- Kategori
- Blog
Blog Yazarları “Yitik Yetenekler” mi?

"Blog Yazarlığı" tanımlamamız gereken yeni bir oluşum
Birkaç gün önce bu sayfalarda okuduğum bir blog, bana bu satırlar için ilham oldu.
<ı>Blog yazmak birçoğumuz için vazgeçilmez bir uğraş haline geldi.ı>
Eskiden günlük yazardık, kendimizden başka kimseye göstermediğimiz.
Şimdiyse yazıyor ve yazdıklarımızı mümkün olduğu kadar çok kişi görsün, okusun istiyoruz.
İnternet bunu mümkün kılıyor.
Eskiden, hergün gazetelerden okuduklarımızı, televizyondan, radyodan veya başkalarından duyduklarımızı, en yakın çevremizdekilerle konuşur, bu konular üzerinde tartışır, böylece düşünce ve duygularımızı ifade ederdik.
Şimdi bütün bunları bloglarımıza yazıyoruz.
Peki, blog yazarları “yitik yetenekler” mi?
İçinde yazma hevesi ve dürtüsü olan birinin en büyük arzusu ne olabilir? <ı>Herşeyden önce yazmakı>, düşündüklerini yazıya dökmek. Sonraki arzusu da, yazdıklarının birileri tarafından okunup değerlendirilmesi.
Bloglarımızda bu olmuyor mu? Fazlasıyla oluyor. Eğer başkalarına da ilginç gelen şeyler yazabilmişsek, bu yazıların okunduğunu görüyoruz. Daha da fazlası, birçok okuyan, yazdıklarımız hakkında fikirlerini ifade ediyor. Böylece değerlendirmeden de haberimiz oluyor.
Yazdıklarını bir kitapta toplayıp, beyaz kağıt üzerinde, siyah puntolarla bastıran birinden ne kadar farklı bu yaptığımız?
Bir: En başta yazdıklarımızın maddi bir amacı yok. Ne bizler, ne de bizlere blog sayfalarında görünme imkanını sağlayanlar, bundan maddi bir kazanç hedeflemiyoruz. Bu bizim artımız. Yazdıkları, kitapçı raflarında bekleyip tozlanan ne kadar çok yazar var. Herkes “Bestseller” yazarı olamıyor veya “Nobel” kazanamıyor.
İki: Yazdıklarımızın yankısını derhal alabiliyoruz. Okuyanlarla doğrudan ilintiliyiz. Bu açıdan gazetelerin köşe yazarlarıyla kıyaslanabilir yaptığımız şey. Belki onlar kadar geniş bir okuyucu kitlesine hitap edemiyoruz ama buradaki artımız da, istediğimiz herşeyi- ahlak ve nezaket kaidelerine, kanunlara ve etiğe uygun olmak kaydiyle- yazdığımız halde, herhangi bir yazımız yüzünden işten atılmak veya topa tutulmak gibi tehlikelerden uzak oluşumuz.
Üç: Birçoklarımız birden fazla blog tutuyorlar. Kişisel ve ayrıca toplu bir çatı altında. Bu da blogculara, her türlü yazıyı yayımlama fırsatı veriyor. Herhangi bir kalıba veya görüşe uymak zorunluluğu yok. Bu da başka bir artımız.
Dört: Hepimizin farkettiği gibi çağ değişmekte. İletişim büyük çapta elektronik biçimde gerçekleşiyor. İnsanlar mektup veya telgrafı çoktan bıraktı. SMS ler, MMS ler, mailler uçuşuyor ortalıkta. 1995 senesinde, çevremde daha kimsede yokken, ilk cep telefonumu aldığım zaman, bir tramvay durağında onu çantamdan çıkarıp telefon ettiğimde, ilk defa hissetmiştim bu müthiş değişikliği. İnsanlar artık diz üstü ile telefon ediyor, gazeteleri de İnternet’ten takibediyorlar. Internet, Ansiklopedileri de çoktan rafa kaldırdı. “İnternet” yeni iletişim vasıtası. Ve bizler buradayız. Bu da başka bir artımız.
Beş: Her ülkenin İnternet ve Blog şöhretleri oluştu. Haberleri İnternet’ten takibedenler için bu isimler, ülkelerin neredeyse tanınmış gazeteci ve yazarları kadar bildik. Eğer bir okuyucu, bir solukta bu isimleri yanyana söyleyebilirse, blog yazarının yitik bir yetenek olduğunu söyleyebilmek de, biraz fazla kötümserlik olmaz mı?
Ben burada, bu durumdaki Blog yazarlarının isimlerini vermiyorum. Bu satırları okuyanlar, o isimleri de biliyorlar. Onlardan birini unutup, kimseye haksızlık etmek , ya da olayı kişiselleştirmek istemediğimdem.
Altı: Günümüzde, eli kalem tutan her kişi için, yazdıklarını bir kitapta toplamak mümkün. Bütün mesele, para kesesinin büyüklüğünde. Bu açıdan, adını bir kitap kapağına yazdırmak veya yazdırmamak, yazan kişinin tercihine kalmış bir şey. Eğer isim bir kitap kapağında göründüğünde, “yitiklik”ten kurtuluyorsa insan, bu yol her zaman için açık.
Yedi: Kitap yazmak; çok çalışmak, çok disiplin, devamlılık ve bazı durumlarda çok araştırma ve yorulmak isteyen bir iş. Blog yazarlarının birçoğunun aslında böyle bir şey yapmayı isteyip istemedikleri şüpheye açık. Böyle bir uğraşa girişmemek arzusu, ille de “yitiklik” işareti olmayabilir.
Sekiz: Gazete sahipleri veya genel yönetmenleri, hergün blogları tarayarak, yeni yetenek keşfetmek zarureti duymuyor, ellerindeki yetenekler onlara yetiyorsa veya böyle bir zahmete katlanmak istemiyorlarsa veya bunu yapabilmek için, haddinden fazla meşgullerse, elbet ki bu da onların bileceği bir şey. Blogdan, bir gazete köşesine transfer olabilmek, her ne kadar cazip görünen bir şey ise de, böyle bir durumun getireceği sorumluluk ve iş yükü de, “yitiklik”ten “bulunmuşluk”a geçmenin bedeli olarak bir hayli ağır.
Dokuz: Yerli veya yabancı, hemen her alanda ünlü olmuş kişiler, sanatçılar, sporcular, politikacılar, İnternet’te bir sayfa ya da blog açıyorlar. Yani “<ı>Blog Yazarlarıı>”nın çoktan bulunduğu ortama giriyorlar, “yitik” olmadıkları halde.
On: İnternet’te yazıyor olmak, aslında “yitiklik” ortamından, “bulunmuşluk” ortamına geçmiş olmak demektir zaten.
Sonuçta blog yazarlarının yitik yetenekler olup olmadığı sorunsalı, bir hayli tartışmaya açık olabilecek bir konu.
Ben düşündüklerimi ana hatlarıyla döktüm bu satırlara.
Gerisi okuyanlara kalmış.