- Kategori
- Psikoloji
Çocuklardık, Nasıl Yıldızlardık O Zaman?

Yüzümde mavi bir hüzünle uyandım. Gök hala gri, yağmur olabildiğince ıslak ve renksizdi. 27 yaşın bodoslama daldığı bir okyanus dibiydi çocukluğum. Yosun kokan beslenme çantam, kıyıya vuran balinalar kadar dolu, ağır ve hareketsizdi.
Kalabalık bir ev içiydi sabahları, beş ayrı çiçeğin güneşle açıldığı bir bahçe. Ortanca, sardunya, kasımpatı, gül ve zerdali.
Balçova’nın yokuşlarından küçük bir ilkokula süzülen bir umut tortusu, korkulan bir türbeye duyulan saygı ve inanç, bir zerdalinin yıllarca dört çiçeğin solmaması için okuduğu bir dua.
Banyoya girdim, yüzümü yıkadım mavi hüznümden ayılabilmek için. Gök hala griydi. Ezberlediğim labirent dairede bir odadan başka bir odaya geçiyorum, her şeyin yerini biliyorum, labirenti çözdüm, iyi bir kobayıyım Tanrının iyi bir fare gibi.
Bulutlar geçiyor, ansızın geçen çocukluğum gibi. Perdeyi aralıyorum, pencereme değen yağmur damlaları ilkbaharı mı suluyor yoksa? Donuk yüzüyle karşı komşum ifadesiz, merhabasız, derin derin çekiyor sigarasından; zamanın soluduğu gibi ömrünü.
Düşüyorum, okul bahçesinde, düştüğümden utanıyorum, ağlıyorum, ağladığım utancım. Bir şey olmadı diyor öğretmenim, pazardan alınan ilk kol saatimi kaybetmişim; sınıfta fark ediyorum ‘ çok sevdiğim için herhalde’ diyorum. Çok sevdiğim her şeyi kaybettiğimi fark etmişim daha yedi yaşın sonbaharında.
Ahşap aynamın karşısında saçlarımı tarıyorum, mavi hüzün duruyor yüzümün ortasında, gözlerimi sürmeliyorum mavinin içinde iki karanlık derin kuyu. Çok karamsar oldu diyorum, biraz ruj, kırmızı bir lale açıyor mavi bahçede.
Gülümsüyorum, çıkıyorum labirentten, kapıyı yavaşça kapatıyorum ardımdan; önüm sokak, damım gökyüzü yağmur hala renksiz ve olabildiğince ıslak…