- Kategori
- Bilim
Bilimin ufukları
Bilim dediğimiz şey, bugün iki benzer aletin etkinliği ile tasvir edilebilir. Birincisi teleskop, diğeri mikroskop. Her ikisi de insanın evren hakkındaki düşüncesini kökten değiştiren dahası milat gibi tarih sayacını sıfırdan yeniden başlatan keşiflerdir. Bilim işte bu iki icat ile birlikte serpilmiş ve gelişmiştir. Bu bakımdan şunun farkına varılmalıdır: Çoğumuzun sandığının tersine bilim teknolojinin babası değil çocuğudur.
Teleskop, kendinden önce evrenin merkezinde sabit bir konumdaki dünya inancını sonsuza dek değiştirmiştir. Dünyanın hiç de evrenin merkezinde değil, güneş sisteminde küçük bir gezegen olduğunu ortaya çıkarmıştır. Özellikle 1950'lerden sonra evrenin milyarlarca galaksiden oluşmuş uçsuz bucaksız bir yer olduğu keşfedilmiştir. Dolayısıyla gök, artık Platon'un tanrılar panteonu veya Aristo'nun bozulmaz ay-üstü alemi veya Plotinus'tan İbn Sina'ya semavi akıllar alemi olmaktan çıkmış, varoluşşsal hiç bir anlama veya nedene sahip görünmeyen madde kümelenmeleri olarak kabul edilmeye başlanmıştır.
Mikroskop ise yaşamın en küçük örneklerinin görülmesinin ötesinde temel kimyasının keşfedilmesini sağlamıştır. DNA dediğimiz basit moleküllerden kurulu yapının gözümüzden gönlümüze değin bizi nasıl şekillendirdiğini biliyoruz. Dahası DNA düzeyinde tüm canlıların birbirine ne kadar yakın akraba olduğunu anlamış bulunuyoruz. Daha da ötesi mutasyon dediğimiz çok küçük değişikliklerin ölümcül hastalıkların nedeni olduğunu da anladık. Retrovirüs teknolojisi ile artık bir canlının DNA'sının bozuk olan diizilimini yani genini düzeltebilecek bir düzeye de ulaştık.
İşte bilim, teknolojinin aletleriyle gözlem ve deney metodolojisinin birlikte çalışmasıyla üretilir. Bu nedenle teknolojinin gelişmediği bir toplumdan bilim beklemek tamamen hayaldir. Örneğin CERN olmadan atomaltı dünyanın parçacıklarının nasıl oluştuğu hakkında herhangi bir şey bilmeyi beklememek gerekir. Dahası atomun tarihine bir göz atarsak görürüz ki, onun da ta 17. yüzyıldan itibaren Avrupalı zenginlerin evlerinde eğlence amaçlı kullanılan içi boşaltılmış cam tüplerden elektrik akımı geçirerek renkli ışıklar meydana getiren bir çeşit teknolojik oyuncağa geri gittiğini görürüz. İnsanın elektriği keşfi de adının anlamında olduğu gibi kehribarın yüne sürtülerek meydana getirdiği çekim etkisinin farkedilmesine dayanır.
Öyleyse bilim, sadece beyinle yapılmaz. Labaratuvarlar ister. Deneyi seven maceracı kişilikler ister. Kendi zekasının sivriliğinden kibre boğulmuş, yanılmaz olduğunu sanan zihniyetler bilim üretemez. Bilimsel metodun temeli olan deneyin en önemli özelliği deneme yanılma ile öğrenmeye veya keşfetmeye yol açan bir etkinlik olmasıdır. Bu nedenle bilimin yapısında yanılabilirlik büyük pay oluşturur. Öyleki bilim kutsal değildir. Bilim adamı da kutsal değildir. Carl Sagan'ın da dediği gibi bilimde otorite olmaz, uzmanlık olur. Bilimin insana öğrettiği en önemli şey, kendisi hakkında mütevazi olması gerektiğidir. Çünkü insan gördüğü şeyleri açıklamada ne kadar yanılmış olduğunu bu kadar geç farketmiştir. Öyleyse siz düşünün görmediği şeyleri açıklamada ne kadar yanılmış olabileceğini..