Burjuvazinin gizemli erotizmi / Sosyoloji / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Eylül '10

 
Kategori
Sosyoloji
 

Burjuvazinin gizemli erotizmi

Burjuvazinin gizemli erotizmi
 

beren saat


Son yılların aranan genç kadın oyuncusu Beren Saat, epeydir, tüm gazetelerde, "şaşırtan serveti" ile haber oluyor. Oyuncu, iki yıldır süren Aşk-ı Memnu dizisindeki rolü karşılığı, bölüm başına 30 bin TL alıyormuş. Oynadığı deodorant reklamından 750 bin TL, cips reklamından ise 850 bin TL kazanmış. Beren’in 26 yaşında olduğu düşünülürse, gerçekten de bu miktarlar “şaşırtıcı” bir servete işaret ediyor. Aynı gazetelerde, bu durumu yaratanın, “güzellik ve yetenek” olduğu söylenmiş. Ülkedeki tek güzel ve yetenekli oyuncunun, ki bence adı geçen kişi pek de yetenekli değil, Beren Saat olmadığını hepimiz biliyoruz. O halde nasıl oluyor bu iş? Mesela, yine yeni yüzlerden Aslı Tandoğan niye kazanamıyor aynı parayı? Ya da, “genç ve güzel” kadınları bir kenara bırakalım; yıllarca sinemaya, tiyatroya emek vermiş değerli sanatçılar, bırakın yüz binlerce lirayı; hayatını sürdürecek kadar parayı bile, nasıl oluyor da kazanamıyor? Yenilerden örnek verelim, Bizimkiler dizisinin Ergun Bey’i, Erdinç Dinçer; yakın tarihte ölmeden evvel, dandik TV programlarına bile çıkıp, kendisine de dizilerde rol verilmesi için dil döktü! Ya da kapıcı Cafer, Ercan Yazgan; şu an nerede, ne iş yapıyor? İlyas Salman, hiçbir sosyal güvencesi olmadığı için, bir devlet hastanesine, ücretsiz tedavi edilmek için dilekçe verdi! Hâsılı, mesele ne güzellik ne de yetenek, mesele başka; ama evvela, araya birkaç “parça” atalım. 10 Haziran tarihli <ı>Vatan gazetesinin, arka sayfasında, “Kurdelalı cazibe” başlıklı ve üzerinde yalnız iç çamaşırları bulunan bir mankenin fotoğrafının altına iliştirilmiş kısa bir haber: “ Polonyalı iç çamaşırı markası Atlantic, ülkesinin komünizm dönemindeki erotizm açlığını kapatarak Avrupa’ya açıldı. Siyah ve beyaz renklerin yoğunlukta olduğu yeni koleksiyonunda dantel yerine ince tüller kullanan firma, kurdelalı aksesuarlarıyla da eleştirmenlerden tam not aldı.” Erotizm açlığı nedir, nasıl kapatılır, iç çamaşırı firması bunu yapmaya muktedir midir, komünizm dönemi ile bunun ilişkisi nedir? Tüm samimiyetimle, hiçbir mantıklı cevap veremiyorum bu sorulara. Yalnız, komünizme dair eleştiri üretebilmek adına, sanıyorum “kapalı toplum” göndermesi yapıyorlar. İlerleyen yıllarda, “ihtiyaç olursa”, bu konuya dair tez çalışmaları bile görebiliriz diye düşünüyorum; hem, bu ülkenin pek saygın akademileri, bu konuda bizi aydınlatmak zorundalar! Komünizm ve erotizm arasındaki negatif ilişkiyi, dediğim üzere, çözemedim ama, kapitalizmin “erotizm tokluğu” ile bir ilgileşim yarattığı kesin. Kadın bedeninin teşhiri, bu teşhirin teşhiri ile yürüyen bu işler, artık bir kesime hayli kazanç sağlıyor. Bu noktada, tekrar Beren’e, daha doğrusu ona genç yaşta servet sahibi olma yolunu açan Aşk-ı Memnu’ya dönmeden önce, “Aşk-ı Memnu’nun kitabı çıkmış!” diyen genç kuşağa “nazire” olsun, kitaba dair birkaç şey söyleyelim. Halid Ziya Uşaklıgil’in, 1901’de kitap olarak basılan bu romanı, birçok edebiyat eleştirmenince, Batılı anlamda, ilk Türk romanı kabul edilir. Hemen hiçbir eleştirmen, Mehmet Kaplan da dâhil, bu eserin dili ve tekniğine dair, tek bir cümle olumsuz eleştiri üretmemiştir. Son birkaç on yıl öncesine kadar, edebiyatımızın en büyük klasiği olduğunu söyleyenler bile vardı. Karakterlerin ruh analizleri, kendileri ve birbirleri ile olan çatışmaları, Aşk-ı Memnu’nun çok başarılı bir psikolojik roman olduğunun da kanıtıdır. Uşaklıgil, yaşadığı dönem ve toplumun özelliklerini gözeterek, evrensel nitelikli bir roman yazmış ve karakterler yaratmıştır. Berna Moran, Bihter’in, Anna Karanina ve Madam Bovary ile benzeştiğini söyler, ki, Bihter gerçekten de en az onlar kadar “güçlü” bir kadındır. Zaten kendi sonunu da, bu “güç” hazırlamıştır. Dizi uyarlamasının, olayların kabaca anlatımı, karakterlerin ismi ve yüksek sosyeteye mensup olmalarının dışında, hiçbir şekilde romana benzemediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Senaristler, ne Nihal’ın çocukluktan genç kızlığa geçişini, ne Bihter’in Adnan’dan kopuşunu, ne de Behlül’e “âşık” oluşunu doğru düzgün anlattılar. Bu “memnu aşk”ı, en müstehcen ve “ilgi çekici” kalıpta nasıl anlatabileceklerine yoğunlaştıkları için, eserin tüm edebiliğini yok saydıkları gibi, ortaya özgün bir yorum da çıkaramadılar. Dizinin uzun sürebilmesi için, durmadan uydurdukları gereksiz karakterlerle, sadece olayların “alengir”ini artırdılar. Dünya edebiyatının iki çok önemli karakteri ile “yarışan” Bihter’i, “arada yastık vardı” türünden tartışmalara mahkûm ettiler. Ama haklarını teslim edelim, oyunu kuralına göre ve gayet iyi oynadılar. Rekor sayılan reytingler aldı dizileri. Fakat şunu söylemek lazım, bizim açımızdan olumlu bir şey de yaptılar aslında. İçinde bulunduğumuz zamanın burjuvalarının nasıl yaşadığına dair, somut bilgi ve fikir sahibi olduk. Ülkece tanınan bir iş adamının karısının, her yemek vakti, masaya farklı elbiselerle oturduğunu, burjuvaların salonda asla kanepeye uzanmadıklarını, film izlerken bile çok şık günlük giysilerinin yerine eşofman giymediklerini, evlerinde kendilerine hizmet eden insanları böcek gibi gördüklerini ve diğer burjuvalardan nasıl nefret etiklerini, “resmen” görmüş, öğrenmiş olduk. <ı>Hürriyet’in internet sitesindeki, diziye dair şu satırlar da üzerinde konuşmaya değer: “Dizinin yayınlanmaya başladığı 2008 yılından beri birçok izleyici Aşk-ı Memnu ile iç içe yaşadı kelimenin tam anlamıyla. Dizi çılgınlık yarattı. Bazı sahneleri haftalarca tartışıldı, kahramanların giydiği her şey hemen ertesi gün moda oldu, Bihter ile Behlül'ün sevişme odası ziyaretçi akınına uğradı. Kısacası dizi ardında inanılmaz bir rüzgâr yarattı...” Evet, sevişme odasının ziyaretçi akınına uğradığını yeni öğrendim ama dizinin bir rüzgâr estirdiği bariz bir gerçek. Fakat işin tuhaf tarafı, koca bir toplumun, kendisi sayesinde esen bu rüzgârı, görmezden gelmeye çalışması. (Hatırlanırsa, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, bu diziyi irite edici bulduğunu söylemişti. Aynı röportajda, izlediği tek dizinin de Kurtlar Vadisi olduğunu belirtmişti. Bakan’ın ruh haletini çözebilene aşk olsun!) Geçtiğimiz aylarda, bir dershanenin, KPSS deneme sınavında, gayet doğal ve haklı olarak; gelişim psikolojisine dair bir sorunun öncülünde, dizinin karakterlerine gönderme yapması bile, tepkiyle karşılandı “sokaktaki vatandaşlarca”. Herkes, ısrarla, Aşk-ı Memnu’yu hoş bulmadığını, Türk toplumuna uymayan şeyler anlatıldığını söylüyor; fakat “nedense”, yine o herkes, bu diziyi izliyor. Burjuvazi, doğduğu ve devrimci olduğu dönem, Avrupa’da, aklı özgürleştirerek, dinsel egemenliği somut biçimde sınırlayarak pek hayırlı işler yaptı. Elbette ki, kendi çıkarları adına idi tüm bunlar, ama, bunlardan topyekun insanlığın hiçbir fayda görmediğini söylemek de abes olur. Fakat bu zorunluluktan doğan icraatlar, yere ve zamana göre biçim ve içerik değiştirdi. Dinin baskısına ve dogmatizmine savaş açan burjuvazi, bizim ülkemizde, “toplumsal muhalefetin büyümesinden rahatsızlık duyup” akla ve aydınlığa düşman oldu. Fakat bir yandan da, burjuvaların artıklarıyla beslenenler, mankenlerin, popçuların bacak aralarını halka izletmekten geri kalmadılar bu süreçte. Her kanalda üçer beşer yayınlanan magazin programlarıyla insanların akıllarını aldılar. 11 ay, 11 sevgili değiştiren şarkıcı kadınlara, ramazan ayı geldiğinde başörtüsü taktırıp sabah programı yaptırdılar. Halka hem dinciliği hem bilinçaltına kazınan sağlıksız bir erotizmi, büyük bir titizlikle ve bir arada sundular. Böylece “manyak” bir toplum yarattılar. Sokakta öpüşen iki liseli genci dövmekte sakınca görmeyen polisler, fuhuş skandallarına karıştılar. Karısını sokağa çıkarmayan adamlar, birleşip küçücük kızlara tecavüz ettiler. Ve daha bir sürü şey… Hal böyle olunca da, hiç ilgisi yokken, oyuncu olmak isteyen bir genç kadını; evvela uyduruk dizilerinde oynatıp meşhur ettiler, sonra da ondan bir gizli ve yasak aşk karakteri yarattılar. Şimdi, Beren Saat deyince, insanların aklına cinsellikten başka hiçbir şey gelmiyor ve bu başarılı bilinçaltı operasyonundan ekmek yemek isteyen reklamcılar da onun peşini bırakmıyor. İşte “şaşırtan servet” de böyle elde ediliyor! Ancak, daha da “şaşırtıcı” olan şey şu: Hesap ortada, Beren’in bir reklam filminden aldığı para, “bin yedi yüz” işçinin bir aylık maaşlarının toplamına denk geliyor!
 
Toplam blog
: 3
: 639
Kayıt tarihi
: 24.08.10
 
 

Üniversite yıllarından beri, yazı ile ilgileniyorum. İlk olarak RadikalGenç'te yazmaya başladım. İle..