- Kategori
- Doğal Hayat / Çevre
Çevrecilik ödülüm

Görsel internetten.
Doğamız, yaşamamızın ilk sebebi, olmazsa olmazımız... Bize sunduğu sonsuz nimetlerin değerini bilmeyen bizler, bindiği dalı keser gibi mahvetmek için elimizden gelen kötülüğü esirgemeyen bizler...(hepimiz değil )
Doğduğumuzda yatırdıkları beşik ağaç, sarmaladıkları kundak pamuktan değil miydi? Anamızın sütü yetmeyince sarıkızın sütü ile beslenmedik mi? Kirlendik de, tertemiz sularla banyomuzu yapmadık mı?
Acıkınca, kırk gündür birşey yememiş gibi, doğamızın nimetlerine, sebze ve meyvelerine saldırmadık mı?
Ne çabuk unuttuk, bize sunulan nimetleri... Bu kadar balık hafızalı olabilir miyiz?
Şükür veya teşekkür anlamında korumak veya hiçbir şey yapamıyorsak bile, en azından zarar vermemek gerekmez mi doğaya? Görmeyeyim desem de "görüyorum", şahsi zevkleri, bitmeyen harislikleri için ormanın göbeğine izinsiz "villalar" yapanları....
Kışlık yakacaklarını kaçak kestikleri ağaçlardan temin edenleri...
Bir yıl boyunca ormanlarda, taze ağaç sürgünleriyle besledikleri canlı hayvanları kurban bayramı öncesinde satışa sunarak, ceplerini şişiren köy magandalarını....
Kimin malını kime satıyorsunuz? Ülkemin ağaçlarının taze tirşeleri o hayvanların midesinde...Yazıktır, yazıklar olsun...
Parselasyonu yapılmamış hazine arazilerine seralar yapıp, milyarlar kazananlar... Yıllar sonra, lehde intifa hakkı sebebiyle tapu tescili yaptırıp, gerçekte hazine arazilerinin yani milletin malının üzerine şahıs mülkiyetli gökdelenler yapanları....
Ben hakkımı helal etmiyorum böylelerine...
Doğamızı temiz tutabilmek üzerine herkesin bildiklerini yazmak değil niyetim. Almanya'da uygulandığını bildiğim alış-verişler için "bez torbalar" uygulamasının ülkemizde yaygınlaşmasını arzu ediyorum. Zira naylon poşetler, 3000 yıl gibi uzun bir zamanda doğaya karışabiliyormuş. (Doğayı kirletmemek adına biz, piknik alanındaki çöplerimizi bile geri getiriyoruz.
Sanırım, ben ilk çevrecilerden oluyorum.
Ödülüm:
O zamanlar, İzmir Bornova'da oturuyoruz. Evimiz kaloriferli... Hergün iki veya üç gazete alıyoruz. Bir haftada koca bir kucak dolusu gazete, çöpe atmaya kıyamıyorum.
Günaydın şimdiki gibi gazete eki değil, başlı başına münferit bir gazete. Okuyucu köşesi var, durur mu Yurdagül! Bir güzel döşendim, efendim gazetelerin, temiz kağıtların geriye dönüşümünü sağlamak üzere cadde ve sokak başlarına "kağıt kumbaralar" konulmasının uygun olacağını yazdım. Hatta, konserve kutuları için "teneke kumbaraları" ve şişe ve camlar için de " cam kumbaraları" konulmasını rica ettim, hangi kurum ilgilenecekse...
Yazım yayınlandı. Ailece zevkle ve onurlanarak okuduk... Olay unutuldu, sandık... Ama unutulmamış.
15-20 gün sonraydı, PTT den bir ihbarname, Yurdagül Alkan lehine bir havale gelmiş... Şaşırdık... Günaydın gazetesi...Yerel yönetim ile müşterek çalışmaya esas olacağı için bana "telif hakkı" ödemekteler. 75.- TL geldi, fena para değildi...
Çok geçmeden sanıyorum bir ayı bulmadı, cadde ve sokak başlarında, kağıt kumbaralar, teneke kumbaraları ve cam kumbaraları konulmuştu... Benim için onur verici bir durumdu...
Anılarıma haz veren bu olayı hiç unutmadım, unutamadım...
Hazine arazisine, aile ormanını gerçekleştiremedik, ama vazgeçmiş değiliz. İnandığımız bazı şeylerden vazgeçmek gibi bir lüksümüz olamaz, inşaallah ileride...
Doğamız ile ilgili ülkemiz kanunlarının ve yaptırımlarının yetersiz olduğunu düşünmekteyim.
Fatih Sultan Mehmet zamanında (hepimizin bildiğini sanıyorum) İstanbul'da ağaca tırmanan bir maymunun hiç yere inmeden daldan dala, İzmir'e kadar geldiği rivayet edilir. O denli ormanlıkmış Anadolu... Ama o zamanın ormanlarla ilgili padişah fermanını hatırlayalım: İzinsiz ağaç mı kesmiş, "tiz kellesi vurula" ...
Bu konularda da biraz katı ve etkin kuralların uygulanmasından yanayım.
Son olarak doğa için çalmanın, doğa için yazmanın fazlaca bir öneminin olmadığını esas önemli olanın uygulanması gerektiğini düşünüyorum. Yani sözlerde, yazılarda kalmamalı, uygulanmalı.....
Orman bakanlığının broşürlerinde yayınlanmıştı, ama hafızamda hep taze kaldı, eğitim dönemimden aklımda kalan dörtlük:
Dağlar taşlar ağlıyor, kaldık pek kıraç diye,
Bozkırlar hıçkırıyor, ah ağaç! ağaç diye...
İşte ben bu haldeyim aziz vatandaşlarım,
Bütün bunlar içindir, dökülen göz yaşlarım... (Galiba bir step inlemesi olsa gerek...)
Selam ve sevgilerle..
Yurdagül Alkan.