- Kategori
- Eğitim
Bir bilim adamının romanı
Yazarı: Oğuz Atay
Yazar, Mustafa İnan’ın bir öğrencisidir. Kitap Mustafa Hoca’nın ölümünden sonra yazılır. Oğuz Atay, Mustafa İnan’ı başkalarından dinler ve bu elimizdeki yaşam öyküsü ortaya çıkar.
Mustafa İnan, eşi arkeoloji profesörü Jale İnan’ın verdiği bilgiye göre 24 Ağustos 1911 Cuma günü Adana’da doğar.
Mustafa İnan’ın hayatına başlamadan önce ailesine bir değinmekte fayda var. Mustafa İnan’ın babası Hüseyin Avni Bey olup, Malatya’nın Hacı Müminler ailesinden gelir. Dedeleri Malatya eşrafındandır. Aileye adını veren Hacı Mümin, Malatya’ya valilik yapmıştır. Böyle bir aileden gelen Hüseyin Avni Bey, aile içi bir anlaşmazlıktan dolayı genç yaşta Malatya’dan kaçar. Adana’ya yerleşir ve bir daha Malatya’ya hiç gitmez. Bu yüzden zor bir hayatı olur, hep geçim sıkıntısı çeker. Askerliğini bitirdikten sonra Pozantı’da Hafız Bekir’in on üç yaşındaki kızı Rabia Hanım ile evlenir. Askerlikte öğrendiği sanattan (telsiz, telgraf) yararlanarak seyyar posta memurluğuna başlar. Ömrü trenlerin posta vagonlarında, istasyonlarda koli dağıtarak geçer. Bu yüzden ailesinden, altı ay gibi, aylarca uzak kaldığı olur.
Avni Bey 1898’de evlenir. On üç yıllık evlilik hayatlarında Mustafa’dan önce doğan erkek çocukları yaşamamıştır. Sadece iki kızı sağ kalmıştır: Emine ve Zübeyde. Daha önce altı çocuğunu kaybeden Hüseyin Avni Bey artık batıl itikatlardan medet umar. Çocuk için doğumdan önce hiçbir hazırlık yapılmaz. Bu yüzden Mustafa, komşuların hediyeleriyle kundaklanıp giydirilir. Lohusa yatağı süslenmez, kara bir battaniye örtülür. Erkek çocukları öldüren kaderi kandırmak için (!) Mustafa’nın kulağına, okula gidinceye kadar küpe takarlar.
Adana’da yazın sıcaklar çok bunaltıcıdır. İlkbaharda şehri seller altında bırakan Seyhan Irmağı yazın küçülür, içinde birkaç yüz mandanın yüzdüğü bir dere olur. Zenginler serinlemek için yaylaya kaçarlar. Fakirler de bunaltıcı sıcaklarda evlerinin düz damlarının üstünde, açıkta yatarlar.
Böyle gecelerin birinde gözü ağrıdığı için, annesinin bir ev ilacı sürüp gözlerini bağladığı Mustafa, uyku sersemliğiyle damdan düşer. Henüz dört yaşındadır. Doktora götürülür ama Mustafa kendine gelemez. Hayatından ümit kesilir. Annesi olaydan kendini suçlar. Babası, “Bu çocuk artık adam olmaz, iflah olmaz, ” der. Mustafa iyileşir ama bu sarsıntının izlerini taşır. Sık sık hastalanır. Zayıf bünyeli, hemen yorulan biri olur. Koşarken yere düşünce ya da başını hafifçe bir yere çarpınca hemen burnu kanar ve kanama çok zor durur. Bu yüzden mahalle mektebine başladığı gün, annesi hocaya, “Ne olur benim oğlanı dövmeyin, ” diye yalvarır. Mustafa uslu çocuktur ama falaka bir alışkanlıktır ve hoca yaramazlığa filan bakmaz. “Çocuk sakat kalır sonra, zaten ne kadarcık canı kaldı ki?” derler. Hoca da sıra dayağında Mustafa’yı en arkada bırakır, herkes dayağını yiyip gittikten sonra, Mustafa’yı dövmeden evine gönderir. Sınıfın düzeni bozulmasın diye diğer çocuklara Mustafa’nın dayak yemediğini göstermez.
Bu sırada yeni sıkıntılar çıkar ve Mustafa, hoca korkusunu unutur. 1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı, 1918 yılında, Mustafa yedi yaşındayken biter. Fransızlar da Sevr Antlaşması uyarınca Adana’yı işgal ederler. Savaşla birlikte kıtlık ve yoksulluk yılları başlar. Savaş ve yoksulluğun etkisiyle Mustafa çocukluğunu yaşayamaz. Durgun ve ağırbaşlı olur. Bahçede koştuğunu gören pek olmaz.
İşgalin ilk günlerinde babası işi gereği trendedir ve treni Konya’ya varmıştır. Bir fırsatını bulanlar şehirden kaçmaktadır. Daha sonraları “Kaç kaç” diye söz edilen bu kaçışta Rabia Hanım erkeksiz ve parasızdır. Buarada ikinci oğlunu da yeni doğurmuştur. İşgal kuvvetleri komutanı bir sokak ötede büyük bir konakta kalmaktadır. Ama Adana’da kalmak gibi, kaçmak da tehlikelidir. Yollarda azınlık çeteleri ve eşkıyalar vardır. Ayrıca, Kuvay-ı Milliye milisleri, düşmana karşı direnişe başladığı için uçaklar yolları, köyleri bombalamaktadır. Bunun üzerine, Mustafa’da dayak korkusunun yanında, düşman korkusu da başlar. Sonunda Konya’ya varırlar. Konya’da iki buçuk yıl kalırlar. Mustafa, kardeşleriyle birlikte buradaki mektebe gönderilir. Mustafa İnan, Konya’yı çok sever, camileri dolaşır, Farsça verilen vaazları dinler. Dinlediği vaazları anlamadığı halde, sözlerinin müziğini sevdiğinden ezberler. Çok güçlü bir zekası vardır. Öyle ki bir akşam, o gün camide dinlediği Farsça sözleri kelimesi kelimesine tekrarlar. Divan Edebiyatı önemli bir yanı haline gelir. Mesela liseyi bitirdiğinde Divan Edebiyatının ateşli hayranlarından biridir. Genç yaşındayken Fuzuli’nin birçok gazelini ezberden okuyabiliyordur.
Adana’ya uzun süre dönemezler. Buarada Kurtuluş Savaşı biter. Cumhuriyetin ilanından sonra Adana’ya döndükleri zaman evlerini tamtakır bulurlar. Mustafa daha ilkokulu bitirecektir. Evde sıkıntılı bir hava vardır. Üstelik Mustafa da derslerine çalışmamaktadır. Onun olağanüstü hafızasından kimsenin haberi olmadığı için babası “Damdan düştüğü günden beri düzelemedi bu oğlan, ” diye söylenir. Mustafa’yı belki biraz adam olur, bir sanat öğrenir diye bir kuyumcunun yanına çırak olarak verirler. Mustafa’nın her şeye karşı merakı vardır. Bu yüzden kuyumculuğu da kısa sürede kavrar ama akşamları erkenden yatması ailesini düşündürür. “Hastalıklı oluğundan mı, nedir?” derler. Zaten Mustafa’nın çalışacak kitabı, defteri de yoktur. Fakat O, gördüğünü bir daha unutmamaktadır.
Mustafa buarada ortaokula başlar. Öğrendiklerini hemen arkadaşlarına anlatır. Çünkü içinden öyle gelmektedir. Bu işten heyecan duymaktadır. Arkadaşlarının dilinden anlamaktadır. Problemleri onların anlayacağı bir dille açıklamasını bilmektedir. Kendi heyecanını onlara da duyurur.
Mustafa’nın defter tuttuğunu gören olmaz. Ders kitabı da yoktur. Sadece sarı bir defteri vardır. Onu da bir boru gibi büker ve bir düdük gibi kemerine sokar. Babası onun bu haylazlığına içerir. Mustafa’nın eski ustası kuyumcu Ahmet Efendi’ye danışır. “Kitap, defter masrafı olmadığı için oğlanı okutmak pek pahalıya gelmiyor ama ders çalışmayan bir çocuktan ne hayır gelir?” der. Ahmet Usta, bu konuda daha anlayışlı davranır. “Beyim bu çocuk çok akıllıdır, sen bunu okut; yoksa yazık olur oğlana, ” der. Mustafa’nın annesi de çocukların okumasından yanadır. Kızlarının bile öğrenim görmesini ister. Aslında Mustafa’nın bu davranışının altında başka sebep vardır. Ailesine yük olmak istememektedir. Kitaplar da pahalıdır. Onun için, sabah erkenden kalkıp herkesten önce mektebe giderek yatılı öğrenciler kahvaltılarını bitirinceye kadar, onlardan aldığı kitapları okur.
Mustafa İnan her sabah karanlığı, çamurlu yollardan geçerek Seyhan Irmağı’nın kıyısındaki okuluna gider. Bileklerine kadar çamura batarak geçtiği sokaklarda “Adliye Sarayı”ndan başka doğru dürüst bir bina yoktur. Adana o zamanlar elektriksiz, yolu bozuk bir şehirdir. İki tekerlekli camız, yani manda arabalarına rastlanır şehrin dar sokaklarında. Tahıl taşıyan bu arabalardan başka bir de faytonlar vardır. Ama fiyatları on ile yirmi beş kuruş arasında değiştiği için bunlar pahalı taşıtlardır. Öyle herkes faytona binemez. Şehrin en lüks binek aracı da, Kız Öğretmen Okulu’nun katırla çekilen yaylı arabasıdır.
Adana’nın tek sineması vardır. O da Türk Ocağı Sineması’dır. Sinemada kız öğrencileri ve kadınları görmek mümkün değildir.
Sıcak yaz günlerinde Adana’da gazozdan başka içecek bir şey bulunmaz. Ağzı bilyalı bu gazozu da herkes içemez. Çünkü çok pahalıdır. Gazoz bulanık renkli bir sıvıdır. Aslında o zamanlar Adana’da içilen bütün sular bulanıktır. Karanlığa doğru, mandalar çekildikten sonra, bulanık dere suyu alınır ve biraz durulması beklendikten sonra içilir. Çocuklar meyve olarak şekerkamışından başka bir şey bilmezler. Şekerkamışını toprağa dikerek oyun oynarlar. Bunları yıkmadan, bıçakla en çok kim vurursa oyunu o kazanır. Çocukların çoğunda bıçak vardır. Hatta bir keresinde bu kamalı çocuklardan biri okul müdürünü yaralar. Tabi Mustafa’nın kaması falan yoktur. Onun gibi sakin ve efendi biri de böyle bir ortamda daha çok dikkat çeker.
Mustafa İnan’ın okuduğu Adana Lisesi, bugün Kız Lisesi’dir. Adana Lisesi’nde Mustafa ile aynı yıllarda okumuş olan, Kız Lisesi’nin, kitabın yazıldığı tarihteki müdürü Sacit İpekçioğlu o günleri şöyle anlatır: “Bazı günler de, ırmağın karşı yakasında gün batımından sonra sivrisinek bulutlarını görmek ayrı bir yaşantıydı. Sinek bol olduğu için ilkbahar kuşları kırlangıçlardı.”
Öğrencilerin çok parası yoktur. Genellikle ırmağın kıyısındaki çaycıda otururlar. En büyük zevkleri “süvari” denilen ayaklı çay bardaklarıyla çay içmektir. Fakat çay, öğrenciye göre çok pahalıdır. Bardağı bir kuruştur. Kış günlerinde “Siptilli” denilen sebze çarşısında çamur kalınlığı beş santime düşünce, burası rahatlıkla gezilecek bir yer haline gelir. Öğrenciler burayı zevkle gezerler.
İlkbaharda Seyhan Irmağı taşar ve okulu sel basar. Tedbir olarak okulun bahçesinde iki kayık durur, ulaşım bunlarla sağlanır. Okul binası o zamanların en güzel yapılarından biridir. Öğretmenleri de profesör çapındadır. Bu liseden mezun olmak çok zordur. Mezunları istedikleri yerlere girerler. Ayrıca, okul, bölgenin (Gaziantep, Mardin, Maraş, Silifke, Mersin vs.) tek yatılı lisesidir. Yüz yirmi lira ücreti vardır. Bu ücret üç taksitte alınır. Okulun yemekleri çok iyidir. Aydınlatma da iyi sayılır. Akşamları sınıflarda lüks lambası yanar. Lüks lambaları, makara ile tavana çekilir. Şehirde ise köşe başlarında el yakması fenerler bulunur.
1928 yılında bir Alman firması Demir Köprü yakınında bir elektrik fabrikası yapar. Şehirde, bir gecede iki bin lamba birden yanacakmış diye bir söylenti dolaşır. Kimse bu sözlere inanmaz. Eylül ayında elektriklerin yanacağı gece millet seyir için damlara çıkar. Bir anda gece gündüze döner, bütün Adanalılar hayretten donakalır. Aynı yıl okula da elektrojen alınır. Okulun su kuleleri bile vardır. Okulda yaşamak gerçekten bir lükstür. Müdür Nahit Cemal, öğrencileri okul yönetimine ortak eden ilk yöneticidir. Her gün bir çocuk nöbetçi olur. Nöbetçi öğrenci, etütleri yönetir, yiyecek tartısını yapar, öğrenciler yatıncaya kadar bir muavin gibi çalışır. Mustafa da çalışkanlığı ve tavırlarıyla bütün hocaların sevgisini kazandığı halde, muntazam olarak bu nöbetleri tutar. Mustafa İnan, 1928 yılında ortaokul son sınıfta leyli meccani yani parasız yatılı imtihanını kazanınca biraz rahatlar. Özellikle babasının, “Bu çocuk ne zaman ders çalışıyor?” diye yakınmasından, artık uzaktır. Bir keresinde babası yine böyle deyince dayanamaz ve “Geceleri şeytanlar çalıştırıyor beni, ” der. Babası genellikle kötümserdir. Mustafa “leyli meccani” sınavına girmeden önce babası, O’na, “Boşuna zahmet etme oğlum, bu işler iltimassız olmaz, ” der. Bu yüzden Mustafa, bu işlere babasını karıştırmama kararı alır. Baştan aşağı “pekiyi” dolu karnesini de babasına göstermemeye başlar. Ortaokulda aldığı karnelerin altına babasının mührünü basar, geri götürür. Altı kardeşini Malatya’da bırakarak, on altı yaşında bu sıcak şehre göç eden babası, kendini her zaman gurbette hissettiği için, babasının huysuzluklarını hoş görmesi gerektiğini, düşünür.
Aslında adam olacağı ortaokul sıralarında beli olur. Riyaziyeci derse gelmediği zaman, tahtaya kalkıp onun yerine problemleri çözer. Problem çözerken, yüzünün ifadesi bile hocanınki gibi ciddidir. Yukarı sınıflarda okuyanlara da, boş zamanlarında ders verir. Ona öğrenciler, “Riyaziyeci Mustafa” derler. Leyli meccani olunca, Mustafa bütün yatılılara sahip çıkar. Çünkü Cebirci Muhittin öğrencilerin yakasına yapışıp, “Seni devlet okutuyor, neden çalışmıyorsun?” diye kızar. Öğrencilerden, özellikle Cebirci Muhittin’den korkanlar, boş derslerde Mustafa’nın anlattıklarını dinlerler. Mustafa iş öğretmeye gelince kendine mazeret tanımaz. Herkese her durumda bir şeyler öğretebilen biridir. Mustafa’nın bu huyu gelecekte de devam eder.
Mustafa çok zekidir. Her şey akında kalır. Gerekli olsun olmasın, duyduğu ya da gördüğü bir şeyi hiç unutmaz. Bazıları onun boş zamanlarında durmadan bir şeyler okuyup ezberlediğini sanır. Halbuki eline geçen şeylere şöyle bir bakması yetmektedir. Divan şiirlerini ise, derste hocadan dinlerken ezberlemiştir. Mustafa hafıza konusunda şöyle düşünmektedir: “Herkes hafızasından, hafızasının zayıf olduğundan kolaylıkla şikayet eder. Fakat asla zekasından yakınmaz. Bilmez ki hafıza, zekanın bir unsurudur.”
Mustafa’nın tek bir sarı defteri ile kurşun kalemi vardır. Onu da matematik problemlerini çözmek için kullanır. Cebir hocası Muhittin Bey, “Mustafa’dan ders alıyorum, size öğrettiklerimin çoğunu ondan öğrendim, ” der. Böylece Mustafa’yı över. Fizik hocası ise Mustafa olmazsa hiçbir problemi çözüp ders veremez. Mustafa’nın ders kitabı da yoktur. Lise derslerinin ötesindeki konularla ilgili kitaplar okur. Riyaziye hocası ona birçok kitap hediye eder. Ne de olsa, sınıfta öğretmenin yanında, arkadaşlarına Riyaziye dersi vermek kolay değildir.
Adana Lisesi’nde okurken Mustafa’ya önceleri çok isim takarlar. Mustafa’nın kıratı iyidir. Eski yazılardan birinde, Mustafa yanlışlıkla, “imam nikah kıyınca” yerine “imam nikah kınca” diye okuyunca, sınıfın elebaşları ona “Kınca Mustafa” derler. Derler ama, Mustafa buna kızmayınca, ona “Kınca Mustafa” demenin tadı kalmaz. Bu isimden vazgeçerler. Sonra bir süre Giritli cebir hocasının dili dönmediği için, “Mustayfendi” demesini fırsat bilirler ama bu isim de tutmaz. “Dahi Mustafa” derler, bu da olmaz. En sonunda “Riyaziyeci Mustafa” olur adı.
Mustafa’nın soluk benizli olmasını ve çabuk halsiz düşmesini, arkadaşları damdan düşmesine bağlar. Ama Mustafa’ya göre damdan düşmesi iyi olmuştur. “Belki o gece düşmeseydim, aklım yerine oturmazdı, ” der.
Matematik hocası Efe Rasim ile birlikte bir matematik kitabı yazarlar. (Ama bastırmazlar.) Çünkü hoca, Mustafa’nın talebenin dilinden anladığını sezmiştir. Onun dersinde Mustafa, arkadaşlarına ders verir. Tahtaya kalkınca bir hoca gibi davranır. Sınıfta öğrencilerin dalga geçmesine kızar. Hatta hocanın sınıfta, kürsüde oturduğunu bile unutup arkadaşlarına kızdığı olur. Belki o sırada geç kalmış bir öğrenci sınıfa girmeye kalksa, onu içeri almayacaktır. Tıpkı yıllar sonra Teknik Üniversite’de Teknik Mekanik dersini verirken yapacağı gibi.
Mustafa, arkadaşlarına, bahçedeki dut ağacının altında bir açık hava okulu açar. Eski Yunan’da olduğu gibi, çevresinde hayranları bulunur ve onlara yürüyerek ders anlatır. Okumalarını tavsiye eder. Bir keresinde Mustafa, okul salonunda astronomi konusunda bir konferans verir. Halbuki son sınıf öğrencileri, lise bitirme imtihanlarında astronomiden ne yapacaklarını kara kara düşünmektedirler. Astronominin adı ise o zamanlar kozmoğrafyadır.
Mustafa’nın bu “öğretme sırrı” şöyle açıklanabilir: Mustafa önce onlarla dost olur. Öğretmeden önce, öğreteceklerini öğrenir. Nasıl öğretebileceğini hesaplar. Sanki onlara öğretmiyormuş da onlarla sohbet ediyormuş gibi ders anlatır. Ya da, onların bildikleri şeyleri söylüyormuş gibi yapıyordu. “Sen zaten bilirsin, ” diye, söze başlar.
Mustafa’nın lisedeki arkadaşları derslere çalışırken, amaçlarının sınıf geçmek olduğunu sanırlar. Mustafa, derslere çalışmalarının gerçek amacını anlatabilmekte zorlanır.
Mustafa birara romanlara da merak sarar. Romanları eve getirir ama kız kardeşine vermez. “Kızlar da roman mı okurmuş?” der. Babası, “Neden kıza okutmuyorsun? Sen okuyorsun ya. Kızların oğlanlardan ne farkı var?” der. Mustafa, ona şimdiye kadar erkeğin üstünlüğünün öğretildiğini hatırlar. Ama, “Öyle ya, kızlar da insan, ” diye, düşünür.
Lisedeyken izci olarak arkadaşlarıyla Ankara’ya gider. T. B. M. M.’nin önünde sıralanırlar. Atatürk, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa onları selamlar. Ankara’da heyecanlı günler yaşarlar. Ankara’da izcileri yatıracak yer bulunmadığı için, Öğretmen Okulu’nun bahçesine gerçek izciler gibi kamp kurarlar. İzciler içinde Türkiye birincisi olurlar. Meclisin önündeki törenden sonra Çankaya’ya giderler. Yol bataklıklardan geçiyordur. Oraya üç saatte giderek, köşkte Atatürk’ü tekrar görürler. Tekrar meclise geldiklerinde, Atatürk’ün tarihi nutkunu T. B. M. M.’de kendi ağzından dinlerler.
Adana izci oymağının başındaki Beden Eğitimi öğretmeni sert ve disiplin sahibi bir hocadır. Törenden dönerken bu hoca bir arkadaşlarını cezalandırır. Onu soyarak trende don gömlek bırakır. Bu sert hoca, ancak Mustafa’nın ricasıyla affeder. Mustafa, “Cezayı Tarık’a değil, annesi ile babasına veriyorsunuz, ” diyerek hocayı kararından vazgeçirir.
Mustafa, 1929 yazında babasını kaybeder. Aileye bakma sorumluğu ona bindiği için en kısa öğrenimi yapıp hayata bir an önce atılmayı düşünür. 1931 yılında liseyi birincilikle bitirdiğinde, karışık duygular içindedir. Aynı yıl Fen Fakültesine kaydolur. Tek gayesi öğretmen olmaktır. Hem üç yıl içinde hayata atılmış olacak, hem de öğretmen olma aşkına kavuşmuş olacaktır.
Bir arkadaşının ricasıyla mühendis mektebine yazılmaya ikna olur. Böylece iki sene fazla okumakla, hiç olmazsa üniversite hocası olabilecektir. Eğer isterse mühendis olup serbest hayata da atılabilecektir. O, hoca olmaya karar verir ve Mühendis Mektebine kaydolur. Giriş imtihanını birincilikle kazanır ve mektebe başlar. Öğrenciyken lise öğrencilerine ders vererek hayatını kazanmaya çalışır. O zamanlar hafta tatili Cuma günüdür. Bu dersleri Cuma günleri verir. Müstakbel eşiyle de bu yolla tanışır. Mektebi, belki de yirmi yılda bir görülen bir dereceyle “pekiyi” ile bitirir. Mühendis Mektebinden diplomayı alınca, doğru İsviçre’ye gider. Orada doktorasını yaptıktan sonra, ona Zürich Üniversitesi’nde kalmasını teklif ederler. Oranın imkanları Mühendis Mektebi ile ölçülmeyecek kadar geniştir. Fakat Mustafa İnan, Doğu’dan Batı’ya doğru durmadan artan beyin göçünün her zaman karşısında olduğu için orada kalmaz. Ülkesine hizmet etmek için geri gelir.
Mustafa ve arkadaşları yani 1937 mezunları mektebe bir canlılık, bir değişiklik getirir. Mühendis Mektebinde yenileşme hareketleri onların zamanında başlar. İlk fizik ve kimya laboratuarı çalışmalarını onlar yaparlar.
Yurt dışında ilk doktorayı Mustafa İnan yapar. Onlar 1938 yılında, yedi asistan ve yedi hoca ile bugünkü Teknik Üniversitenin çekirdeğini meydana getirirler. Mustafa, “tatbiki” yani “uygulamalı mekanik” kürsüsünü kurar. “Yapı Malzemesi” laboratuarını uzun süre yönetir. 1943 yılında, bir yandan Mühendis Mektebinde “muallim muavinliği” yapar, diğer yandan lise öğrencilerine matematik dersleri verir. Bu arada İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde iki ay süreyle tekrar askere alınır. Bu arada Jale Hanım’la nişanlanmıştır. Bir süre sonra evlenirler. Mustafa, “Devlet beni okuttu. Ona borçluyum, ” diye, düşünür. Bu yüzden hocalığa karar verir. Karısı da ona cesaret verir ve Mustafa müteahhit olmak yerine profesör olmayı seçer. Bu kararından bir yıl sonra 1945 yılında profesörlüğe atanır.
Sabahları Mühendis Mektebine yürüyerek gider. Çoğunlukla o sabah vereceği dersi düşünür. Sınıfta, sanki hiç hazırlanmadan anlatıyormuş izlenimi veren Mustafa Hoca, yolda yürürken vereceği dersi kafasında önceden yaşar.
1954 yılı Haziranında, İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi Dekanlığı’na seçildiği zaman kırk üç yaşındadır. Gündüzleri resmi toplantılarda, geceleri resmi davetlerde geçer. Sevimli kişiliği her toplantıda aranır. Yahya Kemal düzenlediği her toplantıya onu da çağırır.
Daha sonraları Mustafa İnan rektör de olur. Milli Savunma Bakanlığı Araştırma Geliştirme Kurulu Üyeliği de yapar. 1959’da rektörlük görevi sona erer. Artık yaşlanmış ve yorulmuştur. İdarecilik görevi sone erince, bu yüzden çok sevinir. Öğrencileri onu omuzlarında taşır. Süleyman Demirel de onun öğrencilerindendir.
Bir süre sonra, Hoca hastalanır. Önce “lösemi” teşhisi konur. Kimi “prostat” der. En son “zatürree başlangıcı” teşhisi konur. Almanya’nın Freiburg kentinde 5 Ağustos 1967’de sabaha karşı saat dört buçukta ölür. Cenazesi Türkiye’ye getirilir.
Sonuç:
Bu kitap; Mustafa İnan’ın nasıl sıfırdan başlayıp bir yerlere gelebildiğinin öyküsüdür. Bu kitapta Mustafa İnan’ın azmi, zorluklara karşı sabrı, hayallerini gerçekleştirmeye çalışması ve cesareti anlatılmaktadır.
Her ne kadar o zamanın şartları ile bugünün şartları aynı olmasa da, azim ve sebat göstermek, başarmada, günümüzde de önemli bir yer tutar.
Bu kitabın ana fikri; “Çeşitli imkansızlıkları, yoklukları bahane ederek tembellik yapmamalı ve bir yolunu bulup, çalışıp bir şeyler başarmalıyız. En azından bu yolda uğraşmalıyız.”
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: “Yılmamalıyız!”
Esra Güntürkün