- Kategori
- Doğal Hayat / Çevre
Bozkırdaki köyümüz

Bolu Afşartarakçı Yayla Köyü
Sporu ve tabiatı seven arkadaşlarımız 24 Ocak 2010 tarihinde, (Afyonkarahisar’ın Dinar ilçesine bağlı olan) köyümüz Afşar’ın yaylalarına yürüyüş yaptıklarını afsarhaber internet sayfasına yazdıklarında keşke bende olsaydım diye içimden geçirdim. Ben de yürüyüş yapmayı severim ve 20 yıldır hafta sonları 2-3 saat hafta içinde ise sabahları birer saat yürürüm. Herkese tavsiye ederim. Yürüyüşü kendimize angarya olarak görüp yüksünmemek lazım. Nasıl ki, başkalarına ve kendimize olan saygımızdan dolayı arada bir berbere gidip saçlarımızı kestiriyorsak, günlük tıraş olup kılık kıyafetimize önem veriyorsak veya sağlığımız için günde bir iki defa dişlerimizi fırçalıyorsak bedenen çalışmayanlarımızın da en azından haftada bir iki gün birer saat yürüyüş yapması sağlıkları için oldukça yararlı olacaktır.
Atalarımız uzun yıllar göçebe hayatı yaşadıktan sonra yerleşik hayata geçmişlerdir. Ancak, bu yerleşik hayat şimdiki gibi tam yerleşik hayat olmamış, yıllarca kışlak ve yaylak şeklinde devam etmiştir. Büyüklerimizden duyduğumuza göre, geçim kaynağının genellikle tarım ve hayvancılık olduğu zamanlarda bazıları tarlaları ve bahçeleri ekip biçip çiftçilik yaparken bazıları da hayvanları geniş otlakların bulunduğu yaylalara çıkarır ve yaz boyunca yaylalarda yaşarlarmış. Kışlık evlerde kalanlar ovalardaki hasat işlerini bitirir bitirmez yaylaya giderlermiş. Sonbaharda havalar soğumaya başlayınca yaylalarda son hazırlıklar yapılır, biriktirilen peynir, yağ ve çökelek gibi yiyecekler ile kışın ihtiyaç duyulacak yakacak odunlar hazırlanıp katır ve eşeklere yüklenip köyün yolu tutulurmuş.
Yazın yaylaya gidenlerin yaylalardaki tarlaları ekip biçtikleri ve hasat ettikleri ürünleri yine eşeklerle köye getirdikleri büyüklerimiz tarafından anlatılırdı. Köylerden şehirlere göç başlayınca, öncelikle (50-60 yıl önce) köylere uzak olan yerlerdeki, yaylalardaki tarlalardan, 30-40 yıl önce de köyden günü birlik gidilip ekilip biçilen yerlerden vazgeçildi.
Söz yayladan ve yürüyüşten açılmışken, bir doğa yürüyüşünde gördüklerimi sizlerle paylaşmak istedim. Hafta sonlarında doğa yürüyüşü yapmayı sevdiğimden ayda bir iki defa, hafta sonlarında tam gün süren genellikle ormanlık alanlarda yapılan doğa yürüyüşlerine katılırım. Doğa yürüyüşleri (trekking) bir rehber eşliğinde yapılan, 20-25 kişinin katıldığı, inişli çıkışlı dağlık alanlarda 8-9 saat yürünen ve 15-20 km’lik yol gidilen bir spor türüdür. Geçtiğimiz sonbaharda Ankara’da bulunan doğa yürüyüş gruplarından biri ile katıldığım doğa yürüyüşlerinden biri Bolu’nun Gerede yaylalarına yapıldı. Gerede, tabii güzelliklerle bezenmiş ülkemizin Batı Karadeniz Bölümünde yer alan Bolu iline bağlı yemyeşil dağları, ormanları, yaylaları, mesire yerleri olan bir ilçedir.
Bati Karadeniz iklim kuşağı içersinde bulunan yerlerde kışlar soğuk ve bol yağışlı, yazlar serindir. Çam kokulu temiz havası, güzel suyu ve tabii güzellikleriyle bol güneşli bir atmosfere sahiptir. Çam, köknar, kayın, meşe, kavak gibi orman ağaçları ile yer yer bodur ağaçlar, mera ve otlaklar görülür.
Gerede yaylaları da bu ormanların arasındaki bulunan, yazın oturulan, kışın ise ertesi bahar tekrar gelmek üzere kapıları kilitlenip pencereleri tahtayla kapatılıp gidilen yaylak köylerinin bulunduğu düzlük alanlardır. Sonbaharın sonuna doğru yaptığımız yürüyüşte bazı köylerin tamamen boş olduğunu, bazılarında ise birkaç ailenin kışın bile buralarda yaşayacak şekilde kışlık hazırlıklarını yaptıkları görülmekteydi.
Birbirine omuz veren çam ve sedir ağaçlarının oluşturduğu doğal ormanlık dağları aşıp bir yayladan öbürüne geçerken köyümüzü hatırladım. Köyümüzün etrafına dikilmekte olan ağaçların yıllarca sonra buralardaki gibi doğal, birbirine yaslanan ağaçları olan, derelerinde şırıl şırıl suları akan yemyeşil bir orman olacağını hayal ettim. Kokulu çam ağaçları arasından geçip geniş bir düzlüğe çıktığımızda karşılaştığımız köyün evlerinin mimari şekli, yolda gelip gidenlerin giyinişleri, küllükte eşinen tavuklar, yol kenarındaki evin duvarının dibine oturup bastonun üzerine ellerini koymuş, ellerinin üzerine de başını koyup gelen yabancıları meraklı gözlerle seyreden yaşlı adam, ellerindeki helkelerle çeşmeye giden kızlar sanki bizim köyü hatırlattı. “Keşke bizim köyümüzde böyle bir köy olsaydı” diye hayıflandım.
Köye girince, çeşmeye suya giden kızlara “bu köyün adı ne?” diye sordum”. “Avşar” dediler. Hem heyecanlandım hem şaşırdım, “hayırdır İnşallah, yoksa ayaküstü uyukladım da rüya mı görüyorum” dedim kendi kendime. Şaşkınlığımı atlatıp, “bu köy ne zaman kurulmuş, nereden gelmişsiniz, köyde kaç kişi var” diye duraksamadan sorduğum sorular karşısında biraz da utanan kızlar cevap vermeden hızlı hızlı yollarına devam ettiler. Benim şaşkınlığımı fark eden ve duvar dibinde oturan adam “onlar bilmez, benge sor benge” dedi. “Benge” kelimesinin “bana” anlamına geldiğini ancak Afşarlı olan bilir. “Başka Afşar köyü var mı buralarda? Köyünüz kalabalık mı?” dedim. “Heye, başka köyler de var, Bolu’da 4 dene daha Afşar köyü var” dedi. Sonra, “havalar da soğudu, köylünün çoğu kışlığa gittiler, ben de böğün gideceğim” diye anlatmaya devam etti. Kendimi köyümüzde bir büyüğümüzle ayaküstü sohbet ediyor gibi hissettim. Köyün adının “Afşartarakçı” olduğunu ve eskiden köylünün çoğunun tarakçılık yaptığı için bu adı aldığını öğrendim.
Afşartarakçı köyünde yaşayanlar uzun kış aylarında boş durmamak, zamanı değerlendirmek ve geçimlerini sağlamak için her evin ocaklı bir odasını atölye (işlik) haline getirerek tarakçılık yaparlarmış. Malzeme olarak da, önce ahlat ağacı, sonra kayın ve gürgen nihayet şimşir ağacını kullanmışlar. Talep daha çok şimşir tarağa olduğu için şimşir tarak yapmaya devam etmişler. Ormandan şimşir ağaçları kesilip işlemeye hazır hale getirildikten sonra atölyeye alınır tarak boyunda dilimlenir, diş açılır, sonra zımpara ile düzlenir ve parlatılırmış. Yapılan taraklar destelenip paketlendikten sonra bizzat üreticiler eliyle uzak pazarlara Ankara, Afyon, Kütahya gibi şehirlere götürülüp satılırmış. Sonradan naylon taraklar çıkınca, şimşir tarak yapımı da yavaş yavaş azalmış.
Genellikle yazın kalabalıklaşan kışın ise birkaç hanenin kaldığı bir yayla köyü olan Afşartarakçı’dan ayrılırken geriye baka baka yürüyüp, yürüyüş grubuna yetişmeye çalıştım. Şu anda bozkır gibi görünen Dinardaki köyümüzün, dağlarına ve tepelerine dikilen ağaçlarla içinden yürüdüğüm ve hayran kaldığım Gerede’deki yayla köyleri gibi yeşillikler arasında bir köy olacağını görür gibiyim.
Hasan Çoban, Mart 2010, Ankara