- Kategori
- Öykü
Cebimdeki kalem

Sökülüp, yeniden dizilen taşların üzerinden atlarken ellerim cebimde ekmek parasını arıyorum. Evde unuttuğum aklıma geliyor. Yaz diyorum veresiye mahallenin bakkalına, hesabı uzun uzadıya ödemek hoşuma gidiyor.
Bıyıkları altından ağza alınmaz sözler sarf ediyor bakkalcı Emin amca. Gülüp geçiyorum yanından, hiç oralı olmuyor, duymazlıktan geliyorum. Köşeyi dönerken de senden adam olmaz diye birkaç defa şiddetle bağırıyor. Doğru da söylüyor, bir şekilde ellerimi cebimden çıkartabilirsem, bir mucize olabilir.
Umutsuzca yürüyorum. Birkaç dakikada eve varıyorum. Kahvaltıda yine zeytin, peynir ve kuru ekmek. Buna da şükür diyorum. Ekmeğin arasına zeytini, peyniri avuçla koyup yiyorum. Bir yandan da bakkalcıdan zorla aldığım gazetenin bulmaca ekini arıyorum. Ön sayfalara bakmıyorum bile. Ne olmuş, ne bitmiş umrumda mı sanki? Kim doğmuş, kim ölmüş ırgalar mı beni? Sahi bu dünyada mı yaşadığımı sanıyorsunuz?
Bulmacayı çözecek sihrim yok. Bulamıyorum da. Yerde kartonların arasından çıkıyor sihirli kalemim. Kareleri bayağı dolduruyorum. Bir, iki boş yerim kaldı sadece. Sonra asıl benim bulmaca köşeme geçiyorum. Büründüğüm kılıktan çıkıp, sahip olduğum kötü düşüncelerden sıyrılıp gerçekle hayal dünyasına gidip gelmeye çalışıyorum. Sabahtan beri gördüğüm insan manzaralarını, canlı cansız dışarıdaki her şeyi sayfalarıma sığdırmak istiyorum. Tıpkı gökyüzünün güneşi, ayı, yıldızları, bulutu ve daha birçok şeyi maviliklerinde taşıması gibi ben de şu baş tacı etmekten vazgeçmediğim insanoğlunu bağrıma basmak istiyorum.