- Kategori
- Gündelik Yaşam
Bilmeceler...

BİLMECELER… “BUNLOSE = Aptal demek, ben uydurdum.”
Çocukken ilginç bilmeceler sorar, çeşitli oyunlar oynardık. Hayal dünyamızın süsleri doğal şeylerdi. Ne ipod, ne cep telefonu, ne bilgisayarlar, ne de diğer elektronik cihazlar vardı.
Diyeceksiniz; “Şimdi olması bir suç mu yani?” Tabii ki hayır.
Sadece gerçek faydalarından uzaklaşarak zamanımızın çoğunu işgal etmelerine, sosyal ilişkilerimizde aşınma ve görünmez zırh oluşturduklarına değinmek istiyorum.
Hayata ve olaylara dinozor mantığıyla bakmamaya çalışıyorum desem de nafile. Çünkü benim büyüklerim de “Bizim zamanımızda…”diye başlayan cümleler kurduklarında sinir oluyordum. “O zaman öyleymiş şimdi de böyle napalım yani” diye savunmaya geçiyordum.
Eh değişmez gerçeklerden birisi de eskiye olan özlem! Neden derseniz? Yaşandıktan sonra akılda kalan pırıltılar yanıp sönerken, her defasında geçmişteki an’ı yeniden değerlendirme imkânı oluyor. “Yaşam Prospektüsü” böylece sürekli geliştiriliyor. Hem de asıl yaşanan an gerilerde kaldıkça hızla uzaklaşan bir arabadan arkaya bakış şeklinde eskiye olan özlem de aynı hızla büyümeye devam ediyor.
Uzay yolu’ndan unutamadığımız uzun ve sivri kulakları ile yeşil kana sahip olup insani özellikler taşıyan Mr.Spack, Kaptan Kirk, Doktor McCoy’ların oynadığı dizi filmdeki jiit diye açılan otomatik kapılar, kol saati şeklinde iletişim araçları ve hala başarılamayan ışınlama metodu vardı.(Gerçi görünmezlik gerçek oluyor haberleri başladı ya). Gözlerimiz hayret ve şaşkınlıkla açılmış “gerçekten olabilir mi?” dediğimiz şeyler bugün sıradan ve neredeyse her saniye bir üst modeli icat ediliyor.
Gecenin ilerlemiş saatlerinde bile evden bankacılık işlemlerimizi yapıyoruz. Internette surf yaparak her bir şeyden haberdar oluyoruz. En son teknolojiye sahip bir ürünü hangi firmadan hangi ülkeden alırsak alalım, anında sipariş bile verebiliyoruz.
Teknoloji sayesinde sanal dünyada istediğimiz her şeyi yapabiliyoruz. Oturduğumuz yerden yarış arabası kullanıyoruz, savaşta bir asker oluyoruz ya da film yönetmeni oluyoruz, vs. En basitinden yolda yürürken, otobüste giderken, sahilde yatarken, yaklaşık 10 adet CD ye sığacak 100 şarkıyı minicik bir cihazdan dinleme lüksünü yaşıyoruz. Böylece etrafımıza da kulaklarımızı tıkamış oluyoruz. Hoşlanmadığımız bir ortamdan kaçmak için ya cep telefonu ile oynuyor ya da bize kendimizi iyi hissettirecek birini arıyoruz. Konuşmak istemeyip daha az açıklama yapmak için en yaygın yöntem ise televizyona gözlerimizi kilitliyor, bize ulaşmak isteyenleri de dizinin ya da maçın en heyecanlı bölümü olduğunu bahane ederek kendimizden uzaklaştırıyoruz.
Diğer yandan emek ve üretim değil, teknoloji destekli, satış ve pazarlama öncelikli bir dünyada yaşıyoruz. Sürekli “Özel” olduğumuz mesajı veriliyor. “Falanca ürünü kullanırsan alımlı, yakışıklı, benzersiz, vs…. olacaksın” şeklinde mesajlar veriliyor. Yani o ürünü almaz isen öyle değilsin. “Sıradan, vasat, üstelik işe yaramaz’ın tekisin”.
Böylece dikkat çevreye değil kendimize yöneliyor. Oysa dikkati çevreye yönelttiğimizde algılarımız açılıyor ve anlamamız kolaylaşıyor, konuşabiliyor ve ahenkli bir ilişki sürdürebiliyoruz. Kaliteli bir ilişkinin temelinde empati kurmak yani kendini karşındakinin yerine koyarak dikkatin karşı tarafa yönelik olması yatıyor.
Ayrıca beynimiz, sahip olduğu ‘anlama ve yorumlama’ yeteneğini, acıkma, susama gibi herhangi bir dürtü olmaksızın kendiliğinden, doğal ve sıradan bir davranış olarak kullanıyor. Tabii bu yeteneği kullanmaya istekli ve hevesli olmayı da göz ardı etmemek gerekiyor.
Mesela öyle çiftler var ki görünürde aralarında büyük farklar olmasına rağmen doyumlu bir ilişkileri olmasının sebebi birbirlerinin gözünün içine bakmaları ve birbirleri ile daha çok konuşmaları. İyi dostlukları olan insanların da birbirleri ile içten ve samimi şekilde ilgilenen insanlar olduğunu görürüz. İş yerlerinde iyi arkadaş olanlar ise aralıklarla işten başını kaldırıp diğer arkadaşına ulaşmak için çaba sarf edenler.
Ama, iletişim kurmak zorunda olan aile bireyleri, iş arkadaşları, eşler, ortaklar arasında karşısındakinin gayretini görmezden gelip, hiçbir şekilde yansıtmayan, bilerek ve isteyerek sağır ve dilsiz tavırlarını sürdürenlere söylenecek bir şey yok. Sınırsız karanlık ve dar dünyalarında “Önemli, benzersiz, üstün, alımlı, yakışıklı, çok meşgul” özellikleriyle “alçak dağları ben yarattım” edasıyla, bencil dünyalarında işbirlikçileri ve beter yalnızlıklarıyla avunmaya devam etsinler. Diyorum.
Dilekler bir yana, gerçekten büyük bir imkân olan teknolojinin çekim alanına bilerek, isteyerek giriyor, sakin ve sessizce teslim oluyoruz. Bu teslimiyet karşısında kolay başarının verdiği keyifli galibiyet ile doğal yapımızda mevcut bulunan bazı yeteneklerimizi devre dışı bırakan teknoloji, sonraları gizemli sinsiliği ile karşımıza dikiliyor ve kendi kendimizle savaşmamıza sebep oluyor.
O halde bu savaşı kazanmak için mucize formül, 5 N 1 K’ yı kullanabiliriz: Ne, Nerede, Ne zaman, Nasıl, Neden ve Kim?” sorularına cevap hazırlayarak teknolojiyi kullanırsak o zaman işimiz kolaylaşacak, teknoloji ile barış sağlanacaktır sanıyorum.
Şimdi tekrar çocukluğuma dönüyorum;
Bilmece 1. “Değere değmez, değmeze değer.”
Verilen cevap doğru değil de her ne yanıt verilmiş ise “ona da değer” diye cevap vererek merakı artırırdık.
<ı>“Değer” kelimesini söylerken dudaklar birbirine dokunmaz, “değmez” kelimesini söylerken ise dokunur gerçekten. Cevap: Dudaktır.ı>
<ı>ı>
Bilmece 2. “Onun altından her şey geçer.”
Verilen cevap doğru değil de yanıt her ne ise “o da geçer” derdik.<ı>Yazdığın her şey kalemin altından geçer. Cevap: Kalem’dir.ı>
Başka bir bilmece “<ı>Bunlose=Aptal demek ben uydurdum.”ı> diye not yazmıştı, okuma yazmayı yeni öğrenen yeğenim. O yaşındaki ince düşüncesinden ya da saygısından, hangisi bilmiyorum, direkt olarak aptal yazmayı uygun bulmamış. Kim bilir neden kızmıştı, içinde tutamamış sinirini belli ki. Ne gülmüştük. Yarım defter sayfasını hala saklarım.
Hakareti bile zerafetle yazıya aktarmasını gülerek karşıladığımız için bu eylemi kabul gören bir davranış olarak algılayan aynı yaşlardaki bir başka yeğenim ise şöyle bir not yollamıştı.
<ı>“Seni çok seviyorum. Yeni aldığın Org’u bana ver.”ı> Doğrudan ve net bir şekilde isteğini iletmişti.
Bir şeyi elde etmek için sadece davranış şeklinin yeterli olmadığını, biraz da emek harcamak gerektiğini öğrenmesi açısından bu sevimli istek ne yazık ki reddedildi. Etkisi nasıl oldu, emeğin değerini anladı mı, bilemiyorum?
Belki de ikinci yeğenimin org istediği o günlerde yani 1980’li yıllardan sonra, emek ve üretimin atıl kalacağı “kolaycılığın” temelleri çoktan atılmıştı.
Ah çocukluk günleri, ne güzeldi, inanılmaz bir hız. Geldi geçti masal oldu.
Benim çocukluğumda oyun dünyası oldukça zahmetli idi. Çınar ağacının dalları her birimizin evi olur, daldan dala atlayarak misafircilik oynardık. Kırmızı renkli gül yapraklarını dudak üstüne yapıştırıp ruj, kırmızı sardunyanın taç yapraklarından tırnaklarımıza oje, krizantemlerin ince uzun yeşil yapraklarını da göz kapaklarımıza yeşil far şeklinde yapıştırarak makyaj yapmayı da ihmal etmezdik. Bir de ayakkabılarımızın içine topuk kısmına uygun bir taş yerleştirerek topuklu ayakkabılar giyinmiş rüküşler olurduk.
Çocuk olduğumuz sürece sahip olduğumuz ve olabileceğimiz sadece bir adet plastik saçlı bebeğimiz olurdu. Çeşitli elbiseleri olmasını bırakalım bir adet kıyafet için dahi bir parça kumaş veya artık yünlerden kıyafeti gerçekten kendimiz üretmek zorunda idik. Onlardan sonra en yaratıcı oyuncak kâğıt elbiseli karton bebeklerdi. Bir karton üstüne Ayşegül modeli çizilmiş, vücut hatlarından kesilerek taban kısmında arkadan bir destek ile ayakta duran ve neşeli bir yüzle gülen oyuncak kâğıt bebek. Kâğıttan elbiselerin minik çıkıntılarını kıvırarak üstüne tutturup, giydirir, çıkarır, eğlenerek evcilik oynardık. Devrilmişse arka desteğini ayarlamak için düştüğü yerden tutup kaldırır yeniden ayakta durmasını sağlardık. Hayal dünyamızın coşkusuyla oynamaya devam ederdik. Çocukluğumun en yaratıcı oyuncağı olduğundan kâğıt bebeğin bendeki yeri ayrıdır.
Çocukluğum ve yetişkinliğim arasında dolaşırken, şimdi yeni bir bilmece uydurdum..
“Yürek camdandır. Cam kâğıttan. Kâğıt yapışır, Yürek yapışmaz.” Belki biraz saçma ama olsun.
Bilmeceyi şöyle biraz açalım; Araba camına minik bir taş gelir, kırılır, dağılmaz sonra kırıklar çoğalır ama yine dağılmaz bir bakarsın esnek kıvrılabilir bir nesneye dönüşmüştür. Mesela kâğıda bakın o da katlanır, buruşturulur, yırtılır, yok olup gider. Ama o kâğıdın maddi veya manevi bir değeri varsa bir parça bant ile yapıştırarak değerini korumuş olursunuz ve sayenizde değeri sürer gider. Camınız çatlamışsa kırık parçalar düşmesin diye derhal bir çözüm üretmek isterseniz kırıkların merkezine denk gelecek şekilde iki tarafından yeterince büyüklükte bir düğmeyle dikerseniz kırıklar dağılmaz. Ancak kırılan camın değeri, kağıt gibi aynı şekilde devam etmez. Cam kırılmıştır artık fonksiyonelliğini yitirmiştir, içine konulan sıvı akar, şeffaflığını kaybeder kırılmadan önceki hali gibi olmaz, yani kâğıt gibi yapıştırılarak kullanılamaz.
Gerçekten, kâğıt, insanın ömrü boyunca insan hayatına çeşitli değerler katar ve öyle ağırdır ki hiçbir güç, vinç bile oynatamaz, yerinden kaldıramaz, tabii ki insanoğlu kağıdı faydalı bir şekilde kullanmayı isterse.
Alfabe olur, okuma yazma öğrenir, haberdar oluruz her bir şeyden,
Sayılarla matematik öğrenir ömür boyu hesap yaparız,
Gençlik yaşımızda ömür boyu unutulmayacak aşklara, anılara, özlemlere, sevgilere, saygılara,
Şikâyetlere, resmi işlere mektup kağıdı olur,
Evlilik cüzdanına defter olur,
Evin ihtiyaçlarına fiş, fatura, senet olur,
Duygularımıza destek olacak hediyelere ambalaj olur
Sonra buruşturulup atılır da bu halinden hiç şikayet etmez.
Evrenseldir, dünya çapında çok işe yarar, gazete, dergi olur, ansiklopedi olur, sözlük olur, din kitabı olur, kanun olur, yönetmelik olur, anayasa olur, …
Karton kağıdı, parşömen kağıdı, kopya kağıdı, duvar kağıdı, kağıt kebabı kağıdı, kağıt para, ambalaj kağıdı, vb. yaşamın her alanında yer alır.
Peki, kâğıdın hammaddesi nedir, ağırlığı ve ömrü ne kadardır? Kâğıdın; hammaddesi ağaçtır, ömrü ise kalınlığına ve kullanım şekline bağlıdır:
Aslında yaşamın kaynağıdır kocaman ağaç, Toprak Ana’nın kalbine kökleriyle sımsıkı tutunarak dimdik ayakta durur, güçlüdür ve oksijen deposudur, cömertçe gölgesini yayar, gün gelir dalını budağını acımasızca kıranları soğukta cimrilik etmeden ısıtır.
Mesela bir defter sayfası diğer sayfalarla birlikte defter halinde iken yeterince ağır, ama koparılmış tek bir sayfa ise ve aynı zamanda yararlı bir işte kullanılmazsa uçuşur, yağmurda ıslanır, rüzgârda kurur, yerlerde savrulur sonra bir rüzgârla gelen enerjiyi alarak havalanır, dikilir, ayakta durur, belki başka bir rüzgar ile aynı dönüşüm yeniden başlar. İşte böylece sürer gider… Koparılan sayfa, tek bir yaprak olarak uçuşsa da içinde var olan özle ayakta durmaya devam eder.
Aslında hikâye yeni değildir, herkes tarafından bilinir. Neyse ki şiirler imdadımıza yetişir.
<ı>ı>
<ı>Dal rüzgârı affeder. Ama kırılmıştır bir kere. ı>
<ı>Her gün yeni bir keder bulur yakıştırır göğsüneı>
<ı>Günler geçer yıl olur, aslında hepsi aynı hikâye. ı>
<ı>Dal rüzgârı affetse bile kırılmıştır bir kereı>
<ı>ı>
<ı>Cam yapışır, kalp yapışmaz. ı>
<ı>Sen unutsan bile ruhun unutmaz. ı>
<ı>Zaten unutmak da bize yakışmaz aşk acısı olsa bile.ı>
<ı>Dal rüzgârı affeder. Ama kırılmıştır bir kere...ı>