​ Büyütmek büyük emek / Anne-Babalar / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Kasım '06

 
Kategori
Anne-Babalar
 

Büyütmek büyük emek

Küçükken büyüdüğüm anlar… Klostrofobik ortamlı evin kapısında durmuş sağ tarafta salondan gelen güneş ışığında uçuşan tozlara bakıyorum. Anne menopozda, uyuyor. Bir evin hanımı uyuduğunda o evde uyuyor. İçimde bir sıkıntı, bezginlik. Aynı duygularla bana bakan kedi başını lütfedip kaldırıyor "yine mi sen"; başını koyup uyuyor. Bir gündüzün güneşi daha öğleni devirmiş. Babamın gelmesine bir kaç saat daha var. Ortalık dağınık. Annemi uyandırmamaya çalışarak masadaki kahvaltılıkları topluyorum. Kıpırdanıp, inledi. Belki de ben kapıyı açarken kitabı göbeğine koyup, gözlerini yumdu. Nefes alışı hızlandı. Arkam dönük, kediyi koltuktan kaldırıyorum. Koltuğun elinle vursan toz kalkacak oturma yeri bembeyaz, upuzun tüylerle kaplı. Boğazıma yapıştığı duygusunu yenmeye çalışarak tüyleri yuvarlıyorum, topak yapıyorum. Anne soruyor:

- Geldin mi kızım?…
- Hayır gelmedim anne aslında ben yokum, biz yokuz...

Güya uykudan kalkmış inatla mızmızlanan çocuk 53 yıllık bir kadının bedeninde ilgi istiyor. Sorduğu saçma sorulardan nefret ediyorum, ses tonundaki mızıldamadan nefret ediyorum, bu pislikten nefret ediyorum. Nefret ediyorum ama anlamıyorum daha küçüğüm. Dünyayla maceramda 13 yıllık mazim var. En itaatkar sesimle cevap verip işime bakıyorum:

- Geldim anne.

Bir şeyler sormamı bekliyor. Okunmuş, bulmacaları yarım yamalak çözülüp yere atılmış gazeteleri kaldırıyorum. Kedi can sıkıntısından konfetiye çevirmiş gazeteyi. Rüzgarda uçuşan beyaz noktacıkların düşüncesi içimi gülümsetiyor. Sesim istediğimden sıcak, ilgili çıkıyor.

- Elektrik süpürgesini açacağım.

Anne hemen konuşmaya başlıyor.

- Bende açacaktım ama bir şeyler yiyeyim de öyle dedim. Yemek yiyince ağırlık bastırdı. Şuracığa kıvrılmışım. Kitap okurken içim geçmiş. Çok güzel bir film vardı onu da kaçırdım. Çok uyudum herhalde başım ağrıyor. Dur açma süpürgeyi yarın açarız.

Topuğundaki deriyi kaldırıp koparıyor, kültablasının orada bir yere bırakıyor. Sesi kesildiği için dönüp bakıyorum gülümsüyorum. Bütün gün depoladığım neşe benden ona doğru akıyor, omuzlarıma yorgunluk çöküyor.

- Ben mutfağı temizleyeyim.

Kapıdan geçerken arkasına bir göz atıyorum. Her akşam babanın çıkarıp attığı çorap kümesine bir sayı tahmini yapıyorum. Alıp kirliye atma zamanı gelmiş.

Salondan çıkınca solumda mutfak sağımda sokak kapısı ve portmanto var. Portmantonun üstüne yığılı gazeteleri de atmak gerek. Karşımdaki karanlık koridorun ucundaki banyoya doğru yürüyorum. Mutfağa gireceğimi sanan kedi bir telaş peşimden geliyor, hayal kırıklığıyla mutfak kapısının önüne oturup geriniyor. Paspal paspas.

Soldaki duvara dayalı ıvır zıvır dolu karton kutu yığınları koridoru iyice daraltıyor. Anne şikayetle karışık "babanla yatakları sen doğduğunda ayırdık, adam yerine şimdi bunlar mıncıklıyor" diye şaka yaptığını sanır. Sağ tarafımda odam, huzurlu, küçük ev hapishanem beni bekliyor. Gücüm varken biraz etrafı toplayayım. Sonra kaybolurum. Odamın kapısını açan şifreyi bir tek ben biliyorum. Elimde babamın bir haftalık kirli çorapları koridordaki kolilere gözüm dalmış

- Yavrum iyi misin? Neyin var? Canın bir şeye mi sıkıldı?

Paytak paytak üstüme geliyor, sarılacak. Saçaları dağınık üstünde rahat iki gündür çıkarmadığı kıyafetler; saçlarımı, kaşlarımı düzeltecek. Kaç…

- Yok bir kitaba baktım anne

Arkamı dönüp banyoya iki üç adım atıyorum. Beni ittirip öne geçmeye çalışıyor. Kutular, annem, ben koridorda sıkıştık. Elimde babamın her gün temiz bir tane giyip eskisini kapı arkasına attığı çoraplar, anne gülmeye başlıyor. Beni köşeye sıkıştırdı.

- Odaya gidiyorum. Ay valla çok kilo almışım Sıkıştık kaldık.

Dönüp kollarını dolayıp sıkıyor, bu sefer kurtulamıyorum. O kızıl öfke boğazımdan fırlıyor, benim bile tanıyamadığım bir ses öfke, şiddet dolu kısık sesle bağırıyor.

- Anne bırak beni.

Birden bütün o sıkışıklık bitiyor. Kadın geçip gidiyor. Boynu bükük, kırılmış gibi. Babamın odasına giriyor. Tepinerek üstündekileri çıkarıyor. bilerek yapıyor bugünün neşeli geçti senin mutluluğunla beslenen bir canavar o… Mutluluk canavarı…

Derin bir nefes alıyorum çorapları banyo kapısının arkasına atıyorum. Kirlilerden kapı açılmayacak hale gelince mecbur anne yıkayacak. Çişimi yapıyorum, sifonu çekiyorum içimdeki tüm duyguların üstüne… Mutfağa yöneliyorum. Dolap bomboş. Yine pazara gitmemiş. Buzlukta donmuş tavuk butları var. Pişmeden yenmeyeceği için tencereye koyup kaynattım. O arada tezgahın üstündeki en az üç günlük bulaşıkları sudan geçirip makineye dizmeye başladım. Altta yarısı çürümüş muzlardan aldım, bir bardak süt koyup içtim.

- Yemek yapmadım daha. Şimdi yaparım. Doyurma karnını, abur cubur yiyorsun. Sonra çöp gibi zayıfsın, sinirlerinde zayıf. Çık çık ben yaparım

İlgi canavarı gitti, sert anne geldi. Ah ne kadar vefasız bir evladım! Anne beni seviyo ve ben ona bağırıyorum! Ne fedakar, ne cefakar bir insan o!

Gözlerimdeki boş bakıştan ürkmüş olmalı ki bir an susuyor. Arkamı dönüp tencereyi ovuyorum. Küflenmiş makarna parçacıkları sıcak suyla bile çıkmıyor. Hala orda biliyorum. Ne yapması gerektiğini düşünüyor. Yapacağı rolü buraya kadar düşünmüş olmalı. Tavukları bol yağa tavanın içine atıyorum. İlk çıkanları bir tabağa koyup kapıya, onun üstüne yürüyorum. Biraz geri çekilip kapıyı boşaltıyor. Tanrım ne kadar çok yer kaplıyor kadın, nefes alamıyorum.

- Ben odama gidiyorum. Kalanları yakma…

Hoş, evi yaksa umurumda değil. Kitaplarda yanar, Fahrenhayt 9/11 saçmalama diye mırıldanarak odama giriyorum, kapımı kapatıyorum.

Buraya da sızmış sabah okula aç karnına gitmeyeyim diye güya uyku sersemi ısıtıp, şekerleyip, karıştırıp, masamın üstüne bıraktığı süt bardağı hala orda. Süt bozulmuş. Bu kadar çok uyuduğu halde nasıl sersem olabiliyor. Hem ben anlatamıyorum herhalde. Süt kedileri de aç karnına içen insanları da ishal yapar. Derli toplu temiz odama bakıyorum. Dünya dışarıda ben içerde hapis kalabilir artık. Yemek yerken çantamı küçük masamın üzerine boşalttım. Babam gelene kadar uzanıp kitap okuyacağım. Biraz da uyurum. Nasıl olsa anne bırakmaz sabaha kadar uyuyayım. Bir şeyler bulur, buluşturur kaldırır. Beni uyandırınca yatar. Kalkar ödevlerimi yaparım.

Huzursuzca gözlerimi açtığımda akşam güneşinin son damlaları yüzüme ışıyordu. Anne masamın üstündeki yeni tab edilmiş fotoğraflara bakıyordu.

- Onlar benim değil, karıştırma.

- Ben annenim bakarım. Hem kim bu koca kadın. Makyajlı, permalı. Bu kim böyle ne biçim bir arkadaş. Erkeklerle sarmaş dolaş…

Öfkeyle burnuma soktuğu fotoğrafı görmeye çalışıyorum. Kalın camlı gözlüklerimi takıp bakıyorum. Gizem, erkek arkadaşıyla duvarın üstünde yanyana oturmuşlar, kollarını birbirlerinin omuzlarına atmışlar, gülümseyerek bana bakıyorlar. Ne imreniyorum şu kızın güzelliğine, candan gülüşüne…Belki de diş tellerini kabul etmeliydim. Sesim sakin, alaycı cevap veriyorum:

- O karı Gizem bu bir, beline kadar uzanan saçları perma değil doğuştan, aile imalatı bu iki, yanındaki erkek arkadaşı, bazı normal insanların erkek arkadaşları olur bu üç, benden üç yaş büyük matematiğime yardım ediyor okulda bu da dört. O da Mehmet Hocadan mat biri almış. Yazılı sorularını biliyor. Kafede buluştuk okuldan sonra anlattı. Bende yolumun üstünden fotolarını aldım, yarın okulda vereceğim.

Bağırmaya başladı. Geldiğimdeki korkusunun öfkesini alıyor.

- Senden açıklama istemedim. Dilin pabuç kadar. Karşında annen mi var laynnettayn bi kadın mı belli değil. Senden üç yaş büyükmüş, koca karı mı olmuş da erkek arkadaşı var.

- Tamam anne tamam. Benim değil gördün. Bırak artık. Yataktan kalkmak için doğruluyorum

Yelkenlerimi indirdiğimin farkında öfkesini almak için yükleniyor.

- Senin de erkek arkadaşın var, bana söylemiyorsun. Babana söyleyeceğim tüm yaptıklarını. Kimbilir nerelerdeydin bütün öğleden sonra. Kimin koynunda ne halt yiyordun.

Bu sefer çaresizlikten, deminki mutluluğun üstüne yaşadığım kavganın acısıyla ben bağırıyorum:

- Orospuluk yapıyorum senden kurtulmak için para kazanıyorum. Anca rahat edersin sen. İstediğin de o zaten, herkesi kendin gibi sanıyorsun.

İnsafsız, riyakar, hain yaşlar boğazımdan yükselip, gözlerimden dışarı çıkıyor. Ağlattı, artık gidebilir. Sanki hiçbir şey yapmamış gibi fotoğraflar elinde odadan çıkarken söyleniyor:

- Baban gelsin konuşacağız, fotoğrafları göstereceğim ona, dediklerini de söyleyeceğim. Terbiyesiz, tembel. Hayvan. Bana bu cevapları yetiştireceğine otur da ders çalış. Yakacağım bunları da… Aptal.

Söylediklerini duyayım diye inadına kapıyı açık bırakıp salona gidiyor, sigarasını yakıp oturuyor. Alma bahanesiyle girdiği tabaklar masanın üstünde. Onları mutfağa götürüyorum, elimi yüzümü yıkayıp, kediyi de kucağıma alıp odama giriyorum. Güneş batmış, odada ışık yok, ilk girdiğimde ki huzur duygusu da kalmamış. İçimdeki acı katılaşmış, hissizliğe dönüşmüş.

Kedi kucağımda, yatağın üstüne oturup pencereden dışarı bakıyorum. Sadece karanlık gökyüzü gözüküyor.

- Bir gün bütün bunlardan kurtulacağım. Kendi evim olacak. Beyaz duvarlı, koyu gri yumuşak bir halıfleks üstüne kocaman parlement mavisi yastıklar olacak. Sende olacaksın Tomasina. Özel ipek örtülü bir sepetin olacak. Hep hazır mama alacağım sana ve perlit kedi kumu. Akşamları geleceğim güzel yemekler yiyeceğiz. Ben bir kitap alıp uzanacağım, sende yanıma kıvrılıp mırlayacaksın. Bütün bunlar bitecek. Mutlu olacağız. Bir gün… başaracağız…

Böyle ne kadar oturdum bilmiyorum. İçimdeki katı hissizlik yavaşça acıya, ondan sonra sımsıcak, rahatlatan gözyaşlarıma dönüştü. Sonra o da bitti. Kapının vurulmasıyla zamanın geçtiğinin farkına vardım. Babamın sesi kapının dışından sesleniyordu:

- Kızım, iyi misin, gelebilir miyim? Anne ne anlattı acaba? Topla kafanı

- Buyurun babacığım.

- Işığı yakabilir miyim?

Uyuşmuş bedenimi toparlayıp, kedinin rahatını bozuyorum. Ellili yaşları geride bırakan ela gözlü adama bakıyorum. Saçlarında bir tek tel beyaz yok. Babam. Anne, adam daha kapıdan içeri girer girmez vampir gibi üzerine atlamış olmalı. Gözlerinde sanığı yatıştırıp ağzından laf almasını sağlayan sükunet veren merak ve kızına karşı kabullenişlik var.

- Ne oldu kızım? Anneni kızdırıp, kırmışsın. Hakaret etmişsin.

- Masanın üstünde arkadaşın fotoğrafları vardı. "Karıştırma benim değil" dedim, "ben anneyim" dedi. Gizem fotoğraftaki kız, benden büyük matematiğime yardım ediyor.

Gereksiz bir ayrıntı söyledim. Gözlerinde konu değerlendirme, bilgi kayıt boşluğu oluştu. Dikkat savunmanı iyi yap. Şu an sadece olayı anlat. Tepkisini bilmiyorsun, temkinli git. Ses tonundaki mızıldanmayı da kes; üzgün ama özgüvenli bir ses lütfen.

- Gizem erkek arkadaşıyla beraber bir geziye katılmış. "Fotoğrafları alır mısın, yarın okulda verirsin" dedi. Ben de "tamam" dedim.

- Fotoğraflar nerede?

- Bende değil, aldı.

Sessizlik, sus düşünüyor, kararını vermiş zaten en uygun şekilde anlatmaya çalışıyor.

- Kızım burası Türk toplumu. Tabii ki erkek arkadaşın olacak…

Sözünü kesmeyi göze aldım.

- Baba, erkek arkadaşı olan ben değilim; Gizem ve o onaltı yaşında.

Olayı tekrar değerlendiriyor sakin kal.

- Yavrum yaşın daha küçük, başına bir şey gelir. Baban olarak korkuyorum. Biri bırak belini elini diliyle bir şey yapsa benim içim cız eder. Evladımsın var mı ötesi gözbebeğim.

Ses tonundaki endişe rahatlatıyor. Seven, ilgilenen, koruyan biri.

- Biliyorum da baba, yazdan beri çok hırpalamaya başladı. Aybaşı olduğumdan beri ne değişti ben anlamıyorum. Ne oldu bana?

- Biyolojik olarak kadın olmaya başladın, toplumun büyüme, erişkin kabul edilme ritüelinin sosyolojik bir parçasını yaşıyorsun; ama bizim toplumumuz buna sadece biyolojik açıdan bakıyor. Annen de bunu biliyor bu nedenle kendince seni korumaya çalışıyor. Sen onunda kızısın, gözbebeğisin… Son heceleri uzatarak hoş bir vurgu yapıyor cümleye. Buna rağmen gerildim, bu tesellinin de öfkesini alacak, her ikimizden de.

- Tamam, canınızı sıkmayın önemli değil. Yalnız fotoğrafları verirse yarın kıza mahcup olmayayım.

- Tamam kızım, tamam yavrum. Gel annenin elini öp, gel özür dile… Akıllı kızım, zeki kızım. Sen her zaman her şeyin en iyisini bilirsin..

Başım önde odadan çıkıyorum, çaresizim, ne onu kırabilirim, ne bir şey yapmaya gücüm yeter. Bir gün bütün bunlardan kurtulacağım. Kendi evim olacak. Huzurlu olacağım. Mutlu olacağım. Bir gün başaracağım…

İki dolunay sonra

İster ilkokul olsun, ister ortaokul, isterse lise geniş, aydınlık, kimse yokken bile duvarları yankılı okul koridorları. Bugün not bildirim toplantısı vardı. Anne hiç kaçırmaz. Beni öğretmenlere kötüleme şansı var. Her seferinde de öğretmenler başarılarımı öve öve bitiremiyorlar. Koltukları kabarıyor ben iyi bir kız yetiştirdim diye, salak. Anneye salak denmez anlattıklarını dikkatli dinle bakalım. Ayşe Hoca ne demiş. Türkçeci bu, önemli. Mutfakta işleniyor. Son kavgadan beri başka büyük tantana koparmadı. Sabah erkenden giderken çay demlemiyorum diye çaydanlığı fırlattı sadece. Bir de o uyurken evden çıkarken kapıyı kilitlememişim diye bir olay çıkarttı. E yeter bile, değil mi? Şu son iki-üç gündür iyi gidiyor. Ne olduysa artık keyfi yerinde. Kapının pervazına yaslanmış yaptığı gevezelikleri yarım kulakla dinliyorum. Bu kadar heyecanlı olduğuna göre önemli bir şeyler olmuş olmalı.

- Sınıfa girip oturdum, tesadüf, senin sıra arkadaşının annesi Nurhan Hanımın yanına oturmuşum...

Hadi, bak sen, avazın çıktığı kadar bağırmadığına emin misin "Elçin'in anası kim?" diye. Gülümseyip kafa salladım.

- İyi kızdır Elçin, severim.

- Annesi çok şeker, çok hanfendi bir kadın bu sefer iyi bir arkadaş seçmişsin kendine nasıl olduysa senin gibi bir serseri değil kızı. Notlarının hepsi beş…

İçimi çekiyorum. Matematik sınavı hakikat kötüydü, coğrafyacı da psikopat kafayı takıp kötü not verdi herhalde. Diğerlerinin kötü olmaması gerek ama dur bakalım arkadan ne çıkacak.

- Resim notun iyi, ama kursa gitmek için bir saat erken çıkıyorsun diye surat astı; bırakman gerekebilir.

İyi de benim para kazandığım iş olacak, kadına sus diyemedin mi, ağzının payını verecek sensin ben değil…

- … beden hocanı bulamadım, gelmedi, karnende iyi gelir herhalde, inat ettin buzpatenine gidiyorsun. Söyle kadına… Spor yapıyorum, sporu seviyorum, annemde engelli koşu yapardı…

Anamdan adama ne!

- Adama.

Birden son on dakikadır ovaladığı tencereyi bırakıp yüzüme baktı. Hii erkek! tepkisi

- Erkek mi, nasıl biri, neden size erkek beden eğitimi öğretmeni verdiler, sana dokunmasına izin verme, yaklaşmaya mı çalışıyor yoksa… Ya sabır…

- Evet erkek, yani cinsel tercihini bilmiyorum. Erkektir herhalde. Bayan öğretmen atanmış ama daha göreve başlamamış. Hayır sübyancı değil, bir kere gelip eşofman almamızı söyledi bir daha görmedik. Önemli olan ana dersler matematik, Türkçe, tarih, coğrafya, fen bilgisi notları. Yazdın değil mi?

- Yazmam mı gerekiyordu. Sana söylediklerinde niye yazmadın

- Çünkü toplantı yakın diye sınıfta okumadılar.

Artık sabrımın bittiğini belirten ses tonum uyarmış olmalı ki, heyecanla aklındaki baklayı çıkardı.

- Türkçe öğretmenin çok güzel bir kadın. Konusunda yetkin, gerçek bir öğretmen…

Kadını methettikçe işkillenmeye başladım. Sesimde artık ilgimin her an kaybolacağı tonuyla

- …Eee? dedim.

Dura dura sanki ağzında ne kadar çok tutarsa o kadar tadını emebilirmiş gibi anlatmaya başladı.

- İşte herkesin notlarını okudu…

Bi "eee" daha lazım burada... Biz en önde oturuyorduk. Niye? Tahtayı mı görmen gerekiyor, yoksa sağır mısın? Not bildirme toplantısındaki bir veli olarak en önde oturman niye önemli? Bunu bana söyleyerek benimle ne kadar ilgilendiğini söylemeye çalışıyorsan işe yaramıyor. Sadece bencilliğin daha çok gözüme batıyor.

- Yanımda Nurcan Hanım, Elçin’in annesi…

- Nurhan Hanım, Elçin’ annesi olduğunu biliyorum, ve eee? Ne dedi Ayşe Hanım?

- Ne demiştim, dedi ruh halimi kontrol etmek için yüzüme kaçamak bir bakış atarken. Sabrım bitik, ilgim kayboldu, şevkim kırıldı evet artık anlatabilir.

- Ha şey işte. Herkesin adını okudu, sonra senin adını okudu, elimi kaldırdım, "buradayım" hocam dedim… "Velisi siz misiniz?" dedi "evet" dedim; "Derya gibi bir öğrenci, kompozisyonları mest ediyor, çok başarılı" dedi. Hiç bozuntuya vermedim, "teveccühünüz hocam" dedim. Sonra doğru konuşmuşmuşum değil minin onayı için gururlu, muzip , ben başardım gülüşüyle yüzüme baktı.

Kabul ediyorum, ben ona bön bön bakıyordum. Bir gün başarabileceğime o an inandım. Sonra annemin yüzü önümde netleşti.

- Hasta mısın, ateşin mi var niye sevinmedin?

Hata yapmış olmaktan duyulan panik sesi…

Yüzüme bir gülücük maskesi yerleştirdim. Ne kadar sevindiği mi bilmesini istemiyorum, mahvetmesini istemiyorum, sakin ol, egosunu tatmin et, konuyu değiştir, çabuk uygun cevabı ver, onu tebrik et…

- Sevindim... Doğru ses tonu önemsemezlik ve şimdi neşeli, annesiyle gurur duyan çocuk sesi şımarmışsındır.

Repliğimi söylemekte geciktim, yüzüme bir tuhaf baktı. Dönüp son yirmi dakikadır yıkadığı tencereyi ovalamaya başladı. Rolüne geri döndü. Kızının okul başarısı için fedakarca tencere yıkayan saçı süpürge kadın ve yol gösteren tatlı sert anne.

- Tabi ki. Kimin kızısın sen.

Onay anlamında gülümsedim. Diğer notlarda da kötü bir şey yok. Olsa önce onu söyler hem de bu olayı anlatmazdı.

- Başka bir şey var mı biraz yürüyüşe çıkacağım.

- Bu saatte mi? İzin verebilir, başarımı ona maletmişim. "Neyse artık büyüdün gidebilirsin." En kötüsü böyle kırıtmasık... "Dikkat et kendine. Yabancılarla konuşma. Geç kalma, iki saate yemek hazır olur." Neye, iki saat sonraki yemeğe mi geç kalacağım! "Baban gelince ona da anlatırsın." Niye? Olayı ben yaşamadım ki, niye ben anlatıyorum?

- Kalmam. Hoşçakal…

Baban sevinecek. Kabul et kızım, sen de şımardın. Evvett! Buna bayılıyorum. Bu duyguyu kaybetmemeliyim. Daha çok çalışmalıyım. Bir gün başaracağım. Kendi evim beyaz bir kedim olacak… Huzurlu ve mutlu olacağım…

 
Toplam blog
: 10
: 635
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

Dünyada çeyrek asırdan azıcık fazla bir geçmişim var. Nerelisin derseniz, annemin babası, babamın at..