​ Biz neden yokuz? / Sosyoloji / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Temmuz '14

 
Kategori
Sosyoloji
 

Biz neden yokuz?

Biz neden yokuz?
 

* Ulusların arasında biz neden yokuz?

Farkındasınızdır eminim, ülke olarak sosyal, bilimsel, sportif alanlardaki uluslararası organizasyonlarda yer alamıyoruz. Örneğin, şu günlerde Brezilya'da Dünya Kupası için ülkeler yarışıyor. Biz yokuz.

Güzel olmaz mıydı biz de orada olsaydık? Futbolcumuzla, seyircimizle. Sevinseydik, üzülseydik herkes gibi. Eğlenseydik.

Yokluğumuz futbolla sınırlı olsaydı "neyse" der geçerdik ama, öyle değil ki.

Olimpiyatlarda yokuz. Devşirme bir-kaç sporcuyla sembolik olarak katılabiliyoruz.

Atletizmde yokuz.

Tenis turnuvalarını televizyondan izliyoruz. Bizim neden Nadal'larımız, Şarapova'larımız olmuyor hiç?

Dünyaca bilinen bilim adamlarımız var mı?

Her hangi bir alanda dünyaca bilinen tek bir markamız bile yok.

Sanatta yok sayılırız. Neyse ki arada sırada bir yazarımız ve bir sinema yönetmenimiz bu karanlığı aydınlatmak için bize bir tutam umut ışığı yakıyor.

Bu arada bir istisnamız var. Unutmadan kendilerine şükran ve minnetlerimizi sunalım.

Kadın voleybolcularımız.

Sanki içinde yaşadıkları toplumun bir parçası değiller. Başka bir dünyadan gelmişler gibi. Güvenli, olumlu, sportmence mücadeleci, nezaketli, çağdaş pırlantalar. Oynadıkları her turnuvaya değer katıyorlar.

Ülkemin aydınlık yüzleri.Yolları hep açık olsun.

İstisnaları bir tarafa bırakırsak dünya uluslarının arasında olamadığımız alanların listesini uzatmak mümkün.

Genel olarak uluslararası arenada "ülkemin adı yok" dersek durumumuzu özetlemiş oluruz.

Ülke olarak bir çeşit "kendi çalar, kendi oynar" durumundayız. İçimize kapanmışız. Birbirimizle didişip duruyoruz.

Çağdaş dünya değerleriyle pek ilgimiz yok gibi. İçerideki her türlü itiş-kakış bize daha çekici geliyor. İçerideki yaşam bize yetiyor. Şarkıdaki gibi "dünya bir yana, biz bir yana" deyip kendimizi soyutlamış, yaşayıp gidiyoruz.

Dünyayla tek bağlantımız moda ve üretilen son teknoloji ürünler. Varımızı yoğumuzu bu tür mallara yatırıyoruz. Bir de onlara sahip olduğumuz zaman sanki kendimiz geliştirip üretmişiz gibi havamızdan geçilmiyor.

Oysa bizim onları alıp kullanabilmemiz için bu ülke her gün borçlanıyor da borçlanıyor.

Basketbol ligi final maçı çirkinlikler yüzünden oynanmıyor. Nedenlerinin bulunup, sebep olanların şiddetle cezalandırılması gerekirken kimsenin çıtı çıkmıyor. Kimse umursamıyor.

Gözlemlerime göre, inşallah yanılıyorumdur, çağdaş dünyanın bir parçası olmamamız bizi pek de rahatsız etmiyor. Aldırış etmiyoruz. Gündemimizi meşgul etmiyor. Tartışılmıyor. Araştırmalara, kitaplara konu olmuyor.

Bu durumumuzu kabullenmiş gibi görünüyoruz. 

Kanıksadık mı, umudumuzu mu kaybettik, dünyayı önemsemiyor muyuz, kendimizi oralara layık mı görmüyoruz, bilmiyorum.

Bu, dünyanın içinde yer almama-alamama olgusunun nedenleri üzerinde düşündüm.

Düşündüklerimi paylaşmak istedim. Nedenlerini biliyorum diye bir iddiam yok ama bilin ki ben bu durumu çok önemsiyorum ve değiştirmek için çaba harcamamız gerektiğini düşünüyorum.

Olası nedenlere bakalım.

* Yeteneğimiz mi yok acaba?

Elbette var. Hiç bir ulus toptan diğerlerinden üstün veya aşağı değil. Aksini savunmak ırkçılık olur.

Bulunduğum uluslararası ortamlardaki gözlemlerim  kimseden aşağı kalır bir yanımız olmadığı kanaatini bende uyandırdı. Bu kanaatim yıllar içinde hep pekişti.

Kendi gözlemlerimi değil de, Türk işçi çocukları Fransa'ya ilk gittiklerinde bu ülkedeki eğitimlerinin nasıl yürütülmesi gerektiği üzerinde yapılan tartışmalarla ilgili olarak bir Fransız arkadaşımın bana anlattıklarını nakletmek isterim. Sevabı günahı O'nun boynuna.

Anlatımına göre; Fransız eğitimciler; Türk çocuklarının dil bilmemeleri, eğitim seviyelerinin düşük olması ve kaçınılmaz uyum sorunları gibi nedenlerle derslerinde başarılı olamayacaklarını öne sürerek, Fransız öğrencilerle aynı okullara alınmamalarını, alınırlarsa da kendilerine ait özel sınıflarda eğitilmeleri gerektiğini savunmuşlar.

Fransız aileler de genel olarak, Türk çocuklarının katılımıyla, çocuklarının okudukları okulların eğitim seviyesi düşecek endişesiyle, ayrışmadan yana olmuşlar.

Uzun tartışmalardan sonra çocuklarımızın Fransız çocuklarla aynı okul ve sınıflarda okumalarına karar verilmiş. Verilmiş de ilk birkaç yıl işler çocuklarımız için pek iyi gitmemiş. Tartışmalar yeniden alevlenmiş.

Tartışmalar sürerken durum da yavaş yavaş değişmeye başlamış. Türk çocukları kendilerinin de diğer ülke çocukları gibi öğrenme yetenekleri olduğunu göstermeye başlamışlar. Matematik ve özellikle de Fransızca dersindeki yüksek not ortalamaları Fransız eğitimcilerin dikkatini çekmiş.

Bu defa da "neden Türk çocukları daha başarılı" araştırmaları başlamış.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Almanya'daki az sayıda Türk işçisinin ortaya çıkardığı futbolcu sayısı ve kalitesi ortada.

Başka olası nedenlere bakalım.

* Eğitim sistemimiz mi yetersiz?

Klasik sözdür. Hep deriz ki eğitim sistemimiz iyi değil. Doğru olabilir. Ama yetersiz olduğunu biliyorsak neden geliştirmiyoruz? Her halde başkaları gelip sistemimizi geliştirmeyecek. Biz geliştireceğiz. Neden geliştiremediğimizi tartışmamız gerekiyor.

Neden geliştiremiyoruz acaba? Kaynaklarımız mı yetersiz? Öğretmenlerimiz mi? Konu ve kapsamlarda mı yanlışlarımız var?

Anlayış farklılıklarımızı eğitime de mi yansıtmak istiyoruz yoksa.

Devlet gücünü her ele geçiren, çağdaş değil de, kendi anlayışı paralelinde, kendisine benzeyen tek tip insanlar yetiştirmeye çalışıyor olmasın.

Eğitim sistemi, asıl amacından uzaklaştırılıp, bir nevi siyasal taraftar çoğaltma amacına kurban ediliyor olabilir mi?

Amacı; teknoloji üretme gücüne sahip, okuma alışkanlığı kazanmış, dürüst, kopya çekmeyen, hile yapmayan, yanlış yaptığında yüzü kızaran, toplumsal yaşamın kurallarına uyan ve uyulmasını gözleyen demokrat bireyler yetiştirmek olarak belirlesek daha iyi olmaz mı acaba?

Bu amaçları gerçekleştirecek bir eğitim sistemi kurmaya ne dersiniz? 

* Sağlıklı bir toplum değil miyiz?

Sağlıklı mıyız sorusuna evet cevabı vermek biraz zor. Hastanelerimiz insan kaynıyor. Hastaneye gidecek kadar hasta olmasak da ferden çağdaş dünyanın bir parçası olacak kadar güçlü müyüz?

Sağlığımızı tehdit eden etkenlerin başında beslenme gücümüz ve alışkanlıklarımız geliyor olabilir. Beslenme fiziki gücün ve beyin gücünün anahtarı.

Ailelerin ekonomik güçlükleri çocuklarını uygun şekilde beslemelerini güçleştiriyor. Çocuk sayısı arttıkça her çocuğa düşen faydalı besin miktarı azalıyor. Annelerimizin yoktan yemek var etme yetenekleri sayesinde çocuklar iyi kötü karınlarını doyuruyorlar ama bu beslenme şekli yeterli gücü bize vermiyor.

Bazen futbol maçlarını seyrederim. Bizim çocuklar sağlıklı beslenmiş ülkelerin çocuklarıyla vücut vücuda mücadeleye girdiklerinde ayakta kalmakta güçlük çekiyorlar.

Aynı şey zihinsel gücümüz için de geçerli olabilir mi acaba.

Ekonomik gücümüz yeterli oluncaya kadar, aileler olarak, sağlıklı besleyip büyüteceğimiz kadar çocuk sahibi olsak.

İyi şeyler bütün çocukların hakkı. Onlar iyi bir evde yaşamak ister. ısınmak ister, bisiklet ister, canları her gördüklerini çeker, tatil ister, deniz ister. Asgari ve haklı isteklerini karşılayamadığımız zaman ne kadar üzüldüğümüzü ben kendimizden bilirim.

Kaliteli eğitim artık ülkemizde de ateş pahasına. El yakıyor.

Kaliteli eğitim aldıramazsak çocuğumuza hayat yarışında gerekli donanımı sağlayamıyoruz demektir. Yazık değil mi çocuğumuza? Bizim yüzümüzden hayat yarışına dezavantajlı başlıyor. Yüzümüze karşı söylemeseler de büyüyünce içten içe bizi eleştirebilirler.

Doğan rızkıyla doğar anlayışımızı yeniden yorumlasak. Tamam rızık açısından bir sorun yok ama iş onunla bitmiyor ki.

Sigara, içki, kumar, hareketsizlik sağlığımızı tehdit eden diğer olumsuzluklar. Çocuklarımıza sigara ve içkinin zararlarını küçükken anlatıp onları bilinçlendirebiliriz. Bu mümkün.

Kumar konusunda söyleyecek bir şeyim yok. Utanıyorum. Gelmesi tamamen tesadüflere bağlı bir iskambil kağıdı yoluyla karşısındakinin cebinden parasını almak bana hırsızlık olarak göründü hep. Eğer gerçekten kalkınırsak tavla ve kağıt oynayarak kalkınan dünyadaki tek ülke biz olabiliriz.

Yasaklayalım gitsin diye aklınıza bile gelmesin sakın. Böyle musibetler yasaklandıkça yaygınlaşır. Bilinç lazım.

* Sebep-sonuç ilişkisi mi kuramıyoruz?

Kuramıyoruz galiba. Emniyet önlemlerinin alınmadığı bir maden ocağında kaza olur. İşçiler ölür. Alınırsa ölmezler.

Ölmelerini tabii ki istemiyoruz ama önlem de almıyoruz. Ölüyorlar.

Sigara içersek kanser olma riskimiz artar. İçmezsek azalır. İçiyoruz, her türlü hastalığa davetiye çıkarıyoruz. Bu konuda çok kullandığımız saçma sapan bir argümanımız var. "Amaan canım içen de ölüyor içmeyen de"

Yorum yok.

Su içmezsek bir süre sonra böbrek hastası olacağımızı biliyoruz. İçmiyoruz.

Oluyoruz.

Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Esas olarak yaşamdaki kişisel sorumluluklarımızı kabul edip üstlenmiyoruz.

Bireyler olarak eşit şartlarda serbest rekabete açık değiliz. Muhtemelen kendimize olan güvenimiz eksik. Güvenmiyoruz kendimize.

Çok fazla kaderciyiz. Her şey Allah'tan, Allah bilir deyip geçiyoruz. Tabii ki Allah her şeyi bilir. Ona şüphe yok da Yaradan bize de bir akıl fikir vermiş. Önce onu kullansak da ondan sonra inancımıza yaslansak daha doğru olmaz mı?

Çoğu zaman, kabahati üstümüzden atmak için, hayali suçlular yaratıyoruz. Örneğin; trafikteki kural tanımazlığımız, bencilliğimiz, eğitimsizliğimiz yüzünden yaptığımız kazaları "Trafik Canavarı" diye bir şey yaratıp ona yüklüyoruz.

Gazete başlıklarına bakın. "Trafik Canavarı dün yine yollardaydı. 30 can aldı" diye manşet atılıyor. Böylece kendimizi rahatlatmış oluyoruz. Kazaları biz yapmadık ki, "Trafik Canavarı" yaptı.

Sakın inanmayın "Trafik Canavarı" diye bir şey yok. "Trafik Canavarı" biziz.

Ben, sen, o, biz, siz, onlar. Hepimiz.

* Demokrasimiz eksikli mi?

Demokrasi, demokrasi deyip duruyoruz. Demokrasi neden bu kadar önemli acaba? Ben size bir örnekle anlatmaya çalışayım.

Napolyon'a atfedilir hikaye. Kalesi kuşatılmış, düşmek üzere. Tam en gerekli olduğu anda topçuları ateşi kesmiş. Hışımla topçu kumandanını çağırmış, nedenini sormuş. Kumandan "40 tane sebebi var" demiş, saymaya başlamış. "Birincisi barut bitti" demiş. Napolyon "tamam yeter" demiş "diğerlerini saymana gerek yok".

Demokrasi toplumların gelişmesinde tam bu rolü oynuyor. Geri kalan her şey teferruat. Demokratik değilseniz hiç bir alanda anlamlı gelişme sağlayamazsınız.

Ulusların arasında yer alamamamızın en önemli nedenini bulduk galiba. Ne dersiniz?

Demokrasimizdeki eksikliklere ana hatlarıyla bakalım o zaman.

Siyasetten başlayalım. Demokrasilerde siyasetin amacı, halktan toplanan kaynakların kullanma öncelikleri konusunda halka öneride bulunarak yetki almak ve alınan bu yetkiyi verilen doğrultuda kullanmaktır.

Siyaset yaşam tarzı mücadelesi değildir.

Siyaset sadece toplum olarak birlikte yaşama zorunluluğundan kaynaklanan alanlarla sınırlı olmalıdır. Bireylerin kişisel yaşam alanlarıyla ilgili değildir. Kişisel yaşam alanına girmeye asla heves etmemelidir.

Heves ederse ne olur? Çok yanlış olur.

Türk toplumunun şu andaki en önemli güçlüklerden birisi bireylerinin yaşam tarzlarındaki farklılaşmadır. Bu farklılaşma yaşadığımız tarihsel süreçlerin ortaya çıkardığı bir olgudur. Varlığını bir realite olarak kabul edip, ona uygun olarak davranmak zorundayız. Siyaseti bir yaşam tarzı mücadelesi olarak algılar ve yürütürsek toplumu ayrıştırır ve böleriz.

Güçsüzleşiriz.

Siyaseti daha dar, aslında olması gereken, bir alanla sınırlayıp, kişisel özgürlüklere geniş bir alan açmalıyız. Bu genişletilmiş alanda herkes özel hayatını dilediği gibi yaşamalıdır.

Kimse diğerinin özel hayatına karışmamalı, bakmamalı, yargılamamalıdır. Başkası nasıl yaşıyor diye bakıp onları da kendisine benzetmeye çalışan insanın kendi yaşam tarzından şüphesi var demektir. Başkalarının yaşam tarzından mutsuzluk duymak yerine kendi yaşam tarzımızdan duyduğumuz mutluluğun tadını çıkarmaya bakalım.

Dini ve kutsal değerleri siyaset alanında kullanmamalıyız. Kullananlara da itibar etmeyelim. Herkesin inancı kendine. Seçmen olarak görevimiz politikacıların dindarlık derecelerini ölçmek değil, ülkeyi kimin daha iyi yönetebileceğini ölçmektir.

Hiç kimse kendisinin ve/veya başkasının  dindarlığı hakkında hüküm veremez. Bu yaklaşım muhtemelen işlenebilecek en büyük günahlardan birisidir. Bu yetki sadece ve sadece Yaradan'dadır.

Kuvvetler ayrılığı demokrasinin olmazsa olmazıdır. Ülkemizde Yasama ve Yargı adeta Yürütmeye bağlıymış gibi görünmektedir.

Özellikle yargı erkini güçlendirmeliyiz. Yargının görevi evrensel hukuk düzenini ülkemizde kurmak ve korumak olmalıdır.

Demokrasi öyle bir konu ki konuşmakla bitmez. Geniş ama kuralları belirlenmiş bir olgudur. Amerika'yı yeniden keşfetmek mümkün de değil gerekli de.

Bize düşen evrensel demokrasiyi ülkemizde bütün kurum ve kurallarıyla kurmaktır. Bakın o zaman her alanda ulusların arasında kendimize nasıl yer açıyoruz.

Demokrasi gelince sorunlar kendiliğinden mi çözülecek? Demokrasi sorunları otomatik olarak çözmez. Sağladığı serbest tartışma ortamı ve katılımcılık sayesinde, sorunları çözecek mekanizmaların oluşmasına ortam sağlar. Amaç değil araçtır.

Demokrasi alanındaki kurumsal yetersizliklerimizin ana sebebi bireyler olarak demokratik olmamamızdır. Tarihimizden ve bir ölçüde kültürümüzden gelen bu özelliğimiz nedeniyle, her nesil kendisinden sonra gelen nesli kendi doğrularına göre şekillendirmek için çok baskıcı davranıyor.

Zaman akıp geçiyor. Her şey değişiyor. Dünyevi yaşamda mutlak doğru diye bir şey yoktur. Doğrular da eğriler de görecelidir. Zamana ve zemine göre değişir.

Yeni nesillere uygulanan baskı onların yaşama katkılarını kısıtlayarak gelişimin önünü tıkıyor. Onlara dürüst, faziletli ve demokratik olmayı öğretelim yeter. Onlar kendi yollarını kendileri bulurlar. Onlara güvenmek zorundayız.

Yeni nesillerin dizginlerini çok sıkı tutmakta ısrar edersek, bir gün mutlaka gemi azıya alırlar ve eski nesil olarak arabanın üstünde şaşkın, ne yapacağını bilmez halde kalabiliriz.

Bu olgu insanın yaratılış özelliğinden kaynaklandığı için her toplum için geçerlidir.

Böyle olması her iki nesil için de, diğer bir deyişle toplum için faydalı değildir.

Ben yeni nesillere çok güveniyorum. Ben görürüm  veya görmem ama onlar bir gün mutlaka bu güzel ülkeyi medeni ülkelerin arasına taşıyacaklardır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
Toplam blog
: 82
: 1739
Kayıt tarihi
: 04.05.13
 
 

Emekli pilotum. 1950 yılında Polatlı Çekirdeksiz köyünde doğdum. İlkokulu köyde ve Polatlı'da, li..