- Kategori
- Blog
Cennetlik olduk... Sağol Pirmete (1)

Pirmete, gaz pedalına dokunduğunda 08.30'u gösteriyordu saatlerimiz... Önceden sözleştiğimiz gibi hazırlıklarımızı yapmış; güneş gözlüğü, şapka, fotoğraf makinesi v.s. gibi tedariklerimizi ikmal etmiş Silifke istikametine doğru yola koyulmuştuk.
Kızkalesi (veya Hüzünkalesi)
Yaklaşık kırkbeş dakika sonra ilk durağımız olan Kızkalesi uzaktan tüm güzelliği ile bizlere "merhaba" dedi. Karşı şeride park edip sabahın bu mükemmel görüntülerini ölümsüzleştirdik. Yeri gelmişken bahsedelim Kızkalesi Efsanesinden;
"Korykos'ta yaşayan krallardan biri, bir kız çocuğunun olması için, gece-gündüz tanrılara dua edermiş. Sonunda dileği yerine gelmiş, dillere destan çok güzel bir kızı olmuş. Kralın kızı büyüdükçe daha da güzelleşiyormuş. Güzel olduğu kadar yardımseverliğiyle de herkesin olduğu kadar tanrılarında hayranlığını ve sevgisini kazanmış. Bir gün Korykos kentine bir bilici gelir. Kral da onu saraya davet eder. Yaşlı kral kızının geleceğini öğrenmek ister. Bilici kıza bakınca
irkilir, korkar, fakat krala birşey söylemez. Kral biliciyi zorlayınca, "Kralım, güzel kızınızı bir yılan sokacak ve kızınız ölecek. Bu yazgıyı kimse bozamayacak. Siz de engel olamayacaksınız" der. Kral kızına bundan sözetmez, fakatüzüntüyle derin düşüncelere dalar. Sonunda Korykos Kalesi karşısında kıyıya yakın küçük bir adacık üzerine aktaşlardan bir kale yaptırır. Hizmetçileriyle beraber güzel kızını bu kaleye kapatır. Olan bitenden haberi olmayan kız, çok üzülmekte, günden güne eriyip gitmekte, olan bitene bir anlam verememektedir. Kızın canı birgün altın sarısı "Tarsus Beyazı" üzümü ister. Saraydan gönderilen üzüm sepeti içinden çıkan bir yılan onu sokar ve öldürür."
O adacığa inşa Kızkalesini ve o yılanın üzüm sepetinde yolculuğa başlayacağı Kıyı Kalesini resimlerken ister istemez Koca Nâzım'ın dizeleri düştü aklıma;
"İbret al, deli gönlüm, demir sandıkta saklansan bulur seni,
ak taşın ardında kara yilanı bulan ölüm.."
Harnupaltı Dilek Kafeterya "ERGÜN'ün YERİ
Kızkalesinin hüzün dolu görüntüsünü arkamızda bırakarak planımızın ikinci maddesi olan "Yörük Kahvaltısı" güzelliğini yaşamak için Narlıkuyu beldesinden yukarı doğru tırmanmaya başladık. Biraz sonra deniz seviyesinden bir hayli yukarıda tesis edilmiş olan Harnupaltı Kafe'ye (harnup, keçiboynuzu demekmiş) giriş yaptık. Yörük çadırı, kameriye, ağaçaltı gibi çeşitli şekillerde dekore edilmiş kafe, sıcakkanlı çalışanları, serin ortamı, hakim konumu ve arzu edenler için yer sofrası ile oldukça çarpıcı bir görünüm sergilemekte idi. Tertemiz masa örtülerimiz serildikten sonra hayâlini kurduğumuz "Yörük Kahvaltısı" masası donatılmaya başladı. Masada bulunan güzellikleri paylaşmam gerekirse; Köy Peyniri ve Kaşarı, Yörük Tereyağı, İncir, Çilek, Vişne ve Turunç Reçeli, Beyaz Peynir, Tulum Peyniri, Tulum ve Patates Kavurması, Bal, Yağda Yumurta, Kaya Koruğu, Biber Turşusu, Maydanoz takviyeli Roka, Söğüş Domates ve salatalık, Yeşil ve Siyah Zeytin, Yufka ekmeği ve elbette ki bol miktarda çay. Bu arada Kaya Koruğunun denizden çıkartıldığını ve rakı sofralarının vazgeçilmezi olduğunu sevgili Pirmete'den öğrendik.
Geçen yıl birlikte olduğumuz ancak bu sene mesleği gereği Ankara'da bulunduğundan görüşemediğimiz sevgili yeşilsoğan'ı telefonla arayarak sesini duyduk. Sevindik... Mutlu olduk... E biraz da hüzünlendik...
Uzun yıllar geçse bile unutulmayacak güzellikte bir ortam yaşandı o gün sabah "ERGÜN'ün YERİ'nde... İlgilenler için not düşmekte fayda var; tesis yaz kış hizmet veriyor...
Cennet-Cehennem'de yaşananlar;
Üçüncü durağımız ise kahvaltı yaptığımız tesisin hemen yakınında bulunan ve ünü yurtdışına ulaşan "Cennet ve Cehennem Obrukları" idi. Birbirine çok yakın iki çukurdan Cehennem diye adlandırılan ve derinliği 120 metreye ulaşan obruğa iniş izni verilmiyor. Yoksa buraya kadar gelmişken Cehennem hakkında fikir sahibi olmak gibi bir düşüncem vardı. Cehennem çukurunun en tepe noktasına tesis edilen demir bir platformdan çukuru izlemek mümkün. Oldukça ürkütücü bir görünümü olan çukurun derinliğini denemek için bu platformdan aşağı atılan taşların saniyeler sonra zemine ulaştığında çıkardığı sesi beklemek ise oldukça ilginç. İtiraf etmem gerekirse platformun uç kısmına yürümeyi göze alamadım. Kenardan aşağı bakmayı tercih ettim. Sözün özü; "tırstım".
Cehennem Obruğunun bu kısa keşfinden sonra içine inilmesi mümkün olan Cennet çukuruna ulaşıyoruz. Beş kişilik grubumuzda bizim Tonton Teyzenin gözünün kesmemesi, eşimin protezli olması ve Pirmetenin daha önce cennetlik olması nedenleriyle çukura inme güzelliği (!) oğlum Barış'a ve bana nasip oldu. İlk bir kaç metreden sonra hava nemlenmeye, basamaklar ıslak bir görünüm arz etmeye başladı. Çukurdaki mağaranın ana girişine ulaşmadan önce yaklaşık bin beş yüz yıılık olduğu söylenen bir Kilise ise olanca güzelliği ve sağlamlığı ile boy gösteriyordu. Ziyaretçilerin önemli bir kısmının yabancı olmasına neden bu tarihi Kilise olsa gerek. Cennet diye tabir edilen bir çukurda bir Kilise ile karşılaşmak ise oldukça ilginç. Kiliseden sonra beliren mağaranın girişi ışıklandırılmış durumda. Ancak edinmiş olduğumuz anlık istihbarat; ilerleyen bölümlerde ışığın bulunmadığı şeklinde olunca Barış ile dönüş kararı alarak o çileli tırmanışa başlıyoruz. Zeminde soluduğumuz o rutubetli ve serin hava bir anda yerini bunaltıcı sıcağa bırakıyor. Kısa molalar verdiğimiz tırmanış sonunda zirveye ulaştığımızda bizim kafile özellikle beni tanımakta güçlük çekiyor. Vücudumuzda kuru bir yer bulunmamakta âdeta üzerimize bir kova su dökülmüş gibiyiz. Ama olsun ne gam... Cennetlik olmuşuz bu fani dünyada ya bu bize yeter...
Bizzat yaşadığımız Cennet-Cehennem Geyikleri;
"-Baba yaaa! Nereye gidiyoruz bu sıcakta?"
"-Cehennemin dibine yavrum...!"
...
"-Alooouuv! neredesin Recai? Telefonuna ulaşamadım."
"Şimdi Cennetten çıktık Kazım Abi. Orada çekmiyor biliyorsun..."
...
Olanca hızıyla devam edecek...
Resimler onay bekliyor...
08 Temmuz 2010 Kargıpınarı / MERSİN