​ Birinci bölüm / Felsefe / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Haziran '08

     
    Kategori
    Felsefe
     

    Birinci bölüm

    …Yönetilmek ne hakkı ne kerameti ne de iffeti olan yaratıklar tarafından izlenmek, soruşturulmak, gözetlenmek, yönlendirilmek, yasalara uydurulmak, düzene sokulmak, kapatılmak, telkinlere ve vaazlara maruz kalmak, denetlenmek, yorumlanmak, değerlendirilmek, sansüre uğratılmak ve komuta edilmektir...

    Yönetilmek;

    Kişinin her hareketinde, her eyleminde ve yaptığı her işleminde, mimlenmesi, kaydedilmesi, nüfus sayımına tabi tutulması, vergilendirilmesi, damgalanması, fiyatlandırılması, değerlendirilmesi, patentinin alınması, yetkilendiril- mesi, müsaadeye tabii kılınması, tavsiye edilmesi, ikaz edilmesi, men edilmesi, doğru yola sokulması ve düzeltilmesi anlamına gelir.

    Hükümet, haraca bağlanmak, terbiye edilmek, fidye ödemeye mecbur bırakılmak, sömürülmek, tekelleştirilmek, gasp edilmek, baskı altına almak, gizemlileştirmek, soyulmak anlamına gelir; bütün bunlar kamu yararı ve halkın çıkarları için yapılır.

    Daha sonra, ilk direniş belirtisi ya da şikayet sözcüğünde kişi baskı altına alınır, para cezasına çarptırılır, hor görülür, tedirgin edilir, takip edilir, apar topar alınıp götürülür, dövülür, boğularak idam edilir, hapse atılır, vurulur, makineli tüfekle taranır, yargılanır, hüküm giyer, sürgüne gönderilir, kurban edilir, satılır, ihanete uğratılır ve üstüne üstlük bir de küçük düşürülür, alay edilir, kızdırılır ve onuru kırılır.

    Hükümet işte budur.

    ONUN ADALETİ DE AHLAKI DA BUDUR!

    EY İNSANOĞLU!

    ALTMIŞ YÜZYILDIR BÖYLE BİR ZİLLETE

    NASIL KATLANIRSINIZ?..”1

    “Tabi burada hükümeti, devletin somut biçimi olarak algılamaktayız. Zaten, öyle de değil midir.”

    Günümüzde hükümetin yönetemediği insanlara, siyasal baskının yanı sıra, ekonomik baskı da vardır.


    ***

    Burada Devleti başka bir kaynaktan da açıklarsak;

    “...Devlet tarihsel bir olgudur, köleci üretim biçiminin gerçekleşmesiyle ortaya çıkmıştır. Köle sahipleri kendilerini korumak ve köleleri baskı altında tutmak için devlet örgütünü kurdular. Devlet, egemen sınıfın bir baskı aracı olma niteliğini koruyarak gittikçe gelişmiş; ordusu, polisi, adliyesi ve maliyesiyle geniş kapsamlı bir örgüt olmuştur. Bundan ötürüdür ki, bir dünya toplumunun kurulmasından sonra insanların yönetilmesinin yerini bir kamusal özyönetim (Fr. Autogestion)’in alacağı varsayılmıştır. Bunun nasıl gerçekleşeceği elbette şimdiden kestirilemez, çünkü tarihsel süreçte her zaman yepyeni koşullar kendilerine özgü yepyeni biçimleri de birlikte getirirler.

    GELECEĞİN YÖNETİM BİÇİMİNİ, GELECEĞİN GEREK- SİNİMLERİ BELİRLEYECEKTİR...”2

    ***

    Diyalektiği incelemiş filozoflar, tarihçiler ve iktisatçılar, kısaca, bilim insanları insanlığın çizelgesini şöyle tanımlar: “...ilkel toplum düzeninin yerini, köleci toplum düzeni, feodal toplum düzeninin yerini, kapitalist toplum düzeni alacaktır. Ve tüm bunlar ancak ve ancak üretim biçimindeki değişiklik ve gelişmeye bağlantılıdır...” demektedirler.

    Tarihçiler ve filazoflar, işte tüm bunları açıklarken hep ama hep devlete dayanmışlardır. Devlet sonsuza dek sürecektir! Örn feodal devletten burjuva devletine, ondan sonra proleterya devletine: hemen şunu söyleyelim ki, kapital yani sermaye olmadan devlette olamaz. O zaman kapitali yok etmek için devleti, devletleri ortadan kaldırmak gerekmektedir ki; sömürü yok olsun, ortadan kalksın.

    Bakın devletin tanımını Nietzsche (Niçe) bizlere nasıl açıklamıştır;


    ***

    “...Devlet bütün soğuk canavarların en soğuğudur. Soğuk bir biçimde yalan da söyler; ağzından şu yalan dökülür: “Ben yani Devlet, halkın ta kendisiyim”

    Bu bir yalandır! İnsanları yaratan, onlara inanç ve sevgi veren yaratıcılardı: böylece onlar hayata hizmet ettiler.

    İnsanlara tuzak kuran yıkıcılar vardır ki onlara devlet denir : ellerinde kılıç, üstlerinde arzu.

    Tek bir insanın hala var olduğu yerde, insanlar devleti anlamazlar ve kötü bir göz , adetlere ve yasalara karşı bir günah görüp onda nefret ederler...”3


    ***

    Toplum düzeni dikkat edilirse, her zaman bir olguya oturtulmuştur. O’da DEVLET!... Ve devlet var oldukça da sermaye varlığını sürdürür. Ve doğal olarak ŞİDDET ORTAMI AYAKTA KALMAYA DEVAM EDER. Burada toplum düzeninin ne olduğu o denli önemli değildir, önemli olan devletin görevini yapmasıdır. Devletin görevi ise, sömürüyü evrensel “küresel” olarak sağlamaktır Sistemler devleti kamuflaj etmek için vardır.

    HANGİ SİSTEM GELİRSE GELSİN DEVLET VAR OLMASADA DÜNYA HALKLARI BİR GÜÇ TARAFINDAN ZATEN SÖMÜRÜLMEYE DEVAM ETMEKTEDİR.


    İNSANIN İNSANI SÖMÜRMEMESİ, BİRİNCİ İLKEMİZ DEĞİLMİDİR. BİZİM AMACIMIZDA , Ve aynı anda KENDİ KENDİLERİNİ SÖMÜRMEMELERİ GEREKMEKTE DEĞİLMİDİR.


    VE FAKAT DÜNYA TEK OLUNCA DA, TEK DEVLET DÜNYA OLUYTOR, ASLINDA TEK DEVLET DÜNYE BİLE OLMAMALI!..

    İNSANLAR SERBESTÇE HAREKET EDEBİLMELİ. DEVLETSİZ YAŞAYABİLMELİ, VE HERHANGİ BİR GÜCE BAĞLI KALMAMALIDIR.


    ÖYLE İSE, AMAÇ DEVLETİ YOK ETMEK OLACAKSA Kİ OLACAKTIR. DOĞAL OLARAK VE DOLAYISI İLE TÜM DÜNYA İNSANLARININ, HALKLARININ DAHA RAHAT BİREYSELLEŞMELERİNİ SAĞLAMAK GERÇEKLEŞECEKTİR.


    İŞTE O ZAMAN DÜNYA DEVLETİ ORTADAN KALKACAK VE BİREYİN (HALKLARIN) HÜR KENDİNE ÖZGÜ BİR YAPISALCILIĞI OLUŞACAKTIR.

    ***

    Burada devlet can çekiştiği zaman, o hiç sevmediği “HALKINA” sarılıyor ve ona sermaye sayesinde güya halk hareketi yaptırıyor ve yeni bir kan değişimi sağlıyor. Kısaca devlet çekişmekten kurtuluyor doğal olarak.

    Daha önce de değindiğimiz gibi burada bunları yöneten tek bir olgu var oda SERMAYE. Çünkü , sermaye devlet olmadan olamaz düzenli olarak yaşayamaz. Devlette halk olmadan olamaz. Sermayeyi koruyan devlettir, devleti yöneten ise sermayedir. Kapitalist, sermayeye ayak uydurduğu sürece hayatını sürdürür. İşte bu sömürüde böyle akıp gider.

    Ama sermaye; paravan veya meta olarak gördüğü halkı her nedense hep göz ardı eder. Devler vardır var olmasına ama , halk olduğu sürece de devlet vardır. Gerçi devlet olmasa da halk vardır ve hep var ola gelmiştir. Ve devleti var eden de halktır. Dolayısı ile sermaye , halk’a çok şey borçludur.

    “...Ya Devlet bireyi ve toplumsal hayatı daima ezerek, insanın etkin olduğu bütün alanları ele geçirerek savaşlara ve iktidar mücadelelerine , bir tiranın yerini diğerini aldığı saray darbelerine yol açacaktır ki bu gelişmenin sonunda kaçınılmaz biçimde ... ölüm vardır.

    Ya da Devletler yıkılacak ve özgür anlaşmayla bireylerin ve grupların canlı inisiyatifini bir ilke olarak benimseyen binlerce merkez yeniden hayat bulacaktır...” 4

    ***

    “...Öte yandan sınıf kuramları da devlete fazla önem vermemiştir, çünkü iktidarın bölüşümü genellikle işbölümünün bir işlevi olarak görülür ve burada, devlet bir dizi meslek konim içinde erir... Marx için devlet, herhangi bir belirli dönemde egemen sınıfın yürütme kurulundan ibarettir ve öyle olduğu için de özel bir kuramsal değerlendirme gerekmez...”5

    Ve yine Karl Marx için DEVLET;

    “...Tipik olarak, sınıflar arası uyuşmazlıkların siyasal- ifadeye kavuştuğu bir arenadır; kesinlikle bu olayların ilk hareket ettiricisi değil...”6

    Biraz daha açarsak Lenin; DEVLET VE DEVRİM adlı broşüründe şunları yazmaktadır.

    “...Mehring, 1907’de Neu Zeit’ta ..Mark’ın Weydemeyer’e yazdığı 5 Mart 1852 tarihli bir mektuptan parçalar yayınlamıştı. Bu mektupta, başka bir çok dikkate değer değerlendirme bulunuyor:

    Bana gelince, ne modern toplumdaki sınıfların varlığı, ne de aralarındaki mücadeleyi keşfetmiş olma şerefi bana ait değildir. Burjuva tarihçiler benden çok önce sınıfların bu mücadelesinin tarihsel gelişimini ve burjuva iktisatçılar bunların ekonomik anatomisini ortaya koymuşlardı. Benim yeni olarak yaptığım,

    1-sınıfların varlığının sadece üretim in belirli tarihsel gelişme aşamalarına bağlı olduğunu; 2- sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proleterya diktatörlüğüne götürdüğüne; 3- bu diktatörlüğün bizzat sadece tüm sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir toplum geçişi oluşturduğunu kanıtlamaktı...”7

    İşte bu da kısaca bizi devletsiz bir topluma götürecektir. Ama yeni gelen nesil mutlaka, bizi bu çözüme götürecek direnci yakalamalıdır.

    Lenin devlet ve devrim adlı eserinde şöyle yazar:

    “...Toplumun tüm üyeleri ya da en azından büyük çoğunluğunun devleti yönetmeyi bizzat öğrendikleri, bu meseleyi bizzat ellerine aldıkları, bir avuç kapitalist azınlık üzerinde, kapitalist alışkanlıklarını sürdürmeyi çok isteyen baylar üzerinde, kapitalizm tarafından iyice demoralize edilmiş işçiler üzerinde denetimi “harekete geçirdikleri” andan itibaren, bu andan itibaren, herhangi bir yönetme zorunluluğu genelde ortadan kalkmaya başlar. Demokrasi ne kadar eksiksiz olursa, gereksiz hale geleceği on o kadar yakındır. Silahlı işçilerden oluşan ve “artık asıl anlamıyla devlet olmayan” “devlet” ne kadar demokratik olursa , Her türlü devlet o kadar hızlı sönüp gitmeye başlar.

    Çünkü toplumsam üretimi kendi başına yönetmeyi herkes öğrenmiş olduğunda ve gerçekten yönettiğinde, muhasebeyi ve boşta gezenleri, asilzadelerin dolandırıcıların ve buna benzer “kapitalizm geleneklerini koruyanlar”ın denetimini kendi başına gerçekleştirdiğinde, tüm halk tarafından uygulanan bu muhasebe ve denetimden kaçmak o kadar zor olacak ve kadar hızlı ve ciddi bir cezayı beraberinde getirecek ki (çünkü silahlı işçiler duygusal entelektüeller değil, pratik yaşamın insanlarıdır ve asla şakaya gelmezler), insanların ortak yaşamı için karmaşık olmayan temel kurallara uyma zorunluluğu kısa zamanda alışkanlık haline gelecektir.

    O zaman, komünist toplumun ilk evresinden daha üst evresine geçişin ve bununla beraber devletin tümüyle sönüp gitmesinin de kapıları ardına dek açık olacaktır...”8

    Biraz daha açarsak;

    Toplumun bütün üyeleri öyle bir bilinç aşamasına gelmelidirler ki, her türlü sermaye egemenliğine karşı, kendi egemenliğini savunabilsin.

    Toplum üyeleri, kendi başlarına, kendilerini yönetebildikleri gibi toplumsal sorumluluklarını da bilmelidirler. Ancak öyle olursa sermaye sahipleri , toplumu denetim altına alamaz. Tam tersine denetim diye bir şey olmaz. O bilinç , insanlığı denetlemek diye bir görev taşımaz, taşımamalıdır, taşıyamaz.

    Ama insanlar kendi kendilerine sorumluluk edindiklerinden, denetimde kendiliğinden olur. Yani insanlar kendilerini oto-kontrolden geçirirler. Başkalarının denetiminden değil.

    İşte böyle , bilinçli bir toplumda özgür yurttaşlar doğar. Ve de V.İ Lenin in dediği gibi böyle bir toplumda “...Demokrasi ne kadar eksiksiz olursa, gereksiz olacağı anda o kadar yakındır...” Ve işte o zaman devlet kavramı kendiliğinden kalkacaktır. Çünkü toplum hiçbir şey’e ihtiyaç duymadan kendi kendini yönetebiliyordur.

    İşte , TEM DEMOKRASİ, TAM ÖZGÜRLÜK....

    ****

    Çiçero şöyle der.

    “...Halkın en üst iktidarı elinde bulundurmadığı hiçbir şehirde özgürlüğe yer yoktur...”9

    Yine herbert marcuse ye bakarsak:

    “...Bireysel ve toplumsal gereksinimler arasındaki uyumsuzluk ve bireylerin içlerinde kendileri için çalıştıkları ve kendileri için konuştukları temsil edici kurumların yoksunluğu , Ulus , Anayasa, Şirket, Kilise gibi evrensellerin olgusallığına götürmektedir...”10 demektedir.

    Françaus Perrous, bakın ne demiştir;

    “...Sınıf için öldüklerine inanıyorlar. Parti önderleri için ölüyorlar. Anavatan için öldüklerine inanıyorlar, işleyimciler için ölüyorlar. Kişinin özgürlüğü için öldüklerine inanıyorlar. Kar paylarının özgürlüğü için ölüyorlar. Proleterya için öldüklerine inanıyorlar. Onun bürokrasisi için ölüyorlar. Bir devletin buyruklarıyla öldüklerine inanıyorlar, onu boğazlayan haydutlar için ölüyorlar. İnanıyorlar -ama niçin böyle bir karanlığa inanılsın ? İnan-öl- önemli olan yaşamayı öğrenmekken...”11

    Bakın yaşamayı öğrenmekken diyoruz ve önemli olanın da o olması gereklidir diye düşünüyoruz doğal olarak ama Niçe bakın bize neleri hatırlatıyor.

    “...Şu luzumsuzlara bakın hele! Mucitlerin eserlerini ve bilgilerini çalarlar: Kültür derler çaldıklarına, her şeyi hastalık ve felakete dönüştürürler.


    Şu luzumsuzlara bakın hele! Hep hastadır onlar, kendi safralarını kusarlar ve gazete derler ona . birbirlerini parçalayıp yutarlar ve kendilerini bile sindiremezler.


    Şu luzumsuzlara bakın hele! Servet edinir ve edindikleri servetle kendilerini daha da yoksullaştırırlar. Gücü, özellikle gücün kaldıracını, bol parayı isterler, bu güçsüz insanlar.


    Şu tırmanışlara, şu çevik maymunlara bir bakın! Birbirlerinin üstüne tırmanıyor, nasıl da çamurların ve uçurumların içinde debelenip duruyorlar.

    Hepsi de tahta ulaşmak için çırpınıyorlar;


    SANKİ MUTLULUK

    O TAHTIN ÜZERİNDE OTUYORMUŞ GİBİ,

    ÇILGINA DÖNMÜŞLER!

    OYSA ÇOĞU KEZ PİSLİKTİR TAHTIN ÜZERİNDE

    OTURAN

    VE

    PİSLİĞİN ÜZERİNDE OTURANDA

    TAHT...”12


    ***


    Şimdiye dek her şeyin insanda , yani insanın emeğinde olduğunu, insanın emeğinin sömürüldüğünü hep bilim insanlarının sözleriyle anlatmaya çalıştık.

    İsterseniz bir de bir mitolojiyle anlatmaya çalışalım. Bu mitoloji İran kaynaklı bir mitolojidir.

    Ve mitolojimiz şöyle başlar:

    “...BİR GÜN KUŞLAR İMPARATORLARINI ARARLAR BUNU DUYAN HÜTHÜT KUŞU HEMEN ÖNE ATILIR VE ŞÖYLE DER! ZATEN SİZİZN BİR İMPARATORUNUZ VAR. FAKAT O SİZE SİZDEN YAKIN AMA SİZ ONA UZAKSINIZ. İMPARATORUNUZUN İSMİ SMURG’DUR. BUNU DUYAN 300 KUŞ ŞAŞIRIR. HÜTHÜT KUŞU KUŞLARIN ŞAŞLIRMAMALRINDAN YARARLANARAK DEVAM EDER KONUŞMASINA... HADİ NE DURUYORSUNUZ SİZİ ORAYA GÖTÜREYİM. İMPARATORUNUZ KAF DAĞINDA OTURUR DİYEREK KONUŞMASINI SÜRDÜRMEYE DEVAM EDER HÜTHÜT KUŞU.

    FAKAT YOL UZUNDUR. BİRAZ UĞRAŞTIKTAN SONRA KUŞLARI İKNA EDER VE KUŞLAR SONUÇTA KAF DAĞINA VARIR. SARAYDAN İÇERİYE GİRDİKLERİNDE ORADAKİ NEDİM VE NEDİMELER, ONLARIN YANİ GELEN KUŞLARIN, NE KADAR KUŞLAR VARSA O KADSAR TAHTLAREA OTURTUR. VE NEDİMELER KUŞLARIN ELLERİNE BİRER KAĞIT VERİR. KUŞLAR KAĞITA BAKTIKLARINDA HAYATLANI OKURLAR VE ÇOK ŞAŞIRIRLAR...

    BİR SÜRE SONRA ARKADAN GÜR BİR SES SMURGGG GELİYOR DİYE BAĞIRIR... BU SESİ DUYAN KUŞLARBAŞLARINI KALDIRDIKLARINDA KARŞILARINDA AYNA GÖRÜRLER...”13


    İşte burada her şeyin kişi de yani insanda bittiğinden söz edilmektedir. Kişisel özgürlüğün olmadığı, dış güçlerin iç güçlerle anlaşarak insanları veya kuşları ezdiği bir ortamda kuşlar nasıl rahat uçabilir ki. Veya insanlar nasıl rahat davranabilir ki. Bu da karşıdaki insanları kendi yerlerine koymakla olanaklıdır ancak...

    1 Pierre Joseph Prodhon , syf : 355, Anarşizmin Tarihi

    2 Toplumbilim Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, s, 94, 2.Basım, Remzi Kitabevi

    3 Anarşizmin Tarihi, syf, 240

    4 Anarşizmin Tarihi, Yazar : Peter Marşhall, syf, 460

    5 Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, Tom Bottomore- Robert Nisbet. Syf;612

    6 Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, Tom Bottomore- Robert Nisbet. Syf; 614

    7 Devlet ve DEVRİM, V.İ.LENİN. syf. 44, 45 inter yayınları

    8 Devlet ve DEVRİM, V.İ.LENİN. syf. 44, 45 inter yayınları

    9 Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, Tom Bottomore- Robert Nisbet. Syf;656

    10 Tek Boyutlu İnsan, Syf, 182, Herbert Marcuse

    11 Tek Boyutlu İnsan, Syf, 182, Herbert Marcuse

    12 Anarşizmin Tarihi, syf, 239

    13 Felsefeye Giriş

     
    Toplam blog
    : 1
    : 306
    Kayıt tarihi
    : 14.06.08
     
     

    İlk olarak kendimi tanıtmak isterim bu ilk yazımda. 69 Malatya doğumluyum, her vatandaş gibi oradan ..