile heves ettiğini okudum. Belli ki çok iyi eğitim almış (piyano, felsefe vs). Sonra 1963-4’te Paris’te yaşarken tanışıyor bu Jean ve Gino çiftiyle. Mektupları okudukça üzülmeye başladım. Bence her mektubu dolu mektuplar değildi. Aşırı kibar, yapıtıyla ilgili sorduğu soruya beklediği zamanda yanıt gelmeyince kapris yapan, bol bol kedilerden ve beraber yaşadığı annesinden, yazın hangi Akdeniz kasabasına gideceklerinden bahseden bir insan. 95’e doğru telefonun ucuzlaması ve daha sık yurt dışına çıkışlarla seyrekleşmiş yazdıkları, sonra birden beklenmedik bir şekilde kesilmiş. Pankreas kanserinden öldüğü için.
Ama sonuçta fakir ve az gelişmiş bir ülkede, az maaşlı bir işle iştigâl eden biri olarak 30 yıl yazışmış Paris’te yaşayan ve dünyayı dolaşabilen eşcinsel bir çiftle. Bilge Karasu Aramızda adlı onu anma betiğinde, en etkileyici yazılardan biri Talat Sait Halman’ınkiydi. O da diyor ki, nadiren bunu söylerim bir Türk için; ama Türkiye’de kaldığı için hak ettiği zirveye çıkamadı Karasu, keşke yurtdışında yaşasa, yapıtlarını doğrudan İngilizce; ya da Fransızca yazsaydı (özü yatık harfli sözce olan bir yorum Halman’ınki). Türkiye şimdi, belirli bir kesim için en azından, dünya ile çok daha ilişkili ve varsıl. Özgür düşünen insanlara daha sıklıkla rastlayabiliyoruz. Ama Avrupa’nın Eco’vari aydın tiplemesine yakın bu insanın, 60’larda hele sonra 70’lerde Türkiye’de yaşamı beni üzdü. Sonra bunu biraz saçma buldum tabiî. Onun kadar incelmiş olmayan insanlar da o cendereyi başka türlü çekti, onlara niye üzülmüyorsun dedim kendime.
Çok güzel Fransızcası olmasına ve arkadaşlarının cesaretlendirmesine rağmen neden doğrudan Fransızca yazmadığını ben de merak ettim. Çok sevdiği annesinin ölümünden daha çok, bir kedisinin ölümünü anlatmış. Sanki annesinin ölmesiyle, o son günler yaşadığı zorluklar bitti diye, rahatlamış. Öyleyse bile bu eleştireceğim bir şey değil de, o kedilere aşırı tutku nedir hemen her yapıtında ortaya çıkan?! Siyaset çok az ilgisini çekmiş gibi. Ne 12 Eylül ne bir şey. Ama 70’lerin sonundaki kanlı terör olaylarından sarsılmış. Gece romanını (?) da o etkinin altında yazmış olabilir.
Yalnız bir insan deniyor onun için. Söyleşilerinde gerçekten de konuşmak istemeyen, huysuz birisi gibi. Aşk açısından yaşlandıkça yalnızlaşmış. Bazen bir balıkçı, bazen bir öğrenciden bahsediyor, galiba bir şeyler olacak diyor, sonrası gelmiyor. Eşcinselliğiyle annesiyle beraber o çorak ülkede iyi yaşayabilmiş. Ama eşi dostu derseniz, bence gırla. Öyle olmasa daha 20’lerinden itibaren yazın eleştirileri yazabilir miydi dergilere? Ya da kitapları bu kadar az satmasına karşın, Fransızca mektupları yayınlanır mıydı daha yenilerde? Ya da hemen her kitabına bir ödül verilir miydi? Bireyci, yabancı ve anlaşılması güç bir yazar olarak eleştirildiğini söylüyorlar. Doğrudur. Köy romanları dönemi bitmişti belki; ama diğerleri 12 Mart romanları yazarken o bambaşka şeyler yazmış. Bence belli bir okur kitlesi kendini onunla özdeşleştirdiği için onu seviyor olabilir. Onun gibi kendilerinin de cevherinin bu kıt ortamda anlaşılmadığını düşünerek onu kültleştiriyor olabilirler.
Şimdi size bir iki cümleyle ondan ne okumanız gerektiğini açıklayacağım. Bence en güzel yapıtı Göçmüş Kediler Bahçesi. 13 tane masal var kitapta. Sanırım bu betiği ve Uzun Sürmüş’teki mimar öyküsü nedeniyle Borges’e benzetmişlerdir onu. Masal mı okuyacağız demeyin. Tasavvufî, yaşam eğretilemeleri olan masallar bunlar. İkinci sıraya Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı koyuyorum. Bu da ilk çıktığında garip gelmiştir eminim. Bizanslı keşişler var içinde çünkü. Eğer uzun betimlemelere dayanabilirseniz, burada gerçekten inandığımız şeylerle ilişkimiz, kahramanlık korkaklı nedir ve daha nice konularda bizi düşündüren noktaları işlemiş. Troya’da Ölüm Var, eh işte, herhalde usturuplu bir şekilde eşcinsel aşkları anlattığı için - kadınlar daha yan rollerde, evli bekâr olsun erkekler arasında çok güçlü sevgi var ki bu izlek başka yapıtlarında da karşımıza çıkıyor- yankı yaratmış (o dar çevrede). Ben Türk yazınında eşcinsel öykü çok bilmediğimi ayrımsadım. Belki Murathan Mungan okumam gerek (sahi onu okuyan var mı hâlâ?). Troya yerine Kılavuz’u okuyabilirsiniz. Bence çok komik. Neden derseniz, bayağı gerilimli polisiye gibi bir roman. Birbiriyle siz diye konuşup duran insanlar ama ne olacak ne olacak diyorsunuz. Sonunda o gerilimle ilgili her şey pıt diye sönüveriyor. Kısmet Büfesi de ilginç. Resimler üzerine, fotoğraflar üzerine yazmak gibi kısıtlayıcı bir alan seçtiği için. Susanlar’a hiç bulaşmayın (bir iki öyküsü var ve okumadığım opera librettosu ve 50’lerdeki yazın eleştiri ve polemikleri, dedim ya seveni sevmiş Karasu’yu). Lağımlaranası ya da Beyoğlu da bence çok ilginizi çekmez (eğer annesine anlattığı, dayımı tanıyan İngiliz subay öyküsü buradaysa, o çok iyi ama). Narla İncire Gazel ve Altı Ay Bir Güz’ü birbirine karıştırıyorum. Deniz kıyısında sıcakta mayışmış yatarken etraftakileri izleyip kendi kendinize yorum yapanlardansanız (ben değilim) bunun şahikasını Karasu’nun nasıl yaptığını anlayabilirsiniz. Gece başta zormuş gibi gelen, sonra kolay okunan, en siyasî ve Kafkaesk kitabı. Ama onda da belli bir süre sonra (Kılavuz’da olduğu gibi) bu ne ya, dalga mı geçiyor bizimle diye kendinizi düşünürken bulabilirsiniz.
Bir de dili var bahsetmem gereken. Sütü değil südü diyor, gelmeyi istedim değil, gelmeği istedim ya da. Ayşe Hanım mı, Ayşe hanım mı, her kitapta yazım değişiyor, benim de aklım karıştı. İş yazışmalarında bir iki kez Ayşe hanım yazdım, baktım hoş karşılanmıyor geri Hanım’a döndüm. Anımsamak, biraz sonra ansımak, yeğnileşmek, onaşım, daha neler neler! Arı Türkçe ile yetiştirilmiş ben bile bu sözcüklere hayret ediyordum. Biraz garip şeyler duyumsadım haliyle. 80’lere göre yanıt sözcüğü daha yaygınlaşmış olsa da (anımsamak diyen hâlâ çok azız), sanki o arı dil dönemi tamamen kapanmış bitmiş. Geriye gidilmez; ama bu dil nasıl varsıllaşacak acaba?