- Kategori
- Gezi - Tatil
Bir günlük gezi
Hafta sonu gezisi
Hafta sonu, yeni bir yere gideceğimizi mihmandarım bir gün önce bana söyledi. Nereye gideceğimizi sormadım, sormuyorum da. O her şeyi ayrıntısına kadar düşünüp, ona göre kararını açıklayan biri. Gereksiz yere, sırf laf olsun diye kadına soru sormuyorum. Ona güveniyorum, kendi işini profesyonelce yaptığına da inanıyorum. Ta başında, bana güven veren bir kişiliğe sahip. Kim olursa olsun, ne iş yaparsa yapsın, benim için güven ve işinin ehli olması başta gelen bir özellik. Gezi konusunda ve diğer rehberlik işlerinden endişeden uzak, gideceğimiz yerde rahat ediyorum. İşini iyi bilen, dürüst bir kadın. Bunları düşünürken İçimde bir arzu gelişiyor. “Keşke her meslekten insan böylece görevinin hakkını verse.” Diyorum.
Günlerden Pazar, biraz erken kalkıyoruz. Sabah temizliğinden sonra, güzelce bir kahvaltı yapıyoruz. Hava güzel rüzgârsız, ılık bir bahar havası var. Gökte çok ince bir sis tabakası olsa da, yine de güneşin ılık sıcaklığı hissediliyor. Arabayı mihmandarım kullanacak. Orada doğduğu içinde, bölgeyi avucunun içi gibi biliyor. Çocukluğu, gençliği hep aynı bölgede geçmiş. Almanca anadilinin yanında İngilizce, Türkçe, Kürtçe de biliyor. Almanca'nın dışında, hangi dil aklıma geliyorsa, hiç düşünmeden o dille konuşuyorum. Mihmandarım da canı istediği dille cevap veriyor, beni aydınlatıyor. Aramız da iyi bir uyum var. Saygı, sevgi ve güven üstünde kurulan bir uyum.
Sabah saat on da yolla çıkıyoruz. Sakin, ılık bir bahar havası bizi kucaklıyor. Mihmandar arabayı batıya doğru yöneltiyor. Yaklaşık yirmi dakika sonra, Remsheied kentin bitiminde ormanlık alan içinde bir vadiye iniyoruz. Vadide akan bir nehir boyunca, yol uzanıyor. Wupper Nehri, birçok yerleşim alanından geçmesine karşın, temiz ve duru bir suyu var. Suyun dibini görüyoruz. Etraf ormanlık kocaman ladin, uzun çamlar ve iri meşe ağaçları karışık. Ağaçlarda tomurcuklar patlamak üzere. Bir hafta sonra, her yer yeşile boyanacağını tahmin ediyoruz. Farklı ağaç türleri birlikte ormanı oluşturuyor. Güneşi yakalamak içinde birbiriyle doğal bir yarış içinde uzayan gelişen ağaçlar. Bu güneşi yakalama yarışı, onların boylarını uzun ve gövdelerini düzgün olmasını sağlamış. “Orman gibi kardeşçesine…”bu olsa gerek, bunu söylerken biraz seslice mırıldanıyorum. Mihmandarım soruyor
“Ne demek istedin?” bunu tebessüm yaparak sordu.
“Bu Nazım Hikmet in şiirin de bir bölüm.” Diyorum. Sonra biraz daha uzatıyorum, “Bir ağaç gibi tek ve hür bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim.” Dediğimde Mihmandar, arabayı durdurup, şiirin tamamını okudu. “Bir gün insanlar böyle düşünecek. Dünya daha güzel ve mutlu olacak. Nazım Hikmet şiirinde insanlığın ütopyasını dile getiriyor. İnsanoğlu on iki bin yıldır, ütopyasının peşinde gidiyor. Gelinen yer, bulunduğumuz andır. On iki bin yılda insanoğlu ancak bu kadar mesafe kat etmiş. Daha alınacak çok yol var, insanların kardeşçe yaşaması için…” diyorum. Mihmandarım kültürlü bir kadın. Politikayı biliyor. İnsanların önünde ki, en büyük engelin yalan, iftiradan oluşan politika ve bunun yarattığı bakı ve devlet terörü diyor. Bu mevcut politikadan nefret ettiğini de ekliyor. O politikanın dünyayı kirlettiğini ve kana boğduğunu söylemeden duramıyor.
Tekrar yolumuza devam ediyoruz, nehri izleyip orman içinden ilerliyoruz. Araba ilerledikçe, ağaçlarda bizimle yarışıyor hissini veriyor. Yirmi dakika kadar ormanda ilerliyoruz. Yolun bitimine geldiğimizde, orada park yerleri var. Arabamızı park yerinde bırakıp, yaya yoluna giriyoruz.
“Biraz yürüdükten sonra, yürümeye devam mı, gerimi dönelim? Diye soracağım.” Diyor. Mihmandar.
“Tamam!” diyorum.
Yaya yolundan ilerliyoruz. Ormanlık alan. Bulunduğumuz alan gri kayalık. Ağaçlar kayaları yararak büyümüş, kayaların derinliklerine kök salıp, yamaçlarda tutunup dik durmayı başarmışlar. Doğa kendi dengesini, yine kendi yasalarına dayanarak sağlamış. Sanki kocaman ağaçlar yamaçlara metrelerce derinliğe çakılmış gibi dimdik eğilmeden duruyorlar. Düz olmayan orman arazisi yolunda, bisiklet sürenler ve ata binenlerde var. Biz yayalar atlılara ve bisiklet sürenlere yol veriyoruz. Ormanın dibi, tabaka tabaka gri kayalıklardan oluşmuş. Kayaları volkanik oluşuma benzettim. Tam enim olmak içinde, mihmandarıma sordum. O çantasından bölgeye ait bir kitap çıkardı. Bölgenin jeolojik oluşumu hakkında bilgiye baktı. Volkanik değil, üç yüz elli milyon yaşında olan tortul tabakalardan oluşmuş kayalıklarmış. Yeni sağlıklı bir bilgi edinmiş oldum. Bulunduğumuz yer Solingen bölgesi. Orta-çağda bu bölgede şövalyeler için kılıç yapılırmış. Daha sonra o gelenek “Solingen Çeliği” olarak sanayide kullanılmış. Şimdi en kaliteli mutfak bıçakları, motorlu testere çarkları burada üretilip, dünyanın her tarafına satılıyormuş.
Bulunduğumuz yer suyu bol bir alan. Bölgede dört beş baraj kurulmuş. Solingen, Remsheid, Wuppertal şehir suları bu barajlardan sağlanıyormuş. Burası Kuzey Ren bölgesi, sanayinin ilk çıkıp geliştiği yer. Öncelerin nehir boylarından kurulan fabrikalar su gücünden yararlanılmış. Hala birkaç yerde, o büyük su çarklarına rastlamak mümkün. Bugünlük gezide, Kuzey Ren bölgesinin, jeolojik yapısını, sanayinin neden orada geliştiğini ve bunun da bölgenin sosyal yapısını etkilediğini öğreniyorum.
Orman içinde oldukça ilerledik. Yorulduğumu hissetmeye başladım. “Dönelim.” Dedim. Aynı yolda geri dönüyoruz. Yol boyunca bolca resim çektik. Almanya’nın sanayi ülkesi olduğunu biliyordum. Fakat o kadar ormanlık olduğuna ilk kez tanık oluyorum. Daha önce Almanya onlarca kez büyük kentlere gelmiştim. Bu gelişim farklı oldu. Mihmandarım sayesinde, kentlerin dışına çıkıyorum. Artık rahatlıkla Almanya aynı zamanda, ormanlık gelişmiş bir ülke olduğunu diyebilirim. Teknoloji ve sanayi doğanın aleyhine gelişmesine izin verilmemiş. Doğa ile sanayi arasında ki denge korunmuş. Bizim ülkede olmayan bir anlayış ve bunun yarattığı doğa sevgisi ve gelişme kültürü oluşmuş. Almanya adına sevinirken, ülkem adına da üzülüyorum. Park yerine geri geldiğimizde, tam üç saat olmuştu gezimiz. İyi bir performans benim gibi, iki ay önce bypass olmuş bir adam için. Park yerinin çok yakınında, temiz bir pastane var. Oraya oturuyoruz. Kendimize çay ve meyveli pasta ısmarlıyoruz. Keyifle sohbet ederek, pastalarımız yavaşça tadını çıkara, çıkara yiyoruz.
Saat dörde doğru arabamıza binip, ayrılıyoruz oradan. Dönüşte başka bir güzergâh izliyoruz. Kasaba ve kentlerin içinde ilerliyoruz. Yollar bakımlı, trafik düzenli. Herkes kurallara uyuyor. Kavşaklarda çoğu kimse centilmenlik gereği birbirine yol veriyor. Hoşuma gidiyor bu davranışlar. Ülkemde olmasını istediğimiz ve özlemini duyduğumuz insani davranışlar. Yirmi beş dakika sonra, Remsheid varıyoruz. Kentin içinde geçiyoruz. Bir yerde Türk bayrağını görüyorum.
“Burada ne var ki bizim bayrağı asmışlar?” diye soruyorum.
“Burada Cami ve Bozkurtların derneği var!” dedi. Sonra ilave etti.
“Ben gelsem, Adana da bir Kilise açsam ve Alman bayrağını dalgalandırsam, sizinkiler nasıl tepki verir?” Hiçbir söz söylemeden sadece yüzüne baktım. Anında, Trabzon Papaz Santos cinayeti ve Malatya Zirve Kitapevi katliamı geldi aklıma. Artık kadının yüzüne bakamadım… ırkçılığın ve fanatizmin ne kadar kötü bir anlayış olduğunu söyledim. İçimde o insanlık dışı anlayışı lanetledim.