Bir gün / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Nisan '15

 
Kategori
Öykü
 

Bir gün

O işinden dolayı, sabahları hep erken kalkardı. İşine çoğunlukla trenle giderdi. O sabah yine trenle gitmeyi düşündü. Her gün, trene yetişmek için oyalanmadan çabucak giyinirdi. İstasyona kadar bazen otobüsle, çoğunlukla bisikletle ve azda olsa yürürdü. Yaz olduğunda, üstüne basit giysiler alıyordu. Kısa kollu bir tişört, kot pantolon, ökçesiz rahat bir pabucu çorapsız giyerdi. Üstündekiler hiçte pahalı değildi, her insanın giyebileceği normal ucuz giysilerdi. Marka düşkünlüğü, denilen saçma bir alışkanlığı da yoktu. Günlük yaşamında, milyonlarca insandan hiçbir farkı yoktu. O sırada, normal iyi bir insandı. Yaptığı işi seven, en iyisini yapmak için uğraşmaktan büyük bir keyif alırdı. Bu huyuna “iş ahlakı” derdi. Ona göre, “iyi iş ve kötü iş” yoktu. Her mesleğin topluma gerekli olduğuna inanlardandı. Bu anlayış onda “iş ahlakı” olmuştu.

O günde, evden istasyona bisikletle gitti. Ilık bir yaz sabahıydı. Bisiklete binmeyi severdi. Hızlı pedal çevirmekten çok hoşlanırdı. Bunu sevdiği bir spor sayardı. Sabah erken bisiklet yolu biraz daha tenha olurdu. Tenha yolda, alabildiğine bisikletini hızla sürmekten büyük keyif alırdı. O sabahta oldukça hızlı pedal çeviriyordu. Bisikletin hızından serin olan hava, biraz daha serin his ediliyordu. Kendi bedenini, kendisi taşımaktan hoşlanan birisiydi. Yürümek, yüzmek, kayak yapmanın yanında, bir de ata binmeyi çok severdi. Sabahın serin havası, bisikletin hızıyla daha da etkili oluştu. Kalın giyinmediğinde titremeyle, üşüme sırına gelmişti. Sabahın serinliği bedenine yayılır gibiydi. Kollarına baktığında, kılların hepsi başkaldırmıştı, sanki. Bir ara geri dönüp, üstüne bir kazak almak istedi. Üşengeçliği tuttu, “boş ver.” Dedi. Titremeye razı olmuştu. Biraz daha hızlı sürdü. İlkin hissettiği soğuk hava geçer gibiydi.  Eve çok uzak olmayan istasyona, altı dakika da varmıştı. İstasyona vardığında, daha trenin gelmesine beş dakika vardı. Peronda, bayan bir öğretmen arkadaşıyla karşılaştı. Kadın, tam bir boya küpüne dönmüştü. Ağır bir parfüm kokusu, iki metreden his ediliyordu. Adama göre, kadın boyanmasa daha güzeldi. Boya, onun doğal güzelliğini, kirli bir örtü gibi kapatmıştı.  Örtünün altında ne olduğu tam belli değildi. Kadınlardan bazıları nedense, kendine yakışmayana karşı zaaflarının olduğunu bir türlü anlamıyordu. Aşırı boyanmayı, olumsuzluk olarak düşünüyordu. O bu olumsuzluğu kadınlara yakıştırmıyordu, onlar adına da üzülüyordu. Adam kadına baktı. Önce günaydın deyip, kadını selamladı. Arkasından

“Bugün oldukça şık giyinmişsin. Bir yere mi davetlisin?” diye, kadına sordu.

“Sana ne, davetliyim veya değilim. Sana hesap mı vermem gerekiyor?” Çok ters bir karşılık verdi.

Adam, kadının öyle bir tepki göstereceğini hiç beklememişti. Şaşırıp kaldı, ilk anda nasıl bir yanıt vereceğini bilemedi. Kendini toparladı, derin bir nefes aldı. Zoraki bir tebessümle,  kadının yüzüne baktı. Anlamadan, onu anlamaya çalıştı.

“Affedersin, benim sormamda hiçbir amaç ve art bir niyet yoktu. Doğaldır ki, bana hesap vermek, diye bir soru aklımın ucundan bile geçmedi. Neden yanlış algıladığını anlamadım doğrusu. Neyse dert etme.” Dedi.

Adam biraz bozuldu. Daha fazla, kadının yanında durmadı. Çekip, peronun öbür ucuna doğru yürüdü. Arkaya dönüp, kadına bir daha da bakmadı. Yinede kendini suçladı. Neden daha çok, kadınların onu yanlış anladığını, mantıklı bir açıklamasını bulamıyordu. Durup dururken hem kendisinin, hem de kadının üzülmesine, üzüldü. Kendi kendine konuşuyordu.  Sıradan bir günaydın selamını kadının ters anlamasına bir alam veremedi. Tanıdık birine rastlayınca merhaba demek, selam vermek, sırada bir insani davranış olduğunu herkesin bildiğini sanıyordu. Sanıldığı gibi değildi. Kadın normal bir insani davranışı alıp, hiç alakası olmayan yerlere götürmüştü. Kadının bir rahatsızlığı olduğuna yormaya çalışınca, biraz rahatladı. Fazla da üstünde durmadı. Sadece o davranışın bir eğitimciye yakıştırmadığını düşündü. O türde eğitimcilerin yetiştirdiği, yeni kuşak gençlerin ön yargılı, hoşgörüsüz ve saldırgan olacağı sonucuna vardı. Bunu düşünceyle “eğitim”   adına üzüldü. İçinde “Allah kahretsin!” dedi yeniden. Devamla şunları ekledi.

Sabah, sabah nereden bu erkek düşmanı kadına uğradım. Keşke bir tren önce gitseydim.” diyerek, pişmanlığını belirti.

Onun gibi dürüst, insanlara saygılı, erkeklerin şiddetine uğrayan kadınlardan yana tavır alan adama karşı, bir haksızlık olarak düşündü. Öylesine ters,  sert bir davranışla ilk kez karşılaşıyordu. Öğretmen arkadaşının davranışı, zoruna gitmişti. Arada hiçbir olumsuzluk yokken, bir eğitimci meslektaşınca terslenmesini adam kendine yediremiyordu. “Bir öğretmene yakışmayan bir davranış.” Dedi içinde. Olayın üstünde fazla düşünmek istemezse de, bayan öğretmenin davranışı onu şok etmişti. Sabah erken olduğu içinde, fazla etkili olmuştu. Giderek kadının davranış nedenleri üstüne, psikolojik yaklaşımlarda bulundu. ”Belki sevgilisiyle kavga etmiştir. Acısını benden çıkardı.” Dedi.  Öğretmenliğin çok ötesinden bir insan olarak ta, o tür bir davranışı hak etmediğini düşünüyordu. Başka mantıklı bir açıklama da bulamıyordu. Yine “Psikolojik bir neden olabilir.” Dedi yeniden. Bu yargıda emin olmak için, yeniden kendini gözden geçirme gereği duydu. “Suç bende! Ona soru sormayacaktım?” diye öz eleştiri yaptı. Biraz da kendinde suç buldu. Aslında kendisi düşünce, davranış, ahlak anlayışı farklı bir insandı. Dünyayı herkesten çok farklı gözle bakar ve birçoklarının anlamadığı, farklı açıdan bakan biriydi. Kendisi çevre dostu, farklı kültürlerin birlikte var olduğuna saygı duyan bir eğitimciydi. Bir öğretmen arkadaşını asla kırmak istemezdi. Farklılıkların birlikte var olmasını savunan ve onları kültürel zenginlik ve güzellikler olarak sayardı. Sadece savunmakla kalmaz, güzelliklerin çoğalmasını ve yaygınlaşması içinde çalışırdı. Düşünceleri farklı da olsa, başkalarının da düşüncesine saygı duyardı. Herkesin kendisi gibi düşünmesini saçma sayardı. Bunlar aklına geldiğin de, öğretmenin davranışı zoruna gitmişti.

Herkes kendisinden sorumlu olduğunu düşünse de, insanın yalnız yaşamayacağı düşüncesindeydi. Temel insani değerlerde herkesle buluşma ve uzlaşma zemini olarak görürdü. Bir okulda bile bu düşüncesinin somut bir yeri oluyordu. “Uzlaşmak, uyumlu olmak bir zorunluluk,” derdi. Yüzlerce öğrenciyi, onlarca öğretmeni ve birçok diğer çalışanı bir arada tutan kurallar olduğunun da farkındaydı, bunun içinde uzlaşmaktan ve uyumdan yana zorluğu yoktu. Başka insanlarla uyumun yanında, her insanın özel hayatı da olacağını düşünürdü. Ona göre, özel hayat kutsaldı. Oraya bir başkası karışmazdı. Kendisi de insanın özel ilişkisine saygı duyar, asla karışmazdı. Gönül ilişkisini, duygudaşlığı özel ilişki olarak sayar, bu özel alana başkasının müdahale etmesini doğru bulmazdı. “Bu sadece iki insan arasındaki uyum ve gönül birliğidir.” Diye sayardı. Bunu en fazla iki kişiyi ilgilendiren, özel bir durum olarak görür, kendisi de kişilerin özel alana karışmazdı. Bir başkasının da karışmasını istemezdi. Kendisi içinde, duygudaşlık konusu tamamıyla kişiseldi. Bunları bilincinde biri için, insanların özel alanına karışması düşünülmezdi.  

Onun farklı bir insan olması, çoğu kadınca yanlış algılanıyordu. Klasik kadın erkek ilişkisinden hoşlanmazdı. Süre gelen, sırada beraberlikler ona göre değildi. Birlikte olduğu kadına, Eşim-yoldaşım, duygudaşımdemeyi yeğlerdi. Onun arkadaşlığı, sevgisi ve aşk anlayışı da çoğu kimseye benzemiyordu. Her insanın anlayabileceği, algılayabileceği ve kaldırabileceği türde değildi. Bu yüzden çoğu kimse onu anlamıyordu veya yanlış anlıyordu. Sevdi mi tam severdi. Alışılmış, basit hesaplar yapmazdı. Kurnazlıktan nefret ederdi. Alıngan, havadan nem kapan, kendine güveni olmayan insanlara sadece acırdı. Genellikle kadınlar, onun her söylediği sözden farklı anlamlar çıkarıp, kendilerine göre yanlış algılar ediniyorlardı. Böylece, o söz bambaşka bir anlama çekilir, amacından saptırılırdı. Yanlış anlaşılacak diye, kadınlarla konuşmaktan çok çekinirdi. Tüm tersliklere ve yanlış anlaşılmasına karşın, azda olsa çok iyi anlaştığı sevdiği kadınlarda vardı. Onun düşüncesinde insanlar arasında, cins ayırımına da yer yoktu. Kadın-erkek cins ayrımından önce, insan olarak alırdı. Tüm titizliğine ve insani davranışlarına karşın yine de, terslikler çoğu zaman onu bulurdu. “Sakınan göze çöp batar.” Derdi, demesine yine de, davranışlarına özen gösterirdi. Karşılaştığı terslikler, çoğu kez onu hayal kırıklığına da uğratırdı. Yine de kişiliğinden inandığı değerleri savunmaktan vazgeçmezdi. Aksilikler onu yıldırmaz, doğru bildiği yolda yürür, haklı olduğu davada her koşulda sahip çıkar ve savunurdu. Kadınlara karşı da, kibar ve duygulu biriydi. Tüm erkeklerin aynı olmadığı gibi, tüm kadınlarında aynı olamayacağını günlük hayatta tanıktı.  Şunu da biliyordu. “İnsan” gibi insan, çok azdı. Çoğu insanda, insani değerleri bulamıyordu. İnsani değerler taşıyan insanları arardı, sürekli. Bu anlayış bazen yalnızlaştırır, bazen de bilinmeyen kimsenin göremediği âlemlere götürürdü. Böylesi durumda kendi dünyasında yaşardı. O yolda, yürümeyi tek başına da olsa sürdürürdü. Yalnız da olsa, umudun peşine takılır, güzelliğin yürüdüğü yolda olduğunu düşünürdü. Farklı bir dünya arayışını, doğru bildiği yolda yürüyerek sürdürürdü. Karşılaştığı terslikler onu karamsar değil, tam aksine kararlı ve kendini aşmaya götürürdü.

Bayan öğretmenin davranışı, sadece onun eksikliği değildi.  Birbirine güvensizlik, paylaşmaktan uzak, değerlerin içini boşaltma, dedi kodu, kıskançlık, farklılıkları yadsıma, kendisine benzemeyeni öteleme,…çoğu insanın, özellikle okumuş (orta sınıfların) az bilenlerin ortak davranışı olarak görüyordu. Var olandan hoşlanmazsa da, davranışlarında olana dikkat ederdi. Adam bunlara, “özel eğitilmiş okumuş insanlar” derdi. O özel eğitimden geçen, çoğu kimseler hata ve eksiklerle yetiştirildiği içinde, olan tersliklerin farkında olmadıklarını biliyordu. İşin en çıkmazı da, yaptıklarının doğruluğuna inanırlardı. Olumsuzluklar, hatalar ve eksikler dönüp, dolanıp günlük hayatta beklenmedik bir anda, insanların karşısına çıktığın da, şaşırıp kalırlardı. Böylesi bir anda birçokları eksiği, hatayı kendinden farklı olanların üstüne yıkmaya çalışırdı. Bu günlük hayatta güvensizlik, dedikodu, kıskançlık, ön yargılı, hoş görü eksikliği, hırs ve kin onların ortak davranışı olduğunu da görüyordu. Yine de onlarla yaşamaktan da çekinmiyordu. Çoğu kimse yaptıkları tersliklerin farkında değildi. Böylesi bir durumda bazıları işin kurnazlığına sığınıp, suçu bir başkasına yüklemeyi yeğlerdi. Bu anlayış, işleri daha da karmaşıklaştırıp içinden çıkılmaz yapardı. Kişisel ve sosyal davranış olarak ta kimse içinde yaşadığı olumsuzluğu aşmayı aklına getirmezdi. Böylece kişisel olarak başlayan sorunlar, sonunda ortak bir kültürel davranışa dönüştüğü de, normal sayardı. Farkında vardığı bu tür davranışlara yapmıyordu. Bazıları da adamı farklı sayarlardı. O bunları değiştirmek isterdi. Gücünü de aştığını gördüğünde,  müdahale edemiyordu. Böylesi bir çıkmaz durumda, sadece kendini korumaya alırdı. Bunu sevmediği “Alıştırılmış şartlanma,” ortak sosyal kültürel davranış sayıyordu. “Gemisini kurtaran kaptan!” bencil anlayışından nefret etse de, hayatın bir dayatması olarak sayardı. Sonunda da “İdealist düşünmenin bir bedelidir!”derdi.

Bayan öğretmende, çevresindeki insanların ortak davranış ve alışkanlığı etkisinde kalmış olduğu analizinde bulunuyordu. “Yakınlarının ve toplumun onun etrafında ördüğü tahribat duvarını aşamamıştı. Zavallı öğretmen o duvarlar arasından çırpınıp, duruyordu. O gün kendi meslektaşından öfkesini almıştı. Kadın kişisel olarak da, onları aşma ihtiyacı duymamıştı. Her defasında bir başkasına karşı öfkesini kusma kolaylığına sığınmayı seçiyordu. O genel ortak anlayış, insanları alıngan ve özgüvenden yoksun, dedikoducu, kuşkucu, kıskanç, başkasına güveni olmayan kişiler yapıyor.”Diye değerlendirmede bulunduğunda biraz daha rahatladı. Bayan öğretmenin tek başına, bu kadar olumsuzluğu aşması imkânsız olduğunu sonucuna varıyordu. O içindekileri, durup dururken insanlara kaşı olumsuz tepki olarak dışa vuruyordu. O sabahta, yine öyle bir kolaylığı seçmişti. İçinde birikenleri, öğretmen arkadaşına ödetme alışkanlığına sarılmasını yadırgamıştı.  

Ortak alışkanlığın davranışı kurbanı!” diyerek acıyordu öğretmene. Adam da tek başına, olanları aşamayacağını görüyordu. “En azında var olan ortak anlayışa bulaşmadan, kendimi korumalıyım.” Derdi. Bu düşüncelerle peronda dolaşırken, beş dakika sonra tren geldi. Sabah erken olduğu için, tren tenhaydı. Gidip tek başına, altı kişilik bir yere oturdu. Kadının davranışının nedenlerini anlasa da,  zoruna gitmişti. Çok fazla bir şey istemiyordu. “Sadece toplumun ve politikanın insanlarda yarattığı tahribatın farkına varmasını istiyorum.”  Dedi içinde. Bu isteği üstünde biraz düşündü. Birde ne görsün. Çok zor, imkânsız gibi bir istekte bulunmuş olduğunu anlıyordu. Yerleşmiş toplumsal yargılar, politik etkilenmeler, medya yaratmış olduğu aymazlık, ideolojik şartlanmalar, kendisine benzemeyeni ötekileştirme, doğal ve sosyal değerlere saldırı, çarpık bir eğitimin yarattığı tahribat… öyle kolayca düzelmeyeceğini gördüğünde dehşete kapıldı. “Benim boyumu çok aşan bir durum. Sen sadece kendine bak. Aramaya devam…” dedi.

Ayrıca, o sevginin tükenmez kaynağı, insanın kendisinde olduğuna inanmıştı. Bir insan, isteyene istediği kadar, sevgiyi vermekten asla tereddüt etmemesine önem verirdi.  Paylaşılan sevginin, daha gür ve üretken olduğunu kanıtlamıştı. Yaptığı işlerden, yaptığı resimlerden yazdığı, hikâye ve romanlarında bu anlayışı görmek mümkündü. Hayatta söylediği gibiydi. “Olduğu gibi davranır, davrandığı gibi görünürdü.” Genç öğrencileri onu çok seviyordu. O da, gençleri çok seviyordu. Gençler temizdi. Onlar toplumsal kirliliğe bulaşmamışlardı henüz. Korkuyordu. O gençlere de pislik bulaşacak diye. Bunu düşündüğünde, elinden daha fazla bir şeyin gelmesini o kadar isterdi ki… Yapabildiğince, öğrencilerine yararlı olurdu. Onlara hayattı öğretmeye deneyimlerine dayanarak vermeye çalışırdı. Gençler söz konusu olduğunda, her türlü riski almaktan asla tereddüt etmezdi. Bu özelliğinden dolayı, birçok işten kovulmuştu. “Geçimsiz biri, kendini beğenmiş.” Olarak suçlanırdı. Her olumsuzluğa, baskıya göğüs germekten çekinmezdi. Haklı olduğu konularda sonuna dek direnirdi.

Asık suratlı biri değildi. Şakacı, cana yakın bir adamdı. Kendisine yapılmasını istemediği bir davranışı, bir başkasına yapılmasını da asla onaylamazdı. Zor, herkesin yapamayacağı işleri seçerdi. Zorun üstesinde gelmekten hoşlanırdı. Bazı kişisel tutkuları da vardı. İyi at biner, koşar, yürür, bisiklete biner ve az konuşur çok çalışırdı. Becerikliydi de. Ellinden birçok iş gelirdi. Ağaç oymacılığı, marangozluk, resim yapardı. Düşüncelerini yazıya dökerdi. Ayrıca fedakâr, vefalı iyi bir dostu ve bu özelliklerin yanında, güvenilir bir insandı. Tanıdıklarına ihanet yaptığı ne görülmüş ve nede duyulmuştu. Kimseyi kıskanmazdı. İyi güzel insanlara hayranlık duyar, onlara imrenirdi. Mükemmel bir insan olduğunu asla düşünmezdi.  Sıkça şöyle derdi. ‘‘Sadece sırada, olması gereken bir insanım. Başkaları, bazılarının istediği doğrultusunda davranıyorlar. Onaylamadığım işleri yapmam. Vicdanıma, ahlakıma ve düşüncelerime karşı sorumluyum. ”  dedi. Var olan durumun değişmesinden yanaydı.  Var olandan daha iyisini düşünmek, insan doğasına uygun olduğunu savunurdu. “Neden bize dayatılan, azınlığın yararı olanı onaylayalım ki? Daha iyisi ve daha güzeli vardır. Bunları elde etmek içinde bedel ödemek gerekiyor” düşüncesini taşırdı.

Değişme ve gelişmenin kaçınılmazlığına inanırdı. İki türlü durumu ret ederdi. “Fosilleşmek ve çürümekbiri katılaşmak, taşlaşmak ve diğeri dağılmaktır.” Derdi. Bu iki durumu da, insan ve canlı doğasına da aykırı bulurdu. İnsanın ve dünyanın ancak gelişme ve değişmeyle, ilerleyebileceğine inanıyordu. Şöyle derdi bazen, “Dünyada yeterince kötülükler, pislikler var. Eksik olan, güzel değerlerin çoğaltılmasıdır. Bunları korumak, çoğaltmak ve yaygınlaştırılması da yine insana düşer.”  Bunun içinde, çapınca bir şeyler yapmaktan geri durmuyordu.  Eskimiş gerici, her tür düşünceyi, davranışı ve ahlak anlayışını kendi kişiliğinden ve dünya görüşünden ayıklıyordu. Bu yüzden onu tanımayan ve anlamayan çoğu insan, ondan hoşlanmadığını da biliyordu. Kendisinden hoşlananlar çok azdı.  ‘‘Az olsun, öz olsun!’’ Anlayışını seviyordu.

Bu özelliklerin yanında, adam politika ve sanatla da uğraşmaktan büyük haz duyardı. Her insanı, sıradan olayları yapıtlarına konu edinmez ve işlemezdi. Bu bakımdan çok seçici ve ilkesel davranıyordu. O asla, ukala değildi. Ne yaptığını çok iyi biliyordu. Sevdiği insanları, içindeki dünyaya alır, kendi sanat anlayışı içinde yoğurur, pişirir olgunlaştırır insanın hizmetine sunardı. Onun anlatım araçları biçimler, renkler, sözlerdi. Düşünce zenginliğiyle, sanat ve estetik yaratıcılığını da katarak, güzel insanları yapıtlarında anlatır, onları insani değerler süzgecinden geçirirdi. Dökülenlerin peşine takılmaz, elde kalanlarla resmini, hikâyesini ve romanını tamamlardı. Bu tür anlatım, onu bir yanda gerçekçi sanat anlayışına yaklaştırıyordu.  Diğer taraftan geçek üstü yapıyordu. Bu paradoksal durum, onun istediği bir şey değildi. Var olanla, düşüncesinin bir savaşımıydı. Bu savaşta, zafer ve yenilgi yoktu.  Zamanla, küçücük mevziler elde ediyordu. O mevzilerin çoğalmasına, ilerlemesine çalışırdı. Yalnız başına bu kadarını yapabiliyordu. Onun gibi başka insanların da olduğunu biliyordu. Fakat onlar bir türlü bir araya da gelemiyorlardı. Zaman, mekân ve politik etkilenmeler toplumsal katı saplantılar onu hem düzey ve hem de anlayış olarak, çok az kimse anlardı. Bu durum onu yalnızlaşıyordu. “Kalabalığın ortasında, yapa yalnızım/ rastlayacağım aradığıma sonunda!..”

Trende bu düşünceler etrafında yoğunlaşmıştı. Kısa yolculuk bunlarla geçmişti. Ne kadar gittiği, kaç dakika yol aldıklarının da farkında değildi. Kendi kendine düşünüp, varsayımlarda bulunuyordu. İçinde yaşadığı anı kayıp sayıyordu. Önceki yaşadığı zaman onu ülkesine, umut ve düşüncesi onu geleceğe taşıyordu.  Ülkesinde ki sıcak iklimini ve yıllar öncesi candan dost insanları hayal etti. Onu tam anlayacak, insanları arıyordu. Bulmak zordu. Umutsuz değildi. “Bir gün mutlaka!” derdi.

Kadının onda, yaratığı karamsarlıktan arınmıştı. Kendisiyle baş başaydı, özüne dönmüştü. İçindeki adamla buluşunca, rahatlamıştı. Tren seyir halinde, pencerenin kenarına oturmuş, dışarıyı izliyordu. O gün hava ılıktı, seher yeli esiyordu. Esen seher yeli, yüzünü bir bebek eli gibi yumuşak, tertemiz okşayarak geçiyordu. Güneşin solgun ışıkları, tren penceresinden içeri sızarken, hafif okşayıcı bir ılıklık veriyordu. Dışarıdan tren yolu boyunca, göz alabildiğince bir yeşillik uzanıyordu. Tren yeşilliği yararcasına ilerliyordu. Farklı türden ağaçlar koşarak onunla hem selamlaşıyor ve de yarışıyor gibiydiler. Binlerce ağaç, hep birden “Günaydın!” diyordu. Yol boyunca serçeler, kargalar, sığırtmaçlar, güvercinler ve martılar onu selamlamak içinde trenle yarışır gibiydiler. Güneşin ılık huzmeleri, farklı tonlarda yeşillik, trenle koşuşan kuşlar Badi Sabah, onu başka bir âleme götürüyordu sanki. O, etraftaki doğal güzelliğin uyumuna kendini kaptırmıştı. Onların güzelliğine teslim olmuştu. Âşık Veysel, ne güzel dile getirmişti. “Benim sadık yarım kara topraktır…” Onun da sadık büyük dostu tabiatı. Bu duygu içinde, üstüne bir mahmurluk çökmüş, öylece uykuya dalmıştı. Tren hareket halinde, adam rüyalar âleminde…

İnanılmaz güzel rüyalar görüyordu. Daha önce hiç görmediği, bir yere gitmişti. Yüksek kayalıklarla çevrili bir yer. Kayalıkların dibinde, bir ırmak akıyordu. Vadiden bakılınca, mavi göğü kartallar ve beyaz pamuk yığını bulutlar paylaşıyordu. Bulunduğu alan, şahinler yurdu engebeli ve ormanlık bir araziydi. Sadece kuşlar uçar ve beyaz bulutlar vardı gökte. Vadide, ırmak akıyordu. Irmağın suyu mavi-yeşil köpükler saçarak, gümbürdeyerek çağlıyordu. Suyun içinde, gümüş balıklar dans ediyordu. Doğa uyum ve birlikte var olma egemendi. Adam vadide, ırmağın kıyısında duruyordu. Irmak durgun ve duruca akıyordu. Irmak boyunca iki yanı, zengin tür ağaçlardan oluşan ormanla kaplıydı. Irmak boyunca, ormanın simetriği sudan yansıyordu. Sanki suda, benzer bir dünya daha vardı. Aşağıdan bakılınca, mavi gökyüzü farklı tonlardan yeşil bir çerçeve içinde sanılırdı. Yüksekçe kayalık uçurumdan, gümüş ve altın karışımı bir şeridi andıran ince bir su akıyordu. Akan su şarkılar söyleyerek coşkuyla, sevdayla akıp ırmakla buluşuyordu. Suyun düştüğü yerde, ırmak beyazca köpürüyordu. Yukardan hızla dökülen su, orada ırmakla buluşuyordu. Buluşma bir beden oluyordu. Tek bedene dönüşürken, beyazlaşıyordu su. Böylece birliktelik gerçekleşiyordu. Hızla coşkuyla yukardan gelen küçük su, ırmakla birleşiyor. Yukardan dökülen su, vadide ırmakla birleşince muradına eriyordu. Irmağın kenarında duran adamın görüntüsü dalga, dalga yansıyordu sudan. Yukarıdan sevgiyle düşen, su adamın gözünü almıştı. Kamaşan gözlerle, güzelliğe fazla bakamıyordu. Kayalıklardan çağlayarak düşen suya güneş ışıkları çarpınca,  milyonlarca elmas parçacıklarına dönüşüyordu. Kristal su zerreciklerinden yansıyan ışık, küçük bir gökkuşağını oluşturmuştu. Hayret, coşku ve sevinç dolu karmaşık duygular yaşanıyordu vadide. Önce adam ayakkabılarını çıkardı, suyun içine girdi, pantolonu çıkarıp fırlattı. Yalın ayak, üstündeki donla ırmağın içine daldı. Suyun içinde, tüm üstündekilerden kurtuldu. Hafifledi. Adam, anadan üryandı. Serin kristal sudan yüzerek, gökkuşağı yayından geçti. Adam kendini dost, güvenli suyun eline bırakmıştı. O büyük güzel güce, tereddüt etmeden kendini teslim etmişti, adam. Su ile arasında, hiçbir yapay madde yoktu. Su temizdi, adam temizdi. Biraz yüzdükten sonra, başını kaldırıp arkasına dönüp baktığında, gökkuşağı öbür yanda kalmıştı. O gökkuşağını yakaladığını biliyordu. Hafiflemişti. Tüm yüklerinden etrafında ki pislikten arınmış, özgürleşmiş sevinçten uçar gibiydi. Kurtulmuştu. Yıllar önce, ta çocukluğundan her gökkuşağı çıktığında, ona doğru koştuğunu anımsadı. Daha önce, onu hiç yakalamamıştı. Yukarıdan hızla, coşkuyla dökülen, elmas kristalleri andıran suya dokundu. Yüksekten hızla düştüğünde, sert akıyordu su. Adamın eline hızla çarpan su,  tatlı bir acılık veriyordu. Adam suya dokunup, okşamak geldi içinden. Avuçlarını birleştirip, yukardan düşen suya tuttu. Avuçlarında, su birikmiyordu. Susamıştı. Ellerini ağzına götürdü. Çok sert akan su, ancak onun kurumuş dudaklarını ıslatmıştı. Suyun tadını tam alamıyordu.  Oysa o elmas kristali sudan kana, kana içmek istemişti. Suyun geldiği kaynağı merak etti. O kaynağa gidip, o suyun pınarından içmeyi geçiriyordu içinde. Büyük bir engel vardı. Nasıl çıkacaktı, o yalçın kayalıktan. Yukarı nasıl tırmanacaktı? Oldukça dik, sarp ve yüksekti. Tırmanmak, olanaksız gibi görünüyordu. Suyun döküldüğü, kayalıklara yukarı baktı. Başı döner gibi oldu. Tek çare çalı, çırpılardan tutunarak yukarı çıkmayı denemekti. Öyle yaptı. Anadan üryandı hala. Yukarı çıkıp, suyun kaynağına varmaktı amacı. O el değmemiş, billur kaynaktan içmekti, amacı. O amaç unut olmuştu. Kurtuluş ve özgürlük olmuştu.  

Başladı, çalılardan ve ot köklerinde tutunmaya... Yukarı tırmanmaya çalışıyordu. On, on beş metre kadar yükseldi. Birden tutunduğu çalı koptu. Adam aşağıya doğru, hızla düşmeye başladı. O hızla, bir kayaya çarpsa parçalanacaktı. Adam korkmadı. Sadece, gözeye varamayacağına üzüldü. “Allah kahretsin, böyle bir şansı!’’ dedi. Tuhaf bir şey olmuştu. Birde baktı ki, kayalıklara yukarı doğru uçuyordu. Bir kartal gibi kanatlanmış, bir alçalıyor, bir yükseliyordu. Bazen etrafında bulunan canlı, cansız her varlığa çalım atar gibi yapıyordu. ‘’Görüyorsunuz, uçuyorum!’’  sevinç çığlıklarını atıyordu. Kayalardan daha yükseğe çıktı. Yukardan kuş bakışı, soyun çıktığı kaynağa baktı. Ormana doğru bir tur yaptı. Tekrar geri dönüp, doğruca suyun çıktığı gözenin başına kondu. Kristal su, kayaların ve ağaçların arasından kıvrımlar oluşturarak akıyordu. Göze kaynıyordu. Sonu olmayan, durmadan akan kristal kaynaktı. Kaynak adama coşku ve güç vermişti. O pınarla, dost yoldaş olmuştu. Saklı ve gizlikleri yoktu, birbirinden. Her şeyi anlatıyordu suya adam. Sevdasını, kavgasını düşüncesini, umudunu, hayalini anlatıyordu.  Pınar, “devam, doğru yoldasın!” diyordu. Hiç el değmemiş, ayak basmamış, insan uğramamış, doğal bir Pınardı. O Pınara hayranca ve sevgiyle baktı. Suya karşı içinden inanılmaz coşku yükselmişti. “ Harika su! Mübarek su!Çocukluğumda ki gibi bir kaynak!’’dedi. O, kristal ve soğuk sudan kana, kana içti. Su çok yukarılardan, Deli Rüzgâr Dağlarından akıp geliyordu. El, ayak değmemiş beyaz temiz karların erimesiyle oluşan, suyun tadına duyum olmuyordu. İçince insanın içi rahatlayıp, huzur buluyordu. “Abu-hayat gibi!” O pınara varan, sanki sonsuz mutluğu yakalamış gibi oluyordu. Kirlenmemiş, beyaz adamın eli değmemiş âlemindeki su gibiydi.  

O, doğal pınarın suyundan içtiğinde baktı ki, kanatları yoktu. Normal bir insandı. Yalnız başına iken insan oluyordu. İnsanlar gördüğünde, yine bir kartal gibi uçuyordu. Pınara yakın, ormanın içinde derme, çatma bir kulübe kurdu. Kayaların en sarpında, birde yuva yaptı. O pınarı koruma altına almış, onu her türlü kötülükten ve kem gözlerden koruyacaktı. Kötü insanların, o kaynaktan su içmesine izin vermeyecekti. Direnen olursa, kayalıklardan aşağı atacaktı.

Pınarın etrafına, güzel renkli taşlardan, masalar ve oturaklar yaptı. Güzel insanlar geldiklerinde rahat etsin diye. Adam pınara da bir isim buldu. PES dedi. Bu Pınarların Kraliçesi anlamındaydı. O adı, pınardan ve ondan başka bilen yoktu. O sonsuza kadar sır olarak kalacaktı. O gökkuşağını da yakalamıştı.

Uyandığında, ineceği istasyona gelmişti. Tren durdu. Adam koşarak, okula giden otobüse yetişti. Yine aynı kadın öğretmenle, bu kez otobüste karşılaştı. Sadece merhaba dedi. Ona da kızmıyordu artık. Kadına, sadece acıdı. Kendisi, çok mutlu ve umutlu görünüyordu. O gün hiç kimseye kızmadı. Yaramazlık yapan gençlere de, hoşgörüyle baktı. O gün hoş görü, güven ve sevgi paylaşıyordu adam!  

Düzeltme;13.01.2015

Bahattin Seven

5 Ağustos 2005 Denmark

 
Toplam blog
: 17
: 178
Kayıt tarihi
: 24.03.15
 
 

Sivas ın Kangal İlçesi Külekli köyünde dünyaya merhaba dedim. İlkokulu köyde, ortaokulu Sivas'ta,..