- Kategori
- Deneme
Bir boşluktan aşağı

Bir yazıdan aşağı doğru
Yazı yazmak ister ya bazen İnsan. İçindekileri bir kâğıda dökebilmek. Bana sorarsanız bir çatı katından kendini boşluğa bırakmakla aynı şeydir yazı yazabilmek. Hele bir de o yazının kucağına anılar gelip oturursa, vay halinize o zaman. İnsanın kendini bir boşluktan aşağı bırakması asıl sorun değildir. Çünkü o sonsuz boşluktan gökyüzüne doğru bir süzülüştür. Bir kuşun kanadına takılıp giden hayallerdir, umutlardır. Kırlara çıkıp çiçek toplamaktır.
Yazı yazmak işte tam da böyledir. Bir pencereden dışarıya uzun uzun bakmaktır.
Acı çekmek de çoğu zaman yazı yazmakla paraleldir. Bir yanında umut varken; bir yanda da umutsuzluk kapısında dolanıp durmaktır. Bazen de görünürde her şey olan, ama aslında hiçbir şey olan yalnız bir insanın sevdasıdır yüreğe ihanet eden. Duyguların bile bir müziğin ritmine göre sırasıyla değiştiği yerde yazı yazarken onlarda ihanetinden payını alır.
Biraz yalnızlık, biraz acı, biraz neşe, biraz keder derken hayatın aslında tamda bunlardan ibaret olduğunu anlamaktır. Duvarları yıkılmış kırık dökük bir harabe evde ruhunun yaşlandığı hissettiğinde güneşin yeniden doğması umut demektir. Umutsa yeninden yaşama tutunmak için bir sebeptir. Uzun uzadıya bir gecede sabahların olmasını beklemektir.
Ergen bebelere kızarken kendi varoluşunu, kendi evrimini tamamlayamayan gençler gibi yazı yazarken uzaklaşmaktır kendinden. Bir sigara yakma isteğidir, bir boşluk, bir hiçlik karışımı olmaktır. Hüzün tam da böyle bir şey değil midir? Sanırım yüzüme en çok hüzün yakışıyor, oysa herkese gülmek yakışırdı.
Yazarken hüzünlerin arasında mutluluğu bulduğunda da onu bırakmamaktır. Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmeli insan. Bazen bir şişe şarabın, bazen bir demlik çayın, bazen bir çocuğun gözlerinde, bazen de bir ağacın kovuğunda saklıdır mutluluk. Ve mutluluğun etrafında suya yazı yazabilmek... Farkına varmalı insan hızlıca akıp giden yaşamın.
Kalkıp gidip bir çay demleyip unutulmaya yüz tutmuş anılarınızın eşliğinde, bir bardak demli çayla acıyı kandırmaktır. Kendini unutmaktır. Sadece seyretmektir bazen de hayatınızdan gelip geçenleri. Bazen de yazı yazarken bir tükenişin eşiğinde beklemektir.
Mesela ben yaşamım boyunca hep anılar biriktirdim, insanın hayatta sahip olduğu, olabileceği en değerli şeyin anılar olduğunu düşündüm. Bir insandan hikâyesini ve anılarını çıkarırsan ne kalır ki o insandan geriye? Hikâyelerdir insanları var eden ve yine hikâyelerdir insanı yok eden. Hikâyesi olmayan ya da anıları olmayan insanlara, hep çok üzülürüm ben. Hâlbuki ne kadar çok anı ya da hatıra biriktirdiysem o kadar yalnız kaldığımı görsem de anılardır insanın iskeleti.
Her insan iyi ya da kötü benden bir şeyler aldı götürdü. Ve giden parçalar birleşti boşluğa dönüştü. Oysa ben her gidenin ardından yüreğimi başkaldıran dizelerle avuttum. Ömrümü inatçı yeşil ayazlarda kuruttum. Bir kuğunun salınışı gibi titredi yüreğim. Rüzgâra yüzümü çevirip bir şiir okudum. Büyüdüm.
Bazen hayattan korktum, kabuğuma çekilip, gidenlerin ardından yasımı tutarken içimden yine kalabalıklar geçti. Hiçbirinin sesini duymadım. İçimde ki o boşlukla öylesine doluydum ki görmedim bile varoluşuma saplanıp kalmak isteyenleri. Yazmayı seçtim. İçimden öylece akıp giden cümleleri yakaladım.
Ruhumu sattım bazen varoşlarda. Bazen çingene kızı gibi sakız çiğneyip, dans ettim yağmurlarda. Bazen bir şairin dizesi, bazen bir müzik ezgisi, çınladı durdu kulaklarımda. Öyle bir çınlamaya dönüşür ki bazen müziğin sesi, kulağım sağır olurdu. Bazen anlatılan bir sevda hikâyesinde yolumu bulamadım. Kayboldum.
Yürümekten anladığım, kentin hiç bilmediğin sokaklarında kaybolmaktı. Yağmurlarda ıslanmaktı. Sokak arasında gördüğün bir kedinin başını okşamaktı. Çocuk parklarında kaydıraktan kayan ya da salıncakta sıra bekleyen çocukların mutluluğuna dönüştü yaşamda ki heyecanım. Mutluluğu kovalayan çocukların sevincini yaşamaktı istediğim. Anlık mutluluklarla, uzun soluklu nefes almaya çalıştım. Şiir okudum, dünyaya sataştım, türkü söyledim, dans ettim. Ömrümü böyle tükettim. Böyle de tüketmeye devam edeceğim.
Ve sonunda kendi gölgemden bile korkarken, adımlarını hızlıca atıp, kendinden bile kaçmaya çalışan küçük bir kız çocuğu iken; yaşama selam durmayı, bahçelerden çiçek derlemeyi, içinde ki çocuğu hiç öldürmemeyi öğrendim hepsi bu.
Avuçlarımdan gürül gürül akan bir suyu kana kana içerken yaşamın tadına varmanın mümkün olabildiği bir dünyada neden insanlar bunca acımasız sorusunu sormaktı yaşama? Sordum sorunun bir cevabı yoktu, kendi benliğimde yazı yazma hevesi içinde anlamam uzun sürdü.
Cennet Güvenç