Can bedenden gitmeden... / Sağlık / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Nisan '07

 
Kategori
Sağlık
 

Can bedenden gitmeden...

Can bedenden gitmeden...
 

Gecenin içinde cankurtaranın canhıraş sireni çınlıyor, telaşlı insan sesleri, bağırışlar karışıyor birbirine. Biri can derdinde yine. Hastane acil servis çalışanları içinse ne kadar da olağan bir gece, yatakların 4 ü boş 3 ü dolu. Hemşire kendince görevini tamamlamış olmali ki, çökmüş bulmacanın üstüne soldan sağa yukarıdan aşağı soruların peşinde.

Yataklardan birinde zilzurna sarhoşun biri "kalbim diyor, kalbim ağrıyor" Oralı olunmayınca ve gelmeyince doktor, kallavi bir küfür savuruyor. Diğeri 90 yaşlarında bir kadın. Avurtları çökmüş, gözlerini tavana sabitlemiş kıpırtısız duruyor. Yüzü soluk belki son nefesinde. Kimsecikler yok ötesinde berisinde.

Bir de kendi etmiş kendi bulmuş bir hastası var servisin. Spor yaparken biraz çocuk haylazlığı biraz baharın havası olmalı; gençlik yıllarına özenip duvarın üstündeyken bir anda dibinde buluvermiş kendini.

"Bu ahval ve şerait içinde" servisin içinde trafik kazalı bir hastanın yolda olduğu haberi yayılıyor. Yüzlerde endişeli bir bekleyiş yerine bıkkınlık, hatta neredeyse öfkeyle karışık bir ifade beliriyor; bu da nerden çıktı der gibi. Hiç olmazsa bu gece serviste sakin geçse ya "işler." Beklenen geliyor sonunda. Servisin ortasına bırakılıyor sedyesi. Hemşire istemeye istemeye kalkıp bulmacanın üstünden "rutin" "iş"leri yapmaya koyuluyor. Belki tek sağlam yeri yüzü olan hasta ile göz teması kurup gerçekten nasıldır merak etmekten ziyade acıyı tanımlayamayan bütün programları girilmiş ruhsuz bir robot gibi otomatik hareketlerle serumunu takıyor, pansuman yapıyor ve sedye köşede bir yere konuşlandırılıyor.Hastanın inlemeleri "sinek vızıltısı " gibi geliyor kulaklara.

Sizin de acil servise yolunuz düştü mü hiç? Düşmesin! Kesif bir kan ve ilaç kokusu bütün bildiklerini, gerçeklerini tuzla buz etmeye yetiyor insanın. Yaşanan ilk şoku atlattıkten sonra, sedyelerle inen ağır-hafif-orta yaralı insanlara bakma temrinleri var sırada.

Yaşam ve ölüm sıradan... İkisi de vakayı adiyeden.. Burda hayata kazandırılan bir yaşamın sevinci de yitirilmiş, kaybedilen bir canın üzüntüsü de..

Ambulans sesi hep ürperticidir değil mi? Sesi kulaklarında yitip gidene kadar belki bir ürpertidir hissettiğin, iyi olmasıdır dileğin. Sonra ... geçer gider. Yine koşuşturmacana dönersin. Oysa orda kopan çığlıklara kulak kesilmeli "yeter ki sağlığına kavuşsun herşeyim gitsin" diyen o gözlere bakmalı.

Sonra çıkıp güneşe dönerek yüzünü, kendi hayatını koymalı terazinin kefesine. Hırslarını, bencilliklerini, kinlerini.... tüm fazlalıklarını törpülemeli ve belki muhasebeni yapabilmek adına bir kez uğramalı acil servislere.

Çıktığında mırıldanırsın kendince


"...Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu....

...Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır... Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana... "

 
Toplam blog
: 80
: 1644
Kayıt tarihi
: 02.12.06
 
 

..