​ Bir fincan kahve olsam... / Kültürler / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Mayıs '09

 
Kategori
Kültürler
 

Bir fincan kahve olsam...

Bir fincan kahve olsam...
 

Kahve, kökboyasıgiller (Rubiaceae) familyasının Coffea cinsinde yer alan bir ağaç ve bu ağacın meyve çekirdeklerinin kavrulup öğütülmesi ile elde edilen tozun su ya da süt ile karıştırılmasıyla yapılan içeceğidir. Kahve denince aklımıza hemen kız isteme ortamı gelir değil mi ? Kimi yerlerde adet gereği kız istemeye gidildiğinde damadın kahvesine şeker yerine tuz atılırdı. Tabii damat da dumur olup kalırdı. Kimi yerlerde de damadın üstüne bilerek kahve dökülür. Ya da kız yanlışlıkla dökmüş gibi yapar. Bu ne biçim psikopatlıktır ki anlamadım. İnsanın üstüne bilerek dökülür mü canım? Adam kız istemek için o kadar masraf yapıp takım elbise almış. Kızın yaptığına bakın. ( e o kadar olsun değil mi kız verecekler ) :)) Ya damatın çocuğu olmamasına sebebiyet verirseniz ne olacak ? " Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır " diye de bir atasözümüz vardır. 41 değil bakın 40 yıl. Kahve içtikten sonra fincan ( cup ), kimileri kupa da diyebiliyor. Ne kupası mı ? Şampiyonluk kupası efendim :) Neydi ? Heh ! Fincanı ter çeviririz tabağa kıçı üstte kalacak şekilde oturturuz. Soldan sağa doğru dairesel hareketlerle yavaşça sallarız. Solak ya da sağlak olmanız farketmez aslında. Benim sağım solum belli olmaz derseniz istediğiniz yön de olur. Kafanıza göre takılın işte. Bir 5-10 dakika bekledikten sonra ;

( bu süre zarfında bütün hayatınızdaki yaşananlar ya da başınıza gelecekler, size düşman olanlar, bilmem kaç rekatta gelecek para-döviz oranı, aha bak şurda bi öküz var, sana tip tip bakıyor kesin sana dalacak yalanı, kabaran yüreğinin kek kıvamına gelebilmesinin ayarlandığı senaryolar ayarlanır. )

Bunu kimler yapıyor biliyor musunuz? Kahve çekirdeklerinin içinde kalan böcekler siz fincanı ters çevirince ortaya çıkıyorlar. O sırada da lazer yazıcı gibi vızıdı vızıdı vızıdı senaryoyu yazmaya başlıyorlar. Ama bunu fala bakacak kişi de biliyor. O da anlaşmalı yani :)) Sonra fincan ters çevrilir, ve senaryo yazılmaya başlar. Bak senin yüreğin kabarmış.... :)) diye başlar ekşın... E sabah biraz kek yedim ondandır. Kabartma tozu var ya içinde :))) Off ya süper ekşın var süper. Bak şurada iki yol var. Biri TEM'e çıkıyor, biri de yanyoldan sahile iniyor. Ama biraz ilerde ışıklar var. Bak şurada uzun boylu bir adam var. Sanki senden birşey istiyor. Evet ya geçenlerde bi basket maçı yapmıştık uzun boylu bir oyuncumuz vardı kesin odur. Maçta benden hep pas istiyordu. Onu görmüşsündür sen. Bak şurada sanki gebe biri var. Bak karnı şiş. Kesin oğlandır o. Baksana yusyuvarlak. Kız olsaydı sivri olurdu. Ve nice yazıtlar çıkar içinden. Daha sonra bakıcı kişi fincanda bakacak yer kamayınca bir de tabağa dökem ki oradan da ekmek çıksan bize der. Ve akıtmaya başlar tabağa... Gerisini biliyorsunuz zaten. Ama bazen var ya o kadar inanılmaz doğru çıkıyor ki insanın ağzı açık kalıyor. Dinledikten sonra da çenemizi kapatıyoruz zati. Benim bir canımın içi var kulakları çınlasın, bir kahve falı bakar ki sormayın. Onu dinlerken adeta mest olursunuz. Sanki bir peri kızından masalımsı bir ahenk dinlersiniz. Ahenkli ranalar içinde buluverirsiniz kendinizi. Canım benim seni çok seviyorum. Güzelliklerle kal İnşallah. Yazının sonunda bir güzellikle karşılaşacaksınız. Benim biricik canım arkadaşım Kahve hakkında bir röportaj yazısı yazdı. Çok hoşlanacağınız bir yazı bu mutlaka okuyunuz. Çok büyük bir emek var temelinde. Okunmayı hek ediyor. Neyse efendim şimdi de Kahve'nin gerçek bilgilerini edinelim hep birlikte.

@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@

Kahve denince aklımıza sadece Türk Kahvesi'nin gelmesi gerektiğini de vurgulamak istiyorum. Türk Kahvesi konusunda canımdan çok sevdiğim bitanecik arkadaşım Serçe'nin, bitanesinin yazdığı ve çok güzel bir derleme ile hazırladığı röportaj bloğunu da sizlere saygıyla sunarım. Lütfen bu linki tıklayarak bu mükemmel yazının, Türk Kahvesi'nin eşsiz tadına ve bilgilerine varın. Bu yazıda ayların emeği ile hazırlanmış azim ve güzellikler yatmaktadır. Okudukça içinizde kahvenin kokusunu hissedeceksiniz..

Mistik bir olgu Kahve : http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=180795 BU BLOG 2 GÜN ÖNCE YAYINLANMASINA RAĞMEN TOPLAM 17 MUHTEŞEM YORUM ALMIŞTIR VE 75 KEZ OKUNMA BAŞARISINI GÖSTERMİŞTİR.

Kahve ağacının ilk bulunduğu yer olan Habeşistan'ın Kaffa yöresinin Arapça karşılığı "qahwah " dır. Araplar bugün bilinen kahveyi henüz tanımıyorken kelime keyif veren içki, şarap anlamında kullanmaktaydı. Bugünkü anlamını 14. yüzyılda kazanmaya başlamıştır. Bu Türkçe'de "kahve"ye dönüşmüş, buradan da Avrupa'da café, caffe, koffie, coffee, koffie, Kaffee şekline gelmiştir.

Coffea ağacı :

Çiçekleri beyaz ve hoş kokulu, kirazı andıran kırmızı meyvasının içinde iki çekirdek bulunan, dikildikten yaklaşık 3 yıl sonra meyve vermeye başlayan ve 30-40 yıl boyunca aralıksız meyve veren bir ağaç türüdür. Doğal haline bırakıldığında 8-10 metreye kadar uzayan ağaç, meyvelerin kolay toplanabilmesi için sürekli budanarak 4-5 metre uzunluğunda bir çalı boyutunda tutulur. Kahvenin defne yaprağına benzer derimsi ve kenarları dalgalı kışın dökülmeyen koyu, parlak ve sivri uçlu yaprakları vardır. Bol yağış alan, ortalama sıcaklığın 18-24° C arasında bulunduğu ve don olayının görülmediği, ekvatorun 25 Kuzey'i - 30 Güney'i arasındaki kuşakta yetişir. Soğukta ağaç ölür, ayrıca ani ısı değişiklikleri de ağaca zarar verir. Nemli ortamı sevdiğinden, kahve ağacının düzenli yağışın olduğu tropik bölgelerde yetiştirilmesi gerekir. Doğada pek çok yetişen türü olmasına rağmen yalnızca coffea arabica ve coffea robusta adındaki türlerin tarımı yapılmaktadır.

Kahve çiçeği :


Bol yağışların ardından kahve ağacı, yılda iki ya da üç kez bembeyaz muhteşem çiçekler açar. Güçlü ve keskin kokuları kimi zaman yasemini kimi zaman portakal ağacının çiçeğini andırır. Yeni çiçek vermeye başlamış bir ağaç, dallarında bir yılda toplam 20-30 bin çiçek taşır.

Kahve çiçekleri açtıktan birkaç saat sonra solmaya başlar ve yavaşça meyve olmak için hazırlanırlar.

Türk Kahvesi, Türkler tarafından keşfedilen kahve hazırlama ve pişirme metodunun adıdır. Özel bir tadı, köpüğü, kokusu, pişirilişi, ikramıyla kendine özgü bir kimliği ve geleneği vardır. Telvesi ile ikram edilen tek kahve türüdür.

Kahvenin kökeni araştırmacılar tarafından 14. yy başlarında Güney Habeşistan'dan tüm dünyaya yayıldığı şeklinde belirtilmiştir. Bunun kaynağı da etimolojik olarak kahve ile yakın benzerlik gösteren Güney Habeşistan'daki Kaffa yöresi gösterilmektedir. [1]

Önceleri Arap Yarımadası'nda kahve meyvesinin kaynatılması ile elde edilen içecek, bu yepyeni hazırlama ve pişirme metoduyla gerçek kahve lezzetine ve eşsiz aromasına kavuşmuştur. Kahve ile Türkler sayesinde tanışan Avrupa; uzun yıllar kahveyi, Türk kahvesi olarak bu yöntemle hazırlayıp tüketmiştir.

Brezilya ve Orta Amerika menşeili, arabica türü, yüksek kaliteli kahve çekirdeklerinden harmanlanan ve tercihen kömür ateşinde ağır ağır, titizlikle kavrulan Türk Kahvesi, çok ince öğütülür. Bir cezve yardımıyla su ve isteğe göre şeker ilave edilerek pişirilir, bir fincan kahveye iki çay kaşığı kahve atılır. Küçük fincanlarla servis yapılır. İçilmeden önce telvesinin dibe çökmesi için kısa bir süre beklenir. Su, sanıldığı gibi kahvenin sonunda değil; kahveyi içmeden evvel içilmektedir.

1517 yılında Yemen Valisi Özdemir Paşa, lezzetine hayran kaldığı kahveyi İstanbul'a getirdi. Türkler tarafından bulunan yepyeni hazırlama metodu sayesinde kahve, güğüm ve cezvelerde pişirilerek Türk Kahvesi adını aldı. İlk olarak Tahtakale'de açılan ve tüm şehre hızla yayılan kahvehaneler sayesinde halk kahveyle tanıştı. Günün her saati kitap ve güzel yazıların okunduğu, satranç ve tavlanın oynandığı, şiir ve edebiyat sohbetlerinin yapıldığı kahvehaneler ve kahve kültürü dönemin sosyal hayatına damgasını vurdu.

Saray mutfağında ve evlerde yerini alan kahve, çok miktarda tüketilmeye başlandı. Çiğ kahve çekirdekleri tavalarda kavrulduktan sonra dibeklerde dövülerek cezvelerde pişirilmek suretiyle içiliyor ve en itibarlı dostlara büyük bir özenle ikram ediliyordu. Kısa sürede, gerek İstanbul'a yolu düşen tüccarlar ve seyyahlar gerekse Osmanlı elçileri sayesinde Türk Kahvesinin lezzeti ve ünü önce Avrupa'yı oradan da tüm dünyayı sardı.

Türk Kahvesi; köpük, kahve ve telveden oluşur.
Yumuşak ve kadifemsi köpüğü sayesinde damakta en uzun süre tadını devam ettiren kahve türüdür.
Birkaç dakika şekli bozulmadan kalabilen bu leziz köpüğü sayesinde, uzun süre sıcak kalabilir.
İnce kenarlı fincanda sunulduğu için, diğer kahve türlerine göre daha yavaş soğur ve böylece daha uzun süren bir kahve keyfi sunar.
Yoğun şurupsu kıvamı ile ağızdaki lezzet tomurcuklarını aşırı uyararak hafızada yer eder.
Diğer kahve türlerine göre, daha kıvamlı, yumuşak ve aromatiktir.
Kendine özgü enfes kokusu ve özel köpüğü ile diğer kahvelerden kolaylıkla ayırt edilebilir.
Kahve tutkunları tarafından, kaynatılarak içilebilen tek kahve olarak kabul edilir.
Kahve Falı ile geleceği anlatmak için kullanılan tek kahve türüdür.
Eşsizdir çünkü kahvesi fincanın içindedir ancak telve olarak dibe çöktüğünden filtre edilmesine ve süzülmesine gerek kalmaz.
Hazırlanırken şeker ilave edildiğinden diğer kahvelerde olduğu gibi sonradan tatlandırmaya gerek yoktur.
Sağlıklıdır çünkü fincanın dibinde biriken telvesi içilmez.
Sıklıkla içildiği halde, miktar olarak fazla olmadığından şişkinlik yapmaz.
Diğer kahve türlerine göre, bir içimde daha az kafein içerir.
Pişirilirken, şekeri tercihe göre ilave edildiğinden içime hazır halde sunulan tek kahve türüdür.
Kahveden önce su içilerek, ağızda bulunan önceki tatlar arındırılarak kahve tadının eşsiz bir şekilde tatılması sağlanır.
Türk toplum hayatına da etki eden kahve, dostluğun simgesi haline gelmiş ve "kız isteme" merasimlerinin bir süjesi olmuştur.

Kahve meyvesi ve çekirdeği :

Kahve çiçeği beyaz renktedir ve yasemin gibi kokar. Kahve meyvesi; büyüklüğü, şekli ve rengindeki benzerlikler nedeniyle "kahve kirazı" olarak da adlandırılmaktadır. İçinde ince iki çekirdek bulunur. Çekirdeklerin birbirine bakan tarafı düz, dış tarafı yuvarlaktır. Her çekirdeğin içinde aynı biçimde bir tohum (kahve tanesi) vardır. Tanenin düz yüzeyinde, içi sert bir besidokusu ile dolu olan, derin bir çizgi yer alır, Besidokusunun dış tabakası ince bir zarla kaplıdır. Zarın dışında ise daha sert bir kabuk vardır. Eğer kahve çekirdeği daha sonra tohum olarak kullanılacaksa çekirdek kabuktan ayrılmaz.

Bazı kahve ağaçlarının meyvesinden iki yerine bir tane çekirdek çıkar. Bu çekirdek (peaberry), diğerlerine göre çok daha yuvarlak bir şekle sahiptir. Tek olarak çıkan çekirdekler, diğerlerinden ayrılarak üretim sürecinden geçirilir. Genellikle fiyatları da normal kahveye göre çok daha pahalıdır.

Kahve meyvelerinin çok düzenli kontrol edilmeleri gerekir, çünkü olgunlaştıktan sonra 14 gün içinde çürümeye başlarlar.

Coffea Arabica (Arap kahvesi- YEMENDEN) :

Etiyopya'da keşfedilen ilk kahve bitkisinden türemiş olan Coffea Arabica, daha çok yüksekliği 800-2000 metre arasında olan dağlık platolarda veya volkanik yamaçlarda yetişir. Her yağmurlu dönemin ardından çiçek açar ve meyvelerinin olgunlaşması için yaklaşık 9 ay gerekir. Tipik bir arabica ağacı, bir yılda yaklaşık 5 kg meyve verir ve bu meyvelerden 1 kg kahve çekirdeği elde edilir.

Yeşilimsi sarı renkteki oval Arabica çekirdeklerinden üretilen kahve, Robusta'ya göre daha az kafein içerir. Ayrıca daha lezzetli ve tatlı bir aromaya sahiptir.

Arabica kahvesi dünya kahve üretiminin %70'ini oluşturur. Ancak hastalıklara ve iklim koşullarına çok dirençli olmadığından yetiştirilmesi daha zordur ve daha pahalıdır.

En çok bilinen çeşitleri; Brezilya, Orta-Doğu Afrika, Hindistan, Endonezya'da yetişen "Bourbon" ve Latin Amerika'da yetişen "Typica"dır. Bunları Tico, Blue Mountain, Mundo Novo, Caturra ve San Ramon izler.

Arabica türünün asit oranı Robusta'ya göre daha az ve aromalıdır. Bu yüzden damak tadı için en çok bu türü tercih edilir. Ülkemizde ise yanlızca Mersin ve Anamurda deneme dikimleri iyi sonuç vermiştir. Hali hazırda 16 hektar alanda kahve tarımı yapılmaktadır.

Coffea Canephora (Robusta) :

Coffea robusta, 0-600 metre arasında yetişir. Arabica'nın tersine düzensiz olarak çiçek açar ve meyvelerinin olgunlaşması için yaklaşık 10-11 ay gerekir.

Sarımsı kahverengindeki yuvarlak Robusta çekirdeklerinden üretilen kahve, Arabica'ya göre yaklaşık iki kat daha fazla kafein içerir. Odunsu lezzeti nedeniyle kaliteli kahve üreticilerinin tercih etmediği bir türdür. Ancak ucuz olmasından dolayı maalesef bazı üreticiler tarafından kahve harmanlarına katılmaktadır.

Robusta kahvesi dünya kahve üretiminin yaklaşık %30'unu oluşturur. Hastalıklara ve iklim koşullarına çok dirençli olduğundan yetiştirilmesi çok daha kolay ve ucuzdur.

En çok bilinen çeşitleri; Java-Ineac, Nana, Kouliou ve Congensis'tir.

Kahve’nin anavatanı olan Etiyopya’nın yüksek yaylaları, yabani kahve bitkisinin doğal olarak yetiştiği bölgelerde yerli halk bu bitkinin tanelerini un haline getirip bir çeşit ekmek yapıyordu meyveleri kaynatıldıktan sonra suyu içilmek suretiyle tıbbi amaçlı kullanılıyor ve "sihirli meyve" olarak adlandırılıyordu. Kahve, ünüyle birlikte hızla Arap Yarımadası'na yayıldı ve 300 yıl boyunca Habeşistan'da keşfedilen yöntem ile içilmeye devam edildi. 14. yüzyılda ise yepyeni bir keşif ile ateşte kavrulan kahve çekirdekleri, ezildikten sonra kaynatılarak içime sunuldu. Kahve’yi ilk olarak işleyip içmeye başlayan Yemen'deki sufi tarikatıdır. Buradan 1470’li yıllarda Aden’de , 1510’da Kahire’de 1511’de Mekke ‘de görülmüştür.

Yavuz Sultan Selim döneminde, 1517'te, Yemen Valisi Özdemir Paşa, Yemen'de içtiği ve çok sevdiği kahveyi İstanbul'a getirmiştir.

Kahve, kısa zamanda itibarlı bir içecek olarak saray mutfağında yerini aldı ve büyük ilgi gördü. Saray görevleri arasına "kahvecibaşı" adında bir de rütbe eklendi. Padişahın ya da bağlı olduğu devlet büyüğünün kahvesini pişirmekle görevli olan kahvecibaşı, sadık ve sır tutmasını bilenler arasından seçilirdi. Osmanlı tarihinde kahvecibaşılıktan sadrazamlığa yükselenlere bile rastlandı.

Saraydan konaklara ardından evlere giren kahve, İstanbul halkının kısa sürede tutkunu olduğu bir lezzet haline geldi. Satın alınan çiğ kahve çekirdekleri tavalarda kavrulup, dibeklerde dövüldükten sonra cezvelerde pişiriliyordu.

1544 yılında İstanbul’da Tahtakale’de iki Suriyeli Arap ilk kahvehaneyi açmışlardır.

İstanbul'a gelen Venedikli tacirler, çok sevdikleri bu içeceği Venedik'e taşıdı. Böylece Avrupalılar kahveyle ilk kez 1615'te tanışmış oldu. Önceleri limonata satıcıları tarafından sokaklarda satılan kahve, 1645'te açılan İtalya'nın ilk kahvehanesinde yerini aldı. Kısa zamanda sayıları hızla çoğalan bu kahvehaneler de; diğer pek çok ülkede olduğu gibi özellikle sanatçıların, öğrencilerin ve her kesimden halkın bir araya gelerek sohbet ettikleri en gözde yerler oldu. Kahve Paris’e 1643, Londra’ya 1651’de ulaştı.

Avrupalılar dünyanın çeşitli yerlerinde kahve plantasyonları kurdular. Endonezya-Cava’da 1712 yılında kahve tarımı başladı. Hollanda Cava ve Doğu Hint Adaları’nda, Fransa Antiller'de kahve yetiştirdi.

16. yüzyıl rivayetlere göre de kahveyi içen ilk kişi Süleyman'dır. Süleyman yolculukları sırasında uğradığı bir şehirde şehrin sakinlerinin bilinmeyen bir hastalığa yakalandığını görür ve Cebrail’in buyruğu üzerine Yemen’den gelen kahve çekirdeklerini kavurarak bundan hazırladığı içeceği hastalara verir. Bunu içen hastalar iyileşir.

KAYNAKLAR:

M.Cengiz YILDIZ, “Kahvehanelerin Sosyal Hayattaki Yeri”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:8, Sayı: 2, Yıl:1996, ss.157–194.
M.Cengiz YILDIZ, “Türk Kültür Tarihinde Kahve ve Kahvehane”, Türkler, C.10, Yeni Türkiye Yayınları, Nisan 2002, ss.635–639.
M.Cengiz YILDIZ, Kahvehane Kültürü, Beyan Yayınları, İstanbul, Aralık 2007.
Gündelik Hayatımızın Tarihi, Kudret Emiroğlu, Dost Kitapevi, sayfa 339
Temel Britanica, Kahve maddesi
Bilim ve Buluşlar Tarihi, Isaac Asimov, sayfa 79
Akşam Gazetesi, 28 Aralık 2006 Future Trends eki .

 
Toplam blog
: 749
: 1983
Kayıt tarihi
: 11.10.07
 
 

Yazmanın hayatın akışının bir parçası olduğu kanısındayım. 6 Mayıs 1982'de doğdum ve İstanbul Kar..