​ Bir sığınmacının öyküsü-1 / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Nisan '08

 
Kategori
Öykü
 

Bir sığınmacının öyküsü-1

Bir sığınmacının öyküsü-1
 

Kızıl saçlarını alel ade bir şekilde toplamış, üzerinde zamanın öğlen saatlerine varmış olmasına rağmen hala çıkartmadığı geceliği ile camın önünde dudak uçlarında henüz yaktığı sigarası uzandığı halde, ağlarını tamir etmeye çalışan balıçıları izliyordu...

Bir kaç gün önce apar topar gelip yerleştiği bu sahildeki pansiyonda, yeni bir hayat kurmanın taslakları zihninde, kalbi geride bıraktığı koskoca şehirde...

En yakın dostunun ona : "Halen ruhunun üzerinde onun hırkası var, onla ısınıyorsun... her ne kadar canın yansa bile..." deyişi henüz kulaklarında çınlasa da; o hırkayı giymeyi red ederek üşümek bahasına sığınmıştı bu küçük kasabaya...

Patiskadan ak çarşaflı tek kişilik bir yatak, temiz keten örtülü minik bir masa ve bir tahta sandalyeden ibaret olan yeni dünyasına o şimdi koskoca bir hayatı sığdırmaya çabalıyordu...

Masann üzerine bırakılmış saatli marif takviminden başka lüksü olmayan bu odada takvime göre, 11. günüydü...

Bu gün doğan çocuklara isimler:
Erkek ismi: Sabahattin
Bayan ismi: Rabia

Günün Sözü:
Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdenize bir kisrak basi gibi uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim...

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardesçesine, bu hasret bizim..."

Nazim Hikmet Ran

Gülümsedi... ve "özgürce yaşamak...bir ağaç gibi hür" diye yineledi...

İçindeki bağımlısı olduğu tüm bu duyguları bir şekilde yok etmedeni nasıl olacaktı bu?
"İnsanın insana kulluğu..." ne doğru sözdü bu.

İstenmek, önemsenmek değerli bulunmak ve daha bir çoğu...
Ve bunların bir başkası tarafından yaşatılmasına olan o vazgeçemediği ihtiyaç...işte kulluk buydu...

Tekrar duydu o sesi: "Halen ruhunun üzerinde onun hırkası var, onla ısınıyorsun... her ne kadar canın yansa bile..." Canını yakmak mı istiyordu? Ve buna rağmen güçlü durduğunu göstermek...bu muydu?

Isıtıyor muydu o hırka hala onu? Yoksa sadece o hırkayı çıkarmaya cesareti olmadığından; ısıtmasa da ona sarılmış, onun yokluğuna sokulmuş, kaçıp saklanmaya çalıştığı bu duyguları ile beraber geldiği bu balıkçı köyünde özgürleşmeye çalışan şehirli kadını mı oynuyordu ?

"Sahne değiştirdim, bir süre sonraysa oyuncuları değiştireceğim...biliyorum bunu" dedi. Ama bildiği bir şey daha vardı ki; oyunu değiştirmedikçe ne sahne, ne sahnenin dekoru, ne de farklı yüzler son perdeyi değiştiremeyecekti...

Ve perde kapanır...
Bir köşede pencereden dışarı bakan yalnız kadın...üzgün, kırgın ama yine de ayakta...

Bu oyunu oynamaya duyduğu ihtiyacı ve bunun nedenlerini anlayıp terk edemedikçe, özgürlük onun için hep varılandan bir sonraki kıyıda olacaktı...

Olmadı bu defa da...
Belki bir daha kine...

Bir daha...
Ve bir daha.....
Bir defa daha...

Ve birinci perde kapanır...



Sevgi ve ışıkla,
Ayna

08.04.2008

 
Toplam blog
: 268
: 1969
Kayıt tarihi
: 15.09.06
 
 

Var olan her oluş ve bozuluş hakkında gözlem, tahlil ve sonuca varma sürecindeki yolculuğumu, siz..