​ Bir yılbaşı hikâyesi: "Tel havalesi" / Yılbaşı / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Aralık '09

 
Kategori
Yılbaşı
 

Bir yılbaşı hikâyesi: "Tel havalesi"

Bir yılbaşı hikâyesi: "Tel havalesi"
 

Şemo'lar, "Gara dağlar gar altında galanda, ben gülmezem" der her seferinde.


Karakış, kazma da yaktırır, kürek de. Kar yağdı mı, toprak damlı evlerin tepesine kadar yükseldiği de olmuştur. Kapı ve pencereler kapalı iken o tek gözlü evde insanlar ne yapar? Tandır çukuruna yan yana oturarak ayaklarını sallarlar. Birer halka olurlar tandırın çevresinde. Ellerinde bazlama, üzerinde kaymaklı yoğurt. Gözler endişe ile tavana dikilidir. Kar, ya bu deliğe kadar yükselirse!

Bu toprak damın tavanına bir delik açtın mı, gökyüzünü görürdünüz. İçeriye, dam başından girer, seyyar merdiveniyle de dışarı çıkardınız. Tepedeki delik, hem bacaydı, hem de aydınlatma.

Havva kadın, tandırın başına çocuklarını sıralamış, dizlerine örtü yaymış ki, tandırın sıcaklığı uçup gitmesin diye. Ellerine de yoğurtlu bazlama vermiş. Kendisi de kara ocağın başında kirmanını döndürüyor, hırkası için yün eğiriyordu. Kocasıyle yaşlanıp, bu günlere gelmişti. Sarımsak sapı gibi dipdiri kadındı bu Havva kadın.

Bu tek gözlü evin, sokak kapısı yoktu. Ama, odanın ara kapısı, hayvan damına açılıyordu. Ver o kapı hiç de kapanmazdı. Gübre ve hayvan sıcaklığı, odayı ısıtıyordu. Kasabanın dağları arasına sıkışıp kalmış buranın insanları, birbirlerinin damlarını çiğneyerek, hoplayarak, zıplayarak bu delikleri arar, ziyaretlerini buradan yaparlardı aile boyu.

Şemo’lar, bir koç yollamışlardı İstanbul’daki emmi’lerine. Onlar da, bu dağ kasabasından kopmaydılar. Hayatlarını kurtarmışlardı bir bakıma. Seyyar postacı, evin deliğinden bir kağıt atıp gitmişti.: “Ula Şemo, İstanbul’dan hayırlı bir havadis var” diyerek Evin küçük oğlu Silo, koşup almıştı telgrafı. İstanbul’dan, emmileri yazmış: “hediye koçunuzu aldık, sizleri de bekleriz. Noel’i birlikte geçirelim’ diyerek. İstanbul’dakiler, yıllar var ki, köyden kopmuşlardı. Kaçakçılıktan da köşeyi dönmüşlerdi. Ama, köydeki emmioğu, bunları bilmiyordu. İstanbul’dakilerin niyeti, köylüleri ile memleket hasreti gidermekti

Aile, birbirine sarılmış, birlikte zıplayarak dönüyorlardı :

‘Ula bu emmimiz gibisi yohtur!’

‘ He ya, yohtur!’

‘ Ula bizi İstanbola çagirir hele bi bak!’

‘ Ula İstanbula getsek, gayboluruz, nasıl gavuşuruz onlara, hı?!

‘ Ula ula ne yapak, nasıl yapsak da gidsek. Bak, goçumuzu almışlar çok memnun galmışlardır ha!”

‘ Heya!.. Onlarda, bir de Noel diye birisi varmış.

‘ Galabalık olacağız disenize!

‘He ya! Galaba olacağız’

Havva Kadın, Şemo’ya sordu, çekine çekine: “He gurban! Sen bu Noel denilen adamı tanir misen?” “Yoh” dedi, Şemo, devamla “heç tanımirem!” Havva kadın, “Ona da bi hediye götürelim, ayıp olur, derim.” dedi. “He ya, ayıp olur!” cevabını alınca da gözlerinin içi güldü.

Şemo’lar; vakti zamanında, hazırladıkları koçu, kurban bayramı için allayıp, pullayıp, kuyruğuna kınalar yakıp, postaneye götürmüş, telgraf memuru Naim’e teslim etmişlerdi. Nerden duymuşlarsa duymuşlar, tel havalesi ile koçlarının İstanbul’a yollanmasını istemişlerdi.. “Bu goç, sana emanettir gurban, yerine arızasız ulaştırasız ha! Emmimiz çok sevinecektir ha” diye diye de sıkı tembih vurmuşlardı. İyi de, postaneden, “tel havalesi ile” koç mu gönderilirmiş! Nereden, kimden duymuşlardır? Kim işletmişti bu garibanları? “tel havalesiymiş?!” Kimin aklına gelir?!

Postane telgrafçıları, kış geceleri makinelerinin başında çene çalmayı severler, vakit geçsin diye. Bu dağ başının Telgrafçısı Naim, yeni bir konu çıktı diye, İstanbul’daki telgrafçı arkadaşlarına, “Boyu posu şu boyda. Boynuzları iri iri, sürme gözlü, kaşları, kazan kulpu gibi kara bir koç satın alıp, şu adrese teslim edin” demişti önceden.

Merdiven altına bağladıkları Şemo’nun koçunu da satıp, parasını da İstanbul’daki telgrafçı arkadaşına havale eylemişti. İşte o para ile koç satın alınıp, emmilere ulaştırılabilmişti. Yoksa, mümkünatı olamazdı

Emmisinin, bu yüzden, “Hediye koçunuzu aldık, sizleri de bekleriz İstanbul’a” deyişleri de bundandı. Şişe tıpayı, şarap kupayı, eşek sopayı nasıl severse, bunlar da böylesine sevinmişlerdi.

Eşek eşeği ‘Ödünç’ kaşıdığı şu çağımızda, özveri isteyen böylesi bir kurgunun zahmetine ‘Şamata olsun’ diye katlanmak, pes doğrusu! Ve günleri aylarca yol kapanır kalır. İn yok, cin yok ne işle uğraşacaksın? Bu tür hikâyeler, kanı kaynatırdı. Günlerce her telgrafhaneden diğerine; böylesi hikâyeler, yayılır ha, yayılır, tadından da yenmezdi.

Hepsi birer birer çıktılar evlerinin deliğinden. Şemo ailesi, dam başına dizildiler Nazilli testileri gibi. Karar verilmişti, gidilecekti İstanbul’a. Bir seferinde nasıl gitmişti? “Hükümatin golu uzun. N’apar n’apar bulur çaresini. Hükümatin telleri ince olmaz, yollarda gopmaz. Hükümatin telleri güzeldir.. Hükümat bu. Hükümat gibisi de yohtur! Yoğsam, hükümata ayıp olir! Bizler de, aynı usulle, tel havalesiyle gideceğiz elbet” Şemo, işte aynen böyle düşünüyordu. Gidip bunu, o memura söyleyeceklerdi. Bu iş olacaktı çaresiz. Başka lâmı, cimi yoktu. Şemo önde, karısı Havva arkada, daha sonra büyük oğlu Ahmo ve diğeri Silo postanenin yolunu tuttular. Silo’nun elindeki heybede, “Noel Beyin” hediyesi de vardı. Gelip o memurun karşısına dikildiler.

Şemo, sözü aldı: “Emmilerim, hani goçumuzu almışlardı ya, memur begim. Emmioğluynan Noel Beyimiz bir olmuşlar, bizi de çagırirler. Elinize sağlık. Goçumuzu sağ salim varmıştır yerlerine “Tel havalesiyle bizi de yollayın gurban sağ salim, İstanbola” derken, adresi de uzatarak, ekledi: Emmimiz İstanbul’da, yolumuzu gözler, daha da bekletmeyek. Noel Beyimize de de bekler. Ayıp olmasın!

Memur, “Ahan da şimdi işler çatallaştı” diye geçirdi içinden, Amma makul bir çare aradı. Bir müddet gözleri tavanda gezindi. Onlar da başlarını kaldırıp, tavana bakmağa başladılar, ama, bir şey göremediler. Şemo’lar, bu kısa sessizlikten çok umutlandılar. İşleri olacaktı herhal. Baksana, “memur hal çaresi arıyor” diye içlerinden geçirdiler her biri, sevindiler.

Sükûneti memur bozdu. Top gibi gürledi bir anda: “Olmaz !” diye.

Şemo’nun yüzü, allak bullak oldu. Hiç ümidini kırmamıştı. Anlı şanlı koç nasıl yollanmıştı? “Tel havalesi ile değil miydi? Heya!” Ya şimdi? “Niye olmaz? Koç nasıl gitti? Biz de giderik” diye içlendi.

Bu sefer memur parladı: “Olmaz dedimse, olmaz!” Sonra sesini yumuşatarak usul usul anlatmağa başladı: “Laf dinleyin. Koçun boynuzları vardı sağlam mı sağlam. Tellere sardık, sarmaladık. Postu vardı yollarda üşümez dedik, üşümedi. Sizi yollayamam. Yollarda donar kalırsınız! Mesuliyet alamam!”

Şemo girdi araya: ‘ Bizim de kulaklarımız var, sarıp sarmalayın tellerle. Bak hele bi bak. Paltomuzun içi de pösteki ile gaplıdır. Valla üşümeyik, billa üşümeyik. Her bi şey bize ait. Böyle böyle diye de kâat bile veririk! Gözünün yağıni yiyek. He de, ossun bitsin bu iş!”

Memur dayattı yine: “Olmazı bastırdı!”

Şemo’nun da tepesi attı: “Biz, koç kadar olamaz mıyık yani.! Devamla da, “köyden Selo anlattıydı, yemin billâh etti de inanmıştık. Bir o yandan bir bu yana tellere guşlar gibi dizili gulubelerde, insanlar gezinti yaparlarmış. Biz üçüncü mevkide, açıkta gitmeye razıyık!” diyerek gürledi. Memur, “teleferikten” bahsedildiğini anlamıştı. İçinden de “ bu köylüler teleferiği biliyor da, tel havalesiyle karıştırıyor” diye düşünmeden de edemedi bir ara.

Memur dayanamadı. Masadaki telefonun kablolarını söktü. Tellerin uçlarını Şemo’nun kulaklarına doladı. “Bir deneme yapalım bakalım, bana inanmıyorsunuz!” diye sızlandı memur. Telefonun kolunu hafif çevirdi ki, manyetonun etkisini ölçecekti. Yani cereyan veriyor mu, vermiyor mu diye. Nitekim Şemo’cuk, kolun ilk çevrilişinde, biraz yerinden zıpladı amma “ziyanı yok, yollarda dayanırım sen devam et” demekten de geri kalmadı.

Kendi kendine de söyleniyordu: “Gidemezsek, emmioğlu’na da, Noel Begimize de ayıp olacak!” Birden bağırıverdi uzun uzun Emmiogli: “Nobel Begim, emmioglim, ahan da yola çıkıp gelirik!” Ardından da sevinç naralarını peşpeşe attı da attı.

Memur bu sefer telefonun manyetosunu kuvvetlice çevirince, Şemo bir fırladı ki yerinden, varıp karşı duvara çarptı. Elleri yumulu, gözleri dışarı fırlamış vaziyette bas bas bağırıyordu: “ Ben gidemirem begim, gidemirem! Yandım anam, yandım anam!” diye de inliyordu.

Aceleyle yüzüne su serptiler, Şemo ayılır ayılmaz kapıya zor attı kendisini.

Şemo, kapının dibine yığılmış vaziyette inleye inleye, yine de memura soruyordu: “Başka mümkünatı yoh midir, gurbanin olim! Emmimize de ayıp olmiştir, Noel begimize de. He gurban, he!”

Çaresiz geriye döndüler. Ama, o gece manipleler işledi, gün boyu, Şemo’nun koç hikâyesi, karlı tellerden aşarak bütün istasyonları bir bir dolaştı. Şemoyu ve koçunu anlattılar anlattılar birbirlerine. Ve de “Ne yaman koçmuş be!” diye de manipleleri işledi gün boyu…

NOT: Yaşanmış bir hikâye olup, olayın kahramanı PTT. Emeklisi Naim Yücel, halen Denizli’de oturmakta ve 97 yaşındadır. Ve bu hikâye de yeniden düzenlenmiştir.

 
Toplam blog
: 1616
: 918
Kayıt tarihi
: 13.08.06
 
 

Hayatın dikenli yollarından geçmenin  sırrı, aralarından çabuk geçmektir. Ümit, naylon çorap giyd..