- Kategori
- Blog
Blog yazarları tartışabilir!

Bibliyofil’in “siyaset” kategorisinde sol üzerine yazdığı bir yazıyı merkeze alıp, detaylı yorum ve karşı görüşlerimi ifade eden bir başka yazıyı yine “siyaset” kategorisi altında yayına aldıktan sonra editörlerin her iki yazıyı “blog yazarları tartışıyor” kategorisini alarak başlattıkları tartışma Sn. Celal Çelik’in “Blog yazarları tartışabiliyor mu?” başlığı atmasına neden olabilecek noktaya kadar geldi.
“Blog yazarları tartışıyor” iyi düşünülmüş, yazarların bir takım görüşlerini “siyaset meydanı” tarzı bir forumda ifade etmeleri için ayrıca sayfa haline formatlanmış bir kategori oldu.
Sn. Çelik bu kategoride ve sayfa içinde görüşlerini paylaşma amacını <ı>“…ben de ikisi eskiden yazılıp yayınlanmış biri de yeni olmak üzere üç yazıyla katıldım. Amacım kimseyle tartışmak değildi; konu açılmışken düşüncelerimi açıklamak istedim. …Bu yazıları kimsenin görüşüne cevap olsun diye yayınlamadım. Çünkü bu tartışmaya girmeye niyetim yoktu. Çünkü kategorinin adı “Blog Yazarları Tartışıyor” olmasına karşın esasında bir tartışma falan olmuyor. Şarkı yarışmalarındaki gibi herkes çıkıp bir solo performans sergileyip yerini bir sonraki yarışmacıya bırakıyor. Tartışmanın belli bir teması, bir ekseni yok; yazıların içeriği bir birini takip etmiyor; bir yazıda işlenen bir teze cevap verirken o yazıyı referans gösterme alışkanlığı yok.ı>” Şeklinde tariflendiriyor.
Kimse adına konuşamam ancak ben kendi açımda bu tartışmanın içine kategorinin tarifine uyacak bir anlayışla katılmak istedim. Temelde ilk yazı Bibliyofil’in görüşlerine cevap verme olduğu için yazımda referans olarak vermiştim; ancak daha sonra tartışmalar zincirleme bir trafikte ilerlerken Sn. Çelik’in bir yazısına cevap ve düşüncelerimi ifade eden bir başka yazıda kendisinin ismimi anmamam üzerine büyük bir kıyamet koptu.
Sn. Çelik tarafından referans vermediğim için “korkaklıkla” sıfatlandırıldım. Hatta yaptığım şeyin “ahlaksızlığa” kadar uzandığı şeklinde yorumlarına maruz kaldım.
Tartışmayı uzatmak yerine yazının altına söz konusu referansı vermenin daha doğru bir tavır olacağı kanaatiyle Sn. Çelik’in yazısını yazımın altına ekledim ve bence üçüncü şahısları hiç ilgilendirmeyen, her ikimize de yakışmayan bu yazışmayı kopyasını almak suretiyle blogun altından kaldırdım. Ancak Sn. Çelik bunu da “korkaklık” olarak değerlendirdi. İtham ve suçlamalarını bırakmak yerine daha da şiddetlendirdi. Bu nedenle de aramızdaki yazışmayı tekrardan yayına aldım. Detaylar yazarın da linkini verdiği yazımın içinde takip edilebilir.
Sn. Çelik’in MB ile ilgili çok ilginç gözlemleri ve tespitleri var.
“<ı>Zaten Milliyet Blog’da hep öyle olmuştur. MB yazarları tartışamaz. En fazla ikinci yazıda tartışma, tartışma olmaktan çıkar, başka bir şeye dönüşür. Onu bildiğim için şahsen ben burada ancak görüşlerini kendime yakın gördüğüm, akıl sağlığına ve ahlakına güvendiğim kişilerle tartışırım. Ötekileri tartışmayı bir yana bırak, adlarını anmayı bile kendime zûl sayarımı>.”
Ayrıca benim adını anmadan geçtiğim için kıyametleri kopardığı yazısının altında “Yolun*diğer*yarısı” isimli yazarımızın yaptığı yoruma verdiği cevapta şöyle ifadeler kullanıyor:
“<ı>Bir havuzu kirletmeye bir damla zehir yeter. Burada adını anmaya değmez, sütü bozuk, ahlakı bozuk, karakteri bozuk, aklını b.kuna katık edip yemiş birkaç haysiyetsiz, onursuz, köksüz var ki, sadece MB'yi değil, Milliyet'i bile bozar, zaten bozuyor da. Buradaki düzeysizlikleri görüp okurlar da yazarlar da MB'den hızla kaçıyor. MB yönetimi ise hangi akla hizmetse kollarını kavuşturmuş o rezillerin marifetlerini seyrediyorı>.”
Açıkçası bir insan içinde bulunduğu bir yapıyı hem bu şekilde nitelendirip, diğer taraftan da burada neden yazılarını paylaşma içinde olur anlamak kolay değil. Bu tavrın ve düşünselliğin (hatta editörleri göreve çağıran anlayışın) kendisinin öve öve bitiremediği liberal düşünce tarzıyla nasıl bir uyum sergilediğini de…
Toplumsal bütün yapılarda, örgütlerde her türden insan vardır. İnsan bir cemiyete dâhil olurken bütün bunları bilerek girer ya da bilmelidir. Bir taraftan tek tipleştirici, korporatist düşüncelere karşı olacaksınız, diğer taraftan da kendi fikirlerinizin dışında kalan herkesi “düşük sınıf” insan şeklinde modelleyeceksiniz.
Sn. Celal Çelik bu modellemede bana da kendince bir yer bulmuş:
“Burada karşıt görüşte olup da tartışabileceğimi sandığım yegâne kişi Uzay Gökerman’dır; o da açık söylüyorum, her defasında beni yanıltır. Bunun son örneği sol tartışması konusundaki benim bir yazımla ilgili tavrıdır.”
Sn. Çelik benimle fikir tartışmasına girmiş değildir. Sorun ettiği referans vermeme konusunda bir an için haklı olsa da ben mi tavır sergiliyorum yoksa kendisi mi? Tartışmayı bir başka mecraya çeken kim? Esas tartışmadan uzaklaşan? Bu şekilde mi olmalıdır? Eğer sizin bir kişi hakkında önyargılarınız yoksa onu kibarca uyarır, varsa bir yanlışı kendisine uygar bir şekilde söylersiniz. Ayrıca referans verme konusunda da kendisinin koymaya çalıştığı gibi kurallar falan yoktur. Fakat bu anlamda da ısrarcı değilim, yazarı talep ediyorsa bunu da kendime görev bilirim, gereğini yaparım, yaptım da…
Biz bir forumda tartışan insanlarız. Bir tez çalışması olursa bu elbette kendisinin söylediği formata gelebilir. Hele “kategori sayfasında” her iki yazımız da neredeyse üst üste duruyorken bir şeye takılıp kalmanın geri planında bir başka şey olmalıdır. Nerede nasıl yanılttığımı hatırlayamadığım tartışmaların içinde kalmış gözüküyor Sn. Çelik.
Aynı zamanda Sn. Çelik insanları kafasında öyle bir kamplara bölmüş ki yapılan her eylemi kendisine karşı planlı programlı sanıyor.
Çünkü Sn. Çelik kendisine biat edilme kültürünü burada yerleştirme havalarına girmiş durumda. Kuşkusuz bu anlamda isteklerine karşılık veren, onu yücelten arkadaşlarımız da var. Bu ilişkiler beni ilgilendirmez. Bu onların sorunudur veya bileceği bir şeydir.
Sn. Çelik’e karşı benim şahsi bir tavrım asla olamaz. Bu platformda kişilere karşı bir husumet beslemiyorum. Düşünceler çelişir, çatışır, tartışır. Hayatım boyunca yüzünü dahi görmediğim bir insana karşı nasıl bir tutum geliştirebilirim ki?
Bunun en güzel örneği de Bibliyofil aramızda yarattığımız tartışma anlayışıdır. Bibliyofil’le dünyaya farklı düşünsellik içinde bakıyor ve değerlendiriyoruz. Ancak bu bizim aramızdaki diyalogun niteliğini asla etkilemiyor. Bu anlamda Bibliyofil’le kurduğum ilişkiyi Sn. Çelik ile oluşturamıyor oluşumdaki temel neden benden değil, onun insanlarla ilgili kafasında kurguladığı modellerden kaynaklanmaktadır. Sn. Çelik, “Bibliyofil’e yaptığını bana niye yapmıyorsun?” sorusunu başka bir tarzla sormaya çalışıyor gibi gözüküyor. Ancak bana soruşu ile çok yakın dostluk içinde olduğu Bibliyofil’e soruşu arasında çok net bir fark da var.
Standartları, davranışları veya tavırları arkadaşlıklar, dostluklar etkilememelidir. Benim en yakın arkadaşlarım aynı zamanda düşünsel olarak en fazla çatıştıklarımdır. Çünkü karşıtlıklar aynı zamanda çok önemli paylaşımlara aracılık etmekte, normalde görmezden gelinen şeylerin daha net olarak ortaya çıkmasına vesile yaratmaktadır.
Modellerle be buna bağlı vizyonlarla dünyaya bakma anlayışı yüzünden Sn. Çelik solu hamamböceği gövdesindeki karınca yumurtalarına kolaylıkla benzetebilmekte, görebilmekte, gösterebilmektedir.
Nihayetinde ben blog yazarlarının tartışabileceğine inanlardanım. Hatta bir tartışma kültürü yaratmanın çok iyi bir aracı, sivil toplum örgütü olduğunu düşünüyor ve önemsiyorum. Farklı sesler, davranışlar ve hatta tavırlar hayatın her noktasında olduğu gibi birer zenginlik kaynağıdır. Birbirimize öğretecek fazla şeyimiz var.
Bu anlamda Sn. Celal Çelik’in Blog yazarları tartışabiliyor mu? Melekler ve şeytanların sağa sola dönerek ileri geri gitmesi… isimli blogunun bu zenginliğe katkıda bulunacağına inanıyorum. En azından bu tartışma sonrasında ben kendimce nasıl davranacağım, neye dikkat etmem gerektiği konusunda bir detayı hatırlamış oldum.
Bu anlamıyla Sn. Celal Çelik’in de bu blogun kendisi için bir yergi değil, uygarca yapılmış bir eleştiri olarak algılamasını umuyorum.
Uzay Gökerman
Görsel: www.sosyalbilgilerci.com