05 Eylül '13
- Kategori
- Doğal Hayat
Çocuk, balık avı ve umut

Yavru balık yakalandığında “öpmeden salma denize” derdi babalarımız.
Öperek salardık denize, kırlangıç, kalkan, pisi ve onlarca balığın yavrusu, heyecanla bakardık arkalarından, huzurlu ve saygılı. Deniz işyerimizdi, balıklar ekmeğimiz. Zengin olamazdık belki ama aç da kalmazdık. Onlar beslenebiliyorsa, onlar üreyebiliyorsa, onların yavruları hayatta kalıp yaşamını devam ettirebiliyorsa, biz de varlığımızı devam ettirebiliyorduk. Kaderimiz kaderleri idi, kaderleri kaderimiz.
Önce uskumruyu kaybettik, sonra kılıçları. Denizin kuru fasulyesi derdik istavrite, artık yok olmak üzere. Ağustos ayında başlardık lüfer tutmaya, gazlı lüks lambalarının ışığında, Ocak’ta, Şubat’ta kofanalarla dolardı livarlarımız. Orkinoslar koparırdı oltalarımızı, kızmazdık onlara. Saygı ve hayranlıkla seyrederdik kendilerini sudan fırlatışlarını. Büyüklerimiz zıpkın vurmazdı küçük kılıçlara. Palamut, kalkan, uskumru fakir balığıydı çocukluğumuzda. O kadar bol ve ucuzdular ki, sofralar şenlenirdi göç başladığında.
Balık yok oldukça, balıkçı köylerimiz, kasabalarımız da yok olmaya başladı. Bizler yok olmaya başladık, sessiz çaresiz. Biz küçük kıyı balıkçıları olarak bundan sonra sessiz kalmayacağız. Balıklarımızı da kendimizi de kurtarmak, çocuklarımıza, balıklarla dolu denizleri ve mesleğimizi miras bırakmak istiyoruz. Bu amaca birlikte yürür, sesimizi birlikte çıkarırsak ulaşabiliriz. Yavru balıkları kurtarmak küçük kıyı balıkçısını kurtarmak demektir.
Geçen günlerde sevgili Ahmet KÜÇÜKBAŞ abi Greenpeace Akdenizden’den kıyı balıkçısı Kenan KEDİKLİ isimli bir deniz aşığının bu mektubunu bana ilettiğinde, ilk okuduğum anda dondum kaldım. Çünkü yıllar önce yaşadığım bir anı aklıma geldi. 1989 yılında Sinop’a ilk geldiğimde kiralık ev buluncaya kadar Taşmanlı köyünde rahmetli kayınpederim Cemil TINAZ’ın şimdiki Örsan’ın yanında ki evinde kalıyor, öğlen yemek saatinde bir saatliğine iskeleye gidiyor, önce kayalıklardan midye toplayıp sonra yanımdan ayırmadığım olta takımımla, ispari (Sinop balıkçısı tabiri ile İsparoz) (litaretürde Diplodos Annularis) avlıyordum. Ama öyle böyle değil iri tabak gibi tabir edilen cinsten. O bir saate yakın zamanda 3-5 tane yakalayıp tekrar işe dönüyordum. Evet o yıllarda böyle idi, çok uzun zaman değil 20 yıl kadar önce.
Bundan birkaç yıl önce yine iskelede yalnız başıma yürürken eşi ve çocuğu ile balık tutan bir ailenin yanında yerde yeni tutulmuş yaklaşık 3-4 cm. boyunda bir küçük ispari gördüm. O anda çocukluğumda ve Sinop’a tayin olup geldiğimde tuttuğum o büyük ispariler aklıma geldi ve öyle üzüldüm ki müdahele etme gereği duydum. Çünkü o minik ispari daha canlı idi ve suya bırakılsa belki de yaşayacak, büyüyecek ve üreyerek çoğalabilecekti. Dedim ki bakın bu küçücük bir ispari, bunu bırakırsanız belki de yaşayacak ama denize bırakmazsanız ölecek bunu yiyemezsiniz bile. Balığı yakalayan babanın cevabı o kadar ilginçti ki söyledikler hala beynimden ve kulağımdan çıkmıyor. O balığı zevk için yakaladık ve çocuğum onunla oynayacak onun için denize bırakmam. Beynimden vurulmuşa döndüm, söylediğime, söyleyeceğime bin pişman oldum. Oysa o küçük ispariyi ilk yakaladıklarında öperek bıraksalardı , bırakabilselerdi, ah keşke geçenlerde okuduğum hikayeyi o zaman okumuş olsa idim.
Küçük istavrit yiyecek bir şey sanıp hızla atıldı çapariye, önce müthiş bir acı duydu dudağında, gümbür gümbür oldu yüreği. Sonra hızla çekildi yukarıya, aslında hep merak ederdi denizin yüzeyini, neye benziyordu gökyüzü.
Bir yanda büyük bir merak bir yanda ölüm korkusu. ”Dudağı Yarıklar” denir, şanslıdır onlar, hani görüpte insanı, gökyüzünü oltadan son anda kurtulanlar.
Ne çare, balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu; Küçük istavrit anladı yolun sonu. Koca denizlere sığmazdı yüreği, oysa şimdi yüzerken küçücük yeşil leğende, cansız uzanıvermiş dostlarına değiyordu minik yüzgeçi.
İnsanlar gelip geçtiler önünden; bir kedi yalanarak baktı gözünün içine; yavaşca karardı dünya, başı da dönüyordu.
Son bir kez düşündü derin maviyi, beyaz mercanı birde yeşil yosunu.
İşte tam o anda eğilip aldım onu; yürüdüm deniz kenarına; bir öpücük kondurdum başına. İki damla göz yaşından ibaret sade bir törenle saldım denizin mavi sularına. Bir an öylece baka kaldı sonra büyük bir sevinçle dibe daldı gitti, tüm kaderimi söküp atarak teşekkürü de ihmal etmemişti, birkaç değerli pulunu elime, avuçlarıma bırakarak.
Balıkçı ve kedi şaşkın şaşkın baktılar yüzüme; sorar gibiydiler neden yaptın bunu niye? “Bir gün” dedim, “bulursam kendimi yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz, son ana kadar hep bir umudum olsun diye”.
Kimi derki hayatımda hiç keşke demedim, bana yalan gelir, çünkü keşkesiz insan kendini geliştiremeyen kaskatı, beton gibi duygusuz insandır. Benim keşkelerim vardır. Bunlardan biride yukarıda bahsettiğim, o isparinin kurtuluşu için, keşke o aile babasını dinlemese idim ve o küçük isparinin başına Kenan KEDİKLİ’ nin babası gibi bir öpücük kondurup denize , özgürlüğüne bırakabilse idim, keşke, keşke…Umut işte….
İlyas Demir BİLGİLİ