Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Mayıs '13

 
Kategori
Kültür - Sanat
 

Burgazada'da Sait Faik'le bir İkindi vakti

Burgazada'da Sait Faik'le bir İkindi vakti
 

“…Ben bir yazıcı idim. Yazı yazmak canım istemiyordu. Yazı yazmam için bana çiçek, kuş hürriyeti değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin hürriyeti lazım. Küçücük hürriyetler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk hürriyeti istiyordum. Bu bana lazımdı. Yoksa her şeyi ağzımda gevelemekten başka ne yapabilirdim?  Ne yapabiliyordum ki?”

Kaç yaz oldu bilmem her geldiğimde kapısı kapalı olurdu bu köşkün. Hele bir de  o, teneke levha üzerine kara harflerle “tadilatta” yazısını gördüm mü her defasında üzüntüyle yürürdüm Burgaz’ada sokaklarında. Adalar içinde en çok burayı sevmemin onunla bir ilgisi var kuşkusuz.  Yanı sıra sakinliği, renkleri ve gölgeleriyle boşluğa, boşluğun kaynağına bakan ince bir gurur, buruk bir gülümseyiştir benim için Burgazada. Daha vapurdan iner inmez sırtında  krem gömleği, ayağında sandaletleri, başında  fötr şapkası ile balıkçılar ya da martılarla söyleşirken düşlerim onu. Sonra sarı kağıtlar çıkarır cebinden, çakısıyla yontar başı yenik kurşunkaleminin ucunu… “Hişt hişt diye bir ses çıkar kalem kağıda değdikçe ve harf harf, hece hece, sözcük sözcük… Bir nehrin denize kavuşması gibi akar gider yazı…

Hani bir hişt hişt sesi olmadım mı fenaymış ya… Hani dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan böcekten çiçekten, gelsin de nereden gelirse gelsinmiş ya… Bu kez  Çayır Sokak’ın önünden geliyordu  ses. Bir grup genç, gitar ve flütleriyle hayat veriyorlardı Sait Faik’in “Hişt Hişt!” öyküsüne. 

Törenin sonuna yetişebilmiştim ancak. Ama hala yüksek yuvarlak masaların etrafında  şaraplarını yudumlayanlar, sokağa dizili sandalyelerde  heyecanlı heyecanlı konuşan küçük guruplar, bahçede burun buruna uzanmış iki huzurlu kedi, banklarda oturanlar, köşkün  kapısının önündeki Sait Faik heykeliyle fotoğraf çektirenler vardı. Geçen geldiğimde bir kavaf dükkanı ardiyesi gibi darmadağınıktı burası. Bu kez nihayet düzene girmiş her şey.  Merdivenler, yüksek tavan, ahşap kokusu… Nereden nereye, zamanın ruhu çağırıyor yine beni… Çarşamba’daki iki katlı cumbalı sarı ev… Ah benim çim çayırlarında yüzen çam kokulu çocukluğum!..

Hava çok güzel, billur bir aydınlık doluyor dışarıdan köşkün içine. “Yalnızlık dünyayı  doldurmuş, sevmek, bir insanı sevmekle başlar herşey. ” diye  söylenerek “Alemdağ’ında Bir Yılan”ı arıyor konsollarda kır saçlı orta yaşarını gerilerde bırakmış yalnız birisi…  

Bense Aleksandra’yla birlikte çekilmiş fotoğrafına dalmışım o sırada Sait Faik’in. Ve onun için yazdığı şiiri hatırlamaya çalışıyorum;

BİR MASA

Bize bir masa ayır Yanakimu

Aleksandram’la benim için

Bir masa

Üstü çiçeksiz

Örtüsü gazeteden

Şarabı aşktan

Hem hülyadan

Aleksandra’m mızıka çalsın

Siyaha çalar parmaklarıyla

Güftesi bayağı şarkılar

Adi havalar

Meyhane acı zeytinyağı koksun

Sen hoşnut ol Yanakimu

Müzede her bir eşya, fotoğraflar, kitaplar, kartpostallar, mektuplar, yatağı, çalışma masası, sevilmemekten ölesiye korktuğu, kendini hiç beğenmediği için bakmayı pek de sevmediği aynası, o zamanın edebiyat dergilerinin erimiş sayfaları, döner kütüphanesi… Her biri, hepsi onun kendine özgü dünyasının, ilişkilerinin, yaşam şeklinin, hayallerinin, insan ve doğa sevgisinin, barışıklığının, küskünlüğünün, yalnızlığının titrek birer yansısı gibi…

Sonrası Kalpazankaya’da günbatımı… ilk yudum O’nun için, ikincisi yine O’na…Hoşçakal Sait Faik. Hoşçakal Burgazada.

  

 
Toplam blog
: 30
: 572
Kayıt tarihi
: 02.11.09
 
 

Edebiyat, sinema, tiyatro ve müzik başlıca ilgi alanlarım. Gezmeyi, okumayı, yazmayı, düşünmeyi v..