Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Nisan '12

 
Kategori
Öykü
 

Çocuk işte

Bir şarkı aklında, bir türlü dilinden düşüremediği bu sabahtan beri. Nereden duyduğunu kesin olarak bilmese de, kabaca, bu virüsü dün akşam iş çıkışı, evine doğru giderken, okuyacak kitabım kalmadı deyip de arka sokaklarda bir kitapevine uğrayıp, orada bir kitap seçerken kaptığını zannediyor, ya da, kitabevinin bulunduğu sokak üzerinde sağlı solu dizilmiş müzik dükkanlarından. İlki daha muhtemel gözüküyor. Buna bir virüs yakıştırması yapıyor çünkü sabah kalktığından beri aklından ve dilinden bir türlü atamıyor, belki de atmak istemiyor. Bu sefer, ikincisi daha olası geliyor. Şarkıyı her bitirişinde hüzünlenirken, onu söylemeye her başladığında içinde bir haz duyuyor, ama nedenini bilmiyor. Sözleri olabilir diyebilirsiniz, ama sıradan bir aşk şarkısı o kadar, çekilen ayrılık acısını neşeli bir biçimde sevgiliye aktarıyor. Şarkıcının sesi belki de? Olabilir, hem aşk acısını yaşamış, hem de aşkın mutluluğunu tatmış birisinin tüm aksanına sahip, tonu Edith Piaf'ınki gibi olmasa da. Şarkıcının kendisine ne dersin? Yüzünü hiç görmedi ki, sadece sesini işitti, ona oldukça yabancı açıkçası. Bu kitapevinin ve civarındaki müzik dükkanlarının yeni şarkıcıların albümlerini ünlü şarkıcılarınkine oranla daha fazla çalarak, yetenekli yeni şarkıcıları vatandaş ile tanıştırmak gibi bir misyonu olduklarını herkes biliyor. Peki müziğine ne demeli, belki de budur dilinden düşmemesine neden olan? Müzik, şarkıcının sesi ile oldukça uyumlu hareket ediyor ve asla onun sesinin üstüne çıkmıyor. Şarkıcının her dizenin son kelimesini uzatırken onunla beraber yumuşakça kayıyor. Bas gitaristin şarkının iki kıtası arasında doğaçlamavari çaldığı anları oldukça başarılı buluyor, iş var bu çocukta diyor.

Bu sabah uyandıktan sonra, bu arada, her sabah yeni bir insan olarak uyandığına inananlardan kendisi, banyoya girip, mağmur gözlerle aynaya bakarken, görünüşte hiçbir değişiklik yoktu. Sonra, yüzünü yıkayıp traş olmaya başladı, hafta içindeki her sabahın rutin hareketleri. Derken, ağzından bu şarkının sözleri dökülmeye başladı, istemdışı. Hala uyku sersemi olduğundan, bunun ne anlama geldiğini düşünmedi bile. Zaten, sadece bir defa tekrarlamıştı. Sonra, duşun altına geçip yıkanmaya başladı. İşte, bu anda, bu şarkının sözleri tam manasıyla ağzına dolandı. Banyoda hiçbir zaman şarkı söylemediğini bilerek, hatta bırakın şarkı söylemeyi, ağzını açtığı bile görülmüş değildir, bu durum onu biraz endişenlendirdi ilkin. Şarkı sözlerinin ona hatırlattırdıklarından olacak, banyonun sonuna kadar söylemeye devam etti.

Banyodan çıktıktan sonra kahvaltısını hazırlarken hala aynı sözleri yineliyordu. Kahvaltısını yaparken ise aklında aynı şarkıyı tekrar tekrar çalıyordu, tıpkı bozuk bir plak gibi. Yolda yürürken metroya doğru, bu sözleri mırıldanıyordu. Hatta, metroda, insanların arasında bile. Uzaktan ona şöyle bir bakan yaşlı birisi, bir beyefendi gibi giyinmiş olmasına aldırmadan ona bir deli damgasını yapıştırabilirdi; bir şarkı tutturup, bazen gözü kapalı, bazen başını sallayarak etrafındaki insanları hiç rahatsız edip etmediğini düşünmeden söylemek de neymiş diye. Bir genç, havalı birisi olduğunu düşünürdü, giydiği takım elbise içinde bile. Bir çocuk, ağzı açık öylece seyrederdi onu, televizyonda şarkı söyleyen adamları izlediği gibi. İşe geldiğinde dilinde yine aynı şarkı, yüzünde büyük bir gülümseme, gördüğü tüm insanlara günaydınlar dağıtıyor, onu tanıdığımızın aksine. Ofisine girip masasının başına oturup e-mektuplarını kontrol ederken, internette, bu şarkıyı kimin söylediğini, arkasındaki hikayenin ne olduğunu aratmayı düşünüyor, merak etmiyor da değil hani. Bu kararından, ya hiç beklemediğim bir şarkıcı, bir hikaye, bir yorum ile karşılaşırsam diye vazgeçiyor. Önemli olan, benim bu şarkı ile neler hissettiğim ve beni ne kadar değiştirdiği diye düşünüyor. Dikkatli bakılacak olursa, değiştiği gözler önünde. Bunu metrodaki kalabalık ve ofiste günaydın dediği tüm insanlar görmüş durumda. Onun kendinde gördüğü ise, düşüncelerindeki akıcılık, kendisinden hiç olmadığı kadar emin olmak, kendisini hiç hissetmediği kadar mutlu hissetmek. Sanki, yıllardır içinde bulunduğu buhranlı durumdan kurtulmuş, her zaman aradığı ama bir türlü ulaşamadığı iç huzura şimdi ulaşmış gibi. Eskiden duyduğu ve kendisini yıprattığına inandığı suçluluk ve pişmanlık duygularından ise, eser bile yok. Bir an, bir şarkı bütün bunları yapabilir mi diye düşünüyor. Bir yerlerde, birilerin bunun üzerine bir çalışma yaptığını hayal ediyor. Bir laboratuvar düşünüyor, beyaz önlüklü insanlar bilgisayar başında, az ötede bir sandalyede oturan, kafasına bir sürü prob takılmış bir deneğin beyin dalgalarını inceliyorlar, ona çeşitli türde şarkılar dinletirken oluşan, klasik, jazz, pop ve rap gibi.

Günü oldukça yoğun geçiyor, ama yüzünde bir memnuniyet ifadesi, aklında şarkısı. Hani, küçük bir çocuk yeni bir oyuncağı olduğunda nasıl mutlu olur, onu her gittiği yere taşır montunun ya da pantolonun cebinde, yoklar sürekli onu, orada olduğunu hissettiğinde sevinir, ve müsaitse ortam, çıkartır cebinden oynar onunla, mutludur kendi kurduğu hayal dünyasının içinde oyuncağıyla. İşte, O da tıpkı böyle bir çocuk ve dilinden düşürmediği şarkısı da onun oyuncağı.

Akşam eve geldiğinde, yemeğini hazırlıyor, yanına bir şarap açmayı ihmal etmiyor. Ehh, ne de olsa, bugün kendisini oldukça farklı hissediyor. Masasının başında yemeğini yerken televizyonu açıyor, tüm kanallarda haberler, birisini seçiyor. Soğuk havanın daha ne kadar devam edeceği ve insanların ne tür önlemler alması gerektiği hakkında konuşuluyor. O, pek de önemsemiyor. Sonrasında, şarkısı televizyonda çalınıyor, şaşırıyor. Sunucu, bu şarkı ile bir anda ünlenen yetenekli şarkıcı ile canlı röportajın haberlerin sonunda yapılacağını söylüyor. Eninde sonunda bununla karşılaşacağını düşünerek röportajı izlemeye karar veriyor.

Ve, televizyonda onu görünce donakalıyor. Onu derken, yıllar önce üniversitenin aynı bölümünde sınıf arkadaşlığı ile başlayıp ardından üç yıl sevgilisi olan kadından bahsediyoruz. Yıllar onu hiç de değiştirmemiş diye düşünüyor. Onu görünce yaşadıkları tüm mutlu hatıralar aklına geliyor, ne de olsa hayatındaki en son sevgiliydi. Yaşadıkları ayrılık aklına geliyor sonra, onun için ne kadar da gerekli gibi gözükse de, (öyle bir bursu kaçırmak olamazdı, insanın hayatında başına gelebilecek en önemli şeydi), ne kadar da zordu ondan ayrılmak ve çok uzaklara gitmek tek başına. Daha sonra, onunla kıtalararası yaptığı telefon görüşmelerini ve birbirlerine gönderdiği mektupları hatırlıyor ve birinci yılın sonunda artık ondan bir haber alamadığını da. Aradan beş yıl geçip yurda kesin dönüş yaptıktan sonra ise, onu ne aradı, ne de izini sürdü. Onu sürekli kocası ve çocukları ile mutlu birisi olarak düşledi. Şimdi ise karşısındaki televizyonun ekranındaydı.

Ve o an, ondan bahsedilince, daha da şaşırıyor. Adı verilmeden tabii, şarkıcı hanım albümdeki tüm şarkıların eski sevgilisi tarafından kendisine yazılan mektuplardaki şiirlerden alındığını söylediğinde. Birden aklına şiir defteri geliyor, yıllardan beri dokunmadığı, kütüphanede Özdemir Asaf ustanın kitaplarının arasında bulundurduğu (onlarca neden sayabilir neden şiir defterini oraya koyduğuna dair ama yeri değil). Hemen sandalyesinden kalkıyor, gidip, defterini buluyor ve açıp, içinde şarkısını görüyor. İşte o zaman anlıyor, onun sesi ile birleşen bu sözlerin onu neden mutlu ettiğini. Bağışlandığını düşünüyor ilkin, affedildiğini onu terk edişinden dolayı. Sonra, onun hakkında hissettiklerinin hala onun için bir anlam ifade ettiğini görmekten mutluluk duyuyor. En sonunda, kendisini yeniden onunla beraber olarak hayal ediyor, tıpkı eski mutlu günlerde olduğu gibi. Sunucu, şarkının milyonların dilinden düşmediğini söylediğinde, elleri ile ceplerini yokluyor ve oyuncağının orada olmadığını görünce kabus görmüş gibi terler içinde uykusundan uyanıp yatağında doğruluyor.

İşte, bu şiiri yazdığından beri, günlerdir aynı rüyayı görüyor, sevgilisine gönderse mi göndermese mi diye sürekli düşündürtüyor. Hayır, oyuncağım hep benimle kalacak diyor, yeniden başını yastığına koyarken, sevgilisinin onun hakkında neler hissettiğini bilmeyecek olmasına rağmen.

 

 
Toplam blog
: 9
: 106
Kayıt tarihi
: 05.04.12
 
 

Bir sonbahar günü İstanbul'da dünyaya gelen Teoman Aktürk, doktorasını İTÜ'de tamamladıktan sonra..